1856 Islahat Fermanı öncesinde Osmanlı toplumunu oluşturan unsurlar, modern anlamda eşitlikçi bir politika ile tanımlanmıyordu. Millet-i hâkime (yöneten millet) ile millet-i mahkûme (yönetilen millet) sözkonusuydu ve bu unsurlar da kendi içlerinde Rum, Yahudi ve Ermeni başta olmak üzere ayrılmıştı. Ancak Osmanlı toplumunda esas toplumsal ayrım, belirgin biçimde din esasına dayanmayan yönetilen ve yöneten ayrımıydı. 

Osmanlılar, genel anlamda İslâm hukuku ile yönetiliyor ve esas unsur olarak kabul ettikleri Müslümanlar dışındakileri bu hukuka göre tasnif ediyordu. “Zımmi” diye adlandırılan gayrimüslimler “korunuyor”, cizye denilen özel bir askerlik vergisi ödüyor ve millet sistemi dahilinde aile hukuklarını kendi cemaatleri içerisinde görüşüyorlardı. Bu düzen büyük ölçüde İstanbul’un fethinden sonra 2. Mehmed tarafından kurulmuştu. Büyük ve ideal bir “ahenk” nizamı demek olmasa da bu eninde sonunda bir “düzen”di ve Sultan Yavuz Selim gibi başına buyrukların değiştirme girişimlerine karşı Zenbilli Ali gibi müdafiiler eliyle korunması bilinmişti. 

Osmanlı dünyasında subaşı denilen asayiş görevlisi, evleri kafasına estiği gibi basıp denetleyemediği gibi, gayrimüslimlerin ibadethanelerini de bu şekilde teftiş edemezdi. Kadı hükmü elzemdi. Hz. İsa’ya ve Hz. Musa’ya inananların yeni ibadethane yapmaları, çan çalmaları, sokak ortasında ayin tertip etmeleri yasaktı; ancak zaten varolan mabetlerine de kimse el süremezdi. Çan çalmayı arzu eden ehlikitap, isterse tahtadan bir çan çalabilirdi. 

 Yahudi hekim 3. Murad döneminin müftüsü Molla Abdülkerim, Yahudilerin gösterişli biçimde sarık sarınmalarından Müslümanların rencide olduğunu söylemiş ve padişahtan durumu yasaklayan bir emirname almıştı. Molla, sokakta durumdan habersiz dolaşan bir Yahudi hekimi tam da şikayet ettiği biçimde bulunca sille-tokat atından indirip teşhir ettirdi (Lokman, Şehinşahnâme, res. Osman, 1581, İstanbul Üni. Ktp., F.Y. 1404). 

Kendi cemaatleri içerisinde özel davalarını gören gayrimüslimler, miras, cinayet, hırsızlık gibi meselelerde herkes gibi kadı divanına tâbiydi. Ancak bazılarının aile hukukunu da kadı mahkemelerine taşıdıklarını görürüz. Özellikle boşanma davalarında Hıristiyan hukukunun katı kuralları, bu cemaati eliçabuk kadıların huzuruna itmişti. 

Düzenlemeler ibadetlerle de sınırlı değildi. 16. yüzyılda yazılan Ebussuud fetvalarına göre Müslüman olmayanlar yakalı kaftanlar, kürkler, ince tülbentler giyinemez, sarık sarınamaz, yüksek ve gösterişli evler yapamaz, şehir içinde ata binemezlerdi. Öte yandan en büyük ayrıcalıkları, içki satımı ve tüketimi yönünden çoğu zaman serbest olmalarıydı. Bunun yanında tımar defterlerine kaydedildiğine göre; pek çok Balkan hududunda at koşturup asayişi sağlayan, vergi toplayıp asker besleyen ve çağrıldığında orduya katılan tımarlı sipahilerin önemli bir kısmı Hıristiyanlardan oluşuyordu. Aslında Osmanlılar için sınırları en belirgin toplumsal ayrım burasıydı; reaya ve beraya, yani yöneten ve yönetilen. Yönetici sınıfına girmeye çalışan bir reaya, Koçi Bey gibilerine göre Müslüman olsa bile “ecnebi” (yabancı) sayılırdı. 

1856’da Avrupalıların baskısı altında Islahat Fermanı’nı ilan eden Osmanlılar, Müslüman olanlarla olmayanları birbirine eşit saydı ve din özgürlüğünü hukuki güvence altına aldı. Ancak kimilerine göre bu da tam bir ideal düzeni ifade etmiyordu. Öyle ki Rum cemaati “hâkim millet” olan Müslümanların üstünlüğüne razı olduklarını, ancak Ermeni ve Yahudilerle bir tutulmayı asla kabul etmeyeceklerini dile getirdiler; askerlik yükümlülüğünden ve diğer pek çok “eşitlikçi” uygulamadan pek de memnun kalmadılar. 

Sarıklı Ermeni rahip Ermeni Rahip. 1686-1688 arasında İstanbul’da bulunan Fransız diplomat Pierre Girardin, bir saray nakkaşı olarak bilinen Hüseyin İstanbulî’ye -veya onu taklit eden bir serbest nakkaşa- Osmanlı Sultanı 2. Süleyman’ın ve tebaasının tasvirlerini yaptırmış, efendisi Güneş Kral 14. Louis’ye görsel bir rapor olarak sunmuştu. Girardin, Türk nakkaşa sipariş ettiği kıyafetnâmede toplumun Müslüman olmayan unsurlarını da görmek istemiş olmalı. Burada yer alan tam yaprak çizimde, bir Ermeni rahibi görülüyor. Albümün diğer figürleriyle eşit ölçekte resmedilen bu figür, kendi usulünce bir sarık sarınıyor. Dönemin “moda”sı olarak düşünülebilecek bu başlık, çizimin çağdaşı Evliya Çelebi’ye göre Müslümanların kefeni olarak başlarında taşıdıkları dinî bir işaretleyiciydi. (Figures Naturelles de Turquie, res. Hüseyin İstanbulî [?], 1688. Fransa Ulusal Ktp., N. Od. 7.).