Osmanlı ve Cumhuriyet devri belgelerini bünyesinde barındıran Devlet Arşivleri Genel Müdürlüğü, Mayıs ayında internet üzerinden belge satışına başladı. Arşivini yüzyıllardır büyük bir kıskançlıkla saklayan devlet, uzun bir sürecin sonunda tasnif çalışmalarını hızlandırarak milyonlarca belgeyi araştırmacılara açmış, bunları internet ortamında da hizmete sunarak şeffaflık yolunda en büyük adımlardan birini atmıştır.

Sümerlerin M.Ö. 3200’ler­de çivi yazısını icat edip, sonradan Fenikelilerin harfleri geliştirmesiyle, bilgi­nin ana aktarım materyali ya­zılı metinler olmuştur. Yazıyı sabitlemek için, kil tabletlerle başlayıp, parşömen, deri ve kâ­ğıtla devam eden süreçte üreti­len malzeme saklanırdı. Sakla­nan malzeme ister ticari, isterse dinî olsun, herkesin kullanımı­na açık tutulmayan, erişim en­gelli yasak metinlerdi.

Sümerlerin toplum düze­ninde tapınaklar ve din adam­ları merkezde yer alırdı. Oku­yup yazma bilenler de din adamı olduklarından üretilen metinlerin saklandıkları yer­ler de (ilk arşivler diyebilece­ğimiz) tapınaklar olmuştur. Yazılı metinler tapınakların en zor girilen, bazen sadece din adamlarına, bazen belirli klanlara açık tutulan mekân­larında gizlendi.

II. Abdülhamid’ten Vambery’ye izin Ünlü Macar şarkiyatçı Arminius Vambery’nin 1890’da aldığı araştırma izni. Sultan II. Abdülhamid’in irade-i hususisi ile tepeden inme verilen bir izindir. Vambery bu tarihlerde İngilizlerle yakın temasta olmasına rağmen II. Abdülhamid’in de himayesine mazhar olmuştu.

Semavi dinlerin ortaya çı­kışı da anlayış farklılığına yol açmadı. Hz. Musa’ya indirilen On Emir tabletleri Kudüs’te­ki Süleyman Mabedi’nin (Bet- Ha-Mikdaş) içinde bulunan, sadece büyük kâhinin (Kohen Gadol) girebildiği kutsal bö­lümde saklanırdı. İslâmiyet ile gelen Kuran-ı Kerim, Hz. Mu­hammed devrinde kitaplaştı­rılmadığı halde, “Ona, ancak tertemiz olanlar dokunabilir.- Vakıa Suresi, 79. ayet” hük­müyle, günümüzde de abdes­ti olmayanların el sürmesinin yasaklandığı bir metindir.

İnsanlığın gelişimine para­lel olarak teşekkül eden devlet ve toplum düzenlerinde, dev­let ve bireyler tarafından üre­tilen yazılı metinlerin dene­timi, korunması, kullanılma­sı da kurallara bağlı olmuştur. Çoğunlukla sakıncalı kitaplar imha edilir, bazen yasaklanır ama yine de saklanır. Umber­to Eco’nun Gülün Adı roma­nındaki manastırda olduğu gibi her yere girilebilir ama kütüphane için çeşitli engeller konulur. İzinsiz sızmalara ön­lem olarak kitaplara zehir bile sürülür.

Devletler de kendi evrakı­nı kıskançlıkla saklar. Osman­lılar buralara “hazine” sıfatını yakıştırarak “Evrak Hazinesi” adını vermişlerdir. Nasıl ki al­tın, gümüş ve mücevher dolu bir hazineye izinsiz ve yetkisiz kişilerin girmesi imkânsızsa, girmeye teşebbüs şiddetle ce­zalandırılırsa, evrak hazinesi için de aynı yaklaşım gelişti­rilmiştir. Devletin vatandaşla veya diğer devletlerle olan hu­kuki ilişkilerine yönelik evrak ve defterler özenle korunur, zayi olmasına fırsat verilmez­di. Yangın, rutubet, tabii afet­lerle tahrip olanları yanın­da savaşta kaybedildikleri de olurdu. Sadrazamlar ordunun başında savaşa gittiklerinde, Divan-ı Hümayun üyeleri de birlikte gittiğinden savaş mey­danında gerekli olan defterler de götürülür, bazen bozguna uğrayan ordunun yanısıra def­ter hazinesi de zarara uğrardı. Viyana’da kalan 1675 yılına ait bir “şikâyet defteri”, H.G. Ma­jer tarafından 1984’te yayın­lanmıştır.

Osmanlılar, ilk devirlerin­de edebiyatın bir şubesi ola­rak gördükleri tarih yazımın­da belgeden ziyade anlatım özelliklerine önem verirler, haliyle vesikaya fazla ihtiyaç hissetmezlerdi. Zaten istese­ler de yazacak belgeyi nere­den bulacaklardı? O zamanlar araştırma maksadıyla arşivle­re girmek akıl alır şey değildi. Zamanla bu zihniyet aşılarak belge neşrine önem verildi. Yine de bu belgeler bir tarih kitabından ziyade, mektup, tahrirat, name-i hümayun ör­nekleri olarak değerlendirebi­leceğimiz Münşeat Mecmuası adı verilen derlemelerde ya­yınlanıyordu.

İnternetteki arşiv Kullanıcı adı ve şifrenizle giriş yaptığınızda online tarama yaparak seçtiğiniz belgenin görüntüsünü bilgisayarınıza indirmeniz mümkün.

1700’lerin başında o devrin Maliye Bakanlığı olan “Defter­darlık” kurumunun bir büro­su olan Mevkufat Kalemi şe­fi Süleyman Efendi, Vakıat-ı Ruzmerre adlı eserinde bol bol vesika kullanmıştır. Tarih ya­zımında devrim olarak nitele­nebilecek bir anlayışla kaleme alınan bu “günlük tarih” kitabı vakanüvislere örnek olma­sa da, resmî belge kullanmaya yönelik erken örneklerdendir.

Osmanlılar resmî tarih ya­zımında kullandıkları görev­liye “vakanüvis” derlerdi. II. Bâyezid’in ulemadan İdris-i Bitlisi ve Kemalpaşazade’yi ta­rih yazmakla görevlendirme­sinden itibaren, resmî tarih yazıcılığı teşkilatlandırıldı. İlk devirlerdekilere “şehnameci”, “vekayinüvis” gibi farklı isim­ler verildi. Naima’dan itibaren Divan-ı Hümayun kalemleri­ne bağlı bir müessese haline geldi.

Bakanlar Kurulu kararı gerekiyordu Panço Doref’e verilen araştırma izninin Bakanlar Kurulu Kararnamesi. Panço Doref, Osmanlı döneminde Üsküp Mebusu idi. Çok iyi Türkçe bilirdi. Osmanlı ve Cumhuriyet dönemi devlet adamları ile sıkı dostluklar kurmuştu. Bu araştırma izni verildikten bir yıl sonra gerçekleşen,
Osmanlı evrakının Bulgaristan’a satılması olayında hissesi olduğu ithamıyla eleştirilmiştir.

Devletin esrarına vakıf bu görevlilere yine de sınırlı ve korumacı bir anlayışla belge verilir, adeta neleri yazması gerektiği emredilirdi. Hazi­ne-i Evrak’a girip çalışabilme­leri mümkün değildi. Devlet erkânından bilgi toplamaları da hoş karşılanmaz, müraca­atları yüz geri edilirdi. 19. yüz­yıl vakanüvislerinden Ahmed Lütfi Efendi bu durumu yana yakıla anlatırken “günün olay­larını kaydetmek görevi, vezir muadili ilmiye sadareti rüt­besi olduğu halde, bilgi almak için kapısını aşındırdığı devlet adamlarının başlarından sav­dığı bir ortamda, gazetelerden edindiği malumatla, arşivden verilen belgelerle resmî tarih­çinin elinden ancak bu gelir” demektedir.

Fransız Akademisi’ni ör­nek alarak kurulan bilim kuru­lu Encümen-i Daniş kararıyla görevlendirilen Ahmed Cevdet Efendi (Paşa), Tarih’ini yazar­ken arşivden faydalanmıştır. Hammer’in de eserini kaleme alırken arşiv belgeleri kullan­dığı biliniyor. Herhalde ikili ilişkilerdeki mahareti etkili ol­muştur.

Aslında Topkapı Sara­yı’ndaki arşiv ve kütüphane Avrupa’da çok önemseniyor, araştırma izni alabilmek için müracaat üstüne müracaat ediliyordu. 1806-1808 arasın­da Fransa’nın İstanbul büyü­kelçisi olan Sebastiani, Napol­yon’un ününü duyduğu saray kütüphanesinde din ve devlet işlerine ait evrak hariç, tarih ve çeşitli ilim dallarında, Yu­nan ve Latin yazısıyla mevcut kitap ve belgelerin kopyalarını çıkarmak için izin istemiştir.

1855 yılında Fransa’nın Kıbrıs-Larnaka konsolosu Topkapı Sarayı’ndaki Tahrir Defterleri üzerinde araştırma yapmak için izin talebi mek­tubu gönderir. Bu tarihlerde Avrupa’nın bilim ve kültür çev­releri için Osmanlı arşiv ve kü­tüphaneleri, girmek istenilen yerlerin en başında geliyordu. Sultan Aziz ve II. Abdülhamid, bazı nadir eserleri diplomatik ilişkiler çerçevesinde krallara ve kurumlara hediye ederek bir anlamda bu isteğe toleranslı bir yaklaşım sergiliyorlardı.

Ruslara verilen araştırma müsaadesi Rusya Eski Eserler Enstitüsü Müdürü Osinski’nin Topkapı Sarayı Kütüphanesi’nde yarım kalan çalışmasını devam ettirmek üzere aldığı araştırma izni. Mabeyn-i Hümayun antetini taşıyan iradenin altındaki imza Mabeyn Başkatibi Halid Ziya (Uşaklıgil) Bey’e ait.

Osmanlı bilimadamlarının Avrupa’daki bilimsel kongre­lere katılımları arttıkça, Av­rupa akademik çevrelerinin arşivlerde doğrudan araştır­ma yapma istekleri de çoğal­dı. II. Abdülhamid zamanında Osmanlı-Romen ilişkilerinin Mühimme Defteri kayıtlarının fotoğrafları çekilerek Romanya hükümetine gönderildi. Saray fotoğrafçılarının eserlerinden derlenen yüzlerce fotoğraf İn­giltere ve ABD’ye hediye edildi.

İlk araştırma izni

Macaristan kültür ortamla­rında gelişen “Turan Ülkü­sü” ve Türklerle olan köken birliği çalışmaları için başta gelen mekân Topkapı Sarayı Arşivi idi. Ünlü Macar Tür­kolog Vambery (izin tarihi 27 Eylül 1890) ilk araştırma iz­ni alanlardandır. Macar Imre Karacson (29 Haziran 1908), Rus Şark Enstitüsü müdü­rü Osinski (6 Kasım 1910), Stockholm müze memuru Dr. Marten (18 Kasım 1910) gibi biliminsanlarına verilen izin­lerle de yeni kurulan Tarih-i Osmanî Encümeni (TOE) ve Darülfünun-ı Osmanî men­supları arasında kültürel alış­veriş cereyan etmiştir. Şar­kiyatçılar gitgide İstanbul’u mekân tutmaya başlamışlardı.

Bu sıralarda TOE resmî bir kurum mahiyetinde ve mensupları da üst düzey bü­rokratlar olduğundan araş­tırma yapabiliyor, arşivden istediği evrak ve defterleri alabiliyorken; sivil Osmanlı tarihçilerine izin verme hu­susuna henüz sıcak bakılmı­yordu. 1. Dünya ve İstiklal Harbi sıralarında da arşivci­lik ve araştırmacılık hiç dur­madan devam etti. Tasnif ya­nında tetkikler de yapılıyor­du. İstanbul işgal altındayken dahi faaliyetler durdurulma­dı.

Cumhuriyet devrine geldi­ğimizde devlet farklı bir bün­yeye sahip olmuştu ama, ar­şivcilik telakkileri hiç değiş­medi. Arşivler yine kapalıydı; evrak ve defterler kıskanç bir şekilde korunurdu. Buna rağ­men Ankara’dan incelenmek üzere istenilen 1862 tarihli Osmanlı-Hollanda Muahede­si bir sandığa konularak ta­ahhütlü posta ile gönderilip aynı yolla arşive iade edilebi­liyordu. (Cumhuriyet arşivi, 30.10.18.104.1)

50’li yıllarda eski usul çalışan uzmanlar Prof. Dr. Mübahat Kütükoğlu ile merhum Prof. Dr. Halil Sahillioğlu, 1950’li yıllarda birer genç akademisyen olarak Osmanlı Arşivi araştırma salonunda çalışırken. Karşılarındaki araştırmacıların kimliği saptanamamıştır.

Cumhuriyetin ilk yılla­rında araştırma izni zorlukla çıkıyordu. Bulgar araştırma­cı Panço Doref’e verilen izin örneğinde olduğu gibi, Ata­türk’ün imzasının da olduğu Bakanlar Kurulu kararı gerek­liydi. Yabancı araştırmacılar ancak 90’lı yıllarda Bakanlar Kurulu kararından kurtulabi­leceklerdir. En basit müraca­atta altı ay beklerlerdi.

1933’te İstanbul Üniversi­tesi’nin kurulmasından sonra Tarih Bölümü öğrencileri, öğ­retim üyeleri, bizzat rektör­lüğün Başvekâlet Müsteşar­lığına yazdıkları izin talebi­nin kabul edilmesiyle arşive alınabiliyorlardı. Bu durumda da günlük inceleyebildikleri belge miktarı çok sınırlıydı. Suraia Faroqhi’nin hocası Ö. L. Barkan’dan aktardığına gö­re, o yıllarda günlük sadece 1 defter veya belge talep edebi­liyorlarmış. Sonraki yıllarda da bu sınırlamalar devam etti. Fotokopinin yaygınlaşma­sıyla rahatlanacağı sanılı­yordu ama 80’lere kadar tüm araştırma boyunca sadece 100 adet fotokopi alınabili­yordu. Araştırmacı, çalışma­sında kullanacağı geri kalan metinleri muhakkak arşivde önündeki orijinal defter ve­ya belgeden istinsah etmek (kopya) zorundaydı.

1990’da yayımlanan Os­manlı Arşivi bülteninde 1921-1960 arasında araştırmacılara verilen izinler listelenmiştir. Bu liste incelendiğinde görü­lüyor ki 40 yılda yerli-yabancı toplam 423 kişi veya kuruma 536 konuda araştırma izni ve­rilmiştir. Üstelik yabancılar sadece 84 konuda izin alabil­mişlerdi. Günümüzde sadece 1 ayda, geçmiş kırk yılın araştır­macı sayısı toplamına ulaşıl­maktadır.

Tarihe karışan uygulamalar

1987’de Ermeni tezlerine ce­vap vermek umuduyla yeni­den yapılanmaya gidilen arşiv­de başlayan çalışmalar, bugün otuz yıl sonra muhteşem bir geri dönüşe sahne olmaktadır. Matbu katalogların günlerce taranmak zorunda kalındığı, tespit edilen belgelerin tedari­ki için günlük talep kotası yü­zünden günlerce beklenildiği zamanlar artık tarihe karışmış ve tarihçilerin inceleme alanı­na girmiştir.

Bugün Devlet Arşivleri Genel Müdürlüğü, ülkemi­zin dijital veri açısından en zengin kapasiteli kurumu­dur. Hangi konu olursa olsun milyonlarca dijital görüntü­den talep edilen binlerce bel­ge, artık sadece bir DVD’ye kayıt süresi kadar bekleme­ye sebep olmaktadır. Eskiyle mukayese kabul etmez bu du­rum, Devlet Arşivleri Genel Müdürlüğü’nün İstanbul’da­ki Osmanlı Arşivi, Ankara’da­ki Cumhuriyet Arşivi Dai­re Başkanlıklarında bulunan evrakın dijitalize edilenleri­ni internet üzerinden ücreti mukabilinde erişime açma­sıyla bambaşka bir döneme girmiştir.

Dijital arşiv Devlet Arşivleri Genel Müdürlüğü’nün bugün Kağıthane’de bulunan modern binası.
Perişan olan belgeler Mimar Fossati tarafından 1846 tarihli irade ile Sadaret’in avlusuna inşa edilen Hazine-i Evrak binası (altta) günümüzde İstanbul Valiliği bahçesinde, IRCICA’ya tahsis edilmiş durumda. 1940’lı yıllarda çekilen fotoğraf ise (üstte) tarihî belgelerin perişan halini gösteriyor.

Tahrip olan tarih nasıl kurtarılmıştı?

Tanzimat öncesi evrakın büyük kısmı, Topkapı Sarayı Kubbealtı yanındaki mahzende saklıydı. Sadece saçak altındaki dar bir alanda kepenkli pence­releri olan, her tarafı kapalı, kalın taş duvarlı sağlam bir binaydı. Ancak saray teşki­latı 1856’da Dolmabahçe’ye taşındıktan sonraki yıllarda, ilgisizlikten binanın kubbe kur­şunları zamanla tahrip olunca çatıdan sızan sularla buradaki evrakın yarısı tahrip oldu. Kalanları Vakanüvis Abdur­rahman Şeref Efendi ve Tarih-i Osmânî Encümeni tarafından Hazine-i Evrak’a getirildi. Farklı zamanlarda başlarında bulunan Ali Emiri, Musa Efendi, İbnülemin, Muallim Cevdet adlarıyla anılan komisyonlar tarafından tasnif edilen evrak bunlardır. Tahrip olan evrakın büyük kısmı araştırmaya açıl­mış, az miktar belgenin tasnifi sürmektedir.

Hazine-i Evrak binası