KATLİNİN 100. YILDÖNÜMÜ

Polonyalı, Yahudi, topal bir kadındı Rosa Luxemburg. Bolşevik rejimini özgürlüğü kısıtladığı için eleştirmiş, “Proleter devriminin teröre başvurmaya ihtiyacı yoktur; öldürmekten nefret eder” demişti. Onu efsaneleştiren, trajik ölümü kadar çağdaşı diğer komünistlerden farklı düşünceleriydi. Alman üst ve orta sınıflarını korkuya boğan bir devrimin simgesi…

Tarih 15 Ocak 1919. Ro sa Luxemburg, Berlin’de Wilmersdorf mahallesin de saklandığı apartman dairesinde bekliyor. Her an yakalanabileceğini biliyor. Yanında küçük bir valiz duruyor. İçine koyduğu birkaç kitap arasında Goethe’nin Faust’u da var. Terhis edilmiş ordudan arta kalmış eski askerler, akşam saat 9’da içeri giriyor. Topallayan 47 yaşındaki kadını alıp götürüyor. Aslında kendini bildi bileli topallıyor: Beş yaşında geçirdiği bir kalça hastalığı nedeniyle bir bacağı diğerinden kısa.

Otantik sosyalizmin sesi Rosa Luxemburg, 20. yüzyıldaki deneyimden farklı tarzda bir sosyalizm arayışı içinde olanlar için daima bir öncü oldu. Teorik mirası bugün hâlâ tartışma konusu.

Spartacus Cephesi’ndeki arkadaşlarıyla birlikte yönetmeye çalıştığı devrimin boğulduğunu biliyor, belki de yine hapiste geçireceği yıllara hazırlanıyor. Onu tutuklayan eski askerlerden oluşan paramiliter Freikorps üyeleri, Rosa’yı karargahları olan Eden Oteli’ne götürüyor. Berlin’deki ayaklanmanın simgesi olan kadına burada hakaretler yağıyor. Ama o ne küfürlere ne sorulara cevap veriyor.

Onu tutuklayan eski askerlerden oluşan paramiliter Freikorps üyeleri, Rosa’yı karargahları olan Eden Oteli’ne götürüyor. Berlin’deki ayaklanmanın simgesi olan kadına burada hakaretler yağıyor. Ama o ne küfürlere ne sorulara cevap veriyor.

Alman İmparatorluğunun kurulduğu yıl, Rus çarının uyruğu olarak dünyaya geldi, Alman İmparatorluğunun çöküşünden birkaç ay sonra yeni kurulmuş Alman Cumhuriyetinin vatandaşı olarak dünyaya veda etti. Ancak ne Polonyalı, ne Yahudi, ne kadın olmak onu ilgilendiriyordu. Genç yaştan beri sadece devrim ve sosyalizm için yaşadı. Onun kuşağındakiler için bu hedef, saçma bir rüya değildi. Devrimlerle yoğrulmuş bir çağın çocuklarıydılar; sosyalizm ise henüz denenmemiş, çok umut bağlanan bir idealdi.

Rosa’nın doğduğu Polonya, çoktan devlet olarak ortadan kalkmış, Almanya, Rusya ve Avusturya arasında bölüşülmüştü. Rosa bu üç güç arasında en acımasız rejimi sürdüren Rusya’nın payına düşen bir bölgede dünyaya gelmişti. Polonyalılar ikide bir Rusya’ya karşı ayaklanıyordu ama bu onu hiç çekmemişti. “Bağımsız bir Polonya ne işe yarar” diye düşünüyordu. Önemli olan halkların kardeşliğiydi. 1. Dünya Savaşı bittikten sonra şöyle yazmıştı: “Bugün ‘ulus-devletler’ önceki devletlerle aynı araçları, aynı iktidar biçimlerini benimsiyor ve onlar gibi fetih peşinde koşuyor”. Yahudi düşmanlığıyla mücadele de ona herhangi bir başka gruba karşı duyulan düşmanlıkla savaşmaktan farksız geliyordu: “Putumayo bölgesindeki kauçuk plantasyonlarının talihsiz kurbanları, Avrupalıların top gibi kullandığı Afrikalı siyahlar da bana aynı derecede yakın” diye yazıyordu. “Kalbimde Yahudi gettosu için özel bir küçük köşe yok: Bütün dünyada, bulutların, kuşların ve insan gözyaşlarının olduğu her yerde kendimi evimde hissediyorum”.

Rosa Luxemburg’un siyasi yaşamı bugün “feminizmin birinci dalgası” denilen kadınlara oy hakkı mücadelesine denk düşmüştü. Bu mücadeleyi “muhteşem” buluyordu ama gücünü buna harcamamıştı. Onun için işçi sınıfının mücadelesi çok daha temeldi, proleter kadınlarla “parazit” olarak nitelediği burjuva kadınlar arasında derin bir ayrım görüyordu. Ünlü feminist Simone de Beauvoir’ın İkinci Cins kitabında (1949) yazdığına göre, Rosa çirkin olduğundan, hiçbir zaman kendi imajına tapma tuzağına düşmemiş, kendini bir nesne haline getirmemişti; tümüyle özgür bir ruhtu. Aslında sonradan yayımlanan mektuplarından öğrendiğimiz kadarıyla, Rosa’nın özel yaşamı diğer kadınlardan çok da farklı değildi. Alman vatandaşı olabilmek için anlaşmalı bir evlilik yapmış, daha sonra boşanmıştı. Sevgilisi Leo Jogiches ile ilişkisindeki sorunları, karşılıklı kıskançlıkları mektuplarından izlemek mümkündü. Rosa çocuk sahibi olmak istemiş ama Leo bunu reddetmişti. Ardından yakın arkadaşı Clara Zetkin’in oğlu Kostia ile yaşadığı ilişki de pek iyi bitmemişti. Mektuplarında bu sert ve yılmaz kadının zaman zaman “normal” bir yaşamı özlediği anlaşılıyordu: “Bütün gün sakin, her şeyden uzak bir hayatı hayal edip durdum. Çok okuduğumu, çalıştığımı, gezdiğimi, buzda kaydığımı… Ne harika olurdu! Fakat bu yalnız bir rüya. Gerçekleri ve geleceği düşündüğümde büyük bir acı hissediyorum”.

Rosa’nın anısı Bugün Almanya’nın değişik kentlerinde, özellikle öldürüldüğü Berlin’de, Rosa Luxemburg anıtlarını görmek mümkün.

Rosa Luxemburg, hayatta en çetin yolu seçeceğini daha 18 yaşında Zürich Üniversitesi’ne okumaya gittiğinde göstermişti. O dönemde doktora unvanı almak genç bir kadın için kolay değildi. Daha da zorunu seçti, kadınlara neredeyse tamamen kapalı bir alana, politikaya atıldı. Üstelik Polonya’da değil, Almanya’da. Belli ki iddiası büyüktü. Çünkü girdiği Sosyal Demokrat Parti (SPD) Almanya’nın başlıca muhalefet partisi ve Avrupa’nın en güçlü sosyalist örgütüydü. O sıradaki SPD’yi şimdikiyle karıştırmamalı. O zamanlar SPD işçi sınıfının temsilcisi, Marksist bir partiydi. Rosa Luxemburg, SPD’nin önde gelen teorisyenlerinden biri olduğunda, bir “kadın” olarak değil, bir lider olarak görülüyordu ve herhalde istediği de buydu.

O dönemde SPD önemli bir değişiklik geçiriyordu. Parti bölünmüştü. Sağ kanat, Marx’ın kapitalizm ve işçi sınıfıyla ilgili öngörülerinin yanlış çıktığını iddia ediyordu. Parti başkanı August Bebel, sosyalizmin parlamenter sistemin içinde kurulabileceği iddiasındaydı. Bir de Linksradikale (Sol Radikaller) olarak anılan, devrimi savunan bir sol kanat vardı. İşte Rosa Luxemburg, Karl Liebknecht, Clara Zetkin, Franz Mehring, Karl Radek gibi isimler bu sol kanadın önderleriydi.
Parti içindeki bölünme, 1. Dünya Savaşı’yla birlikte su yüzüne çıktı ve Rosa’yı politikanın ön saflarına attı. 1914 başında Avrupa’da milliyetçilik, karşılıklı düşmanlık ve silahlanma yarışı tırmandığında, Rosa ve arkadaşları kolları sıvadılar. Rosa yaptığı konuşmalarda, yazdığı yazılarda dünyanın her yerindeki işçileri uyarıyordu: “Başka ülkelerdeki kardeşlerimize karşı bizden silahlarımızı çekmemizi bekliyorlarsa, şöyle bağıracağız: Hayır, yapmayacağız!”.

Sosyal Demokrat Parti, 1912’de yapılan seçimlerde oyların üçte birini alarak Alman imparatorluk meclisi Reichstag’taki en büyük parti olmuştu. Ancak 1914 yazında savaş bulutları Avrupa’nın üzerinde toplanırken, sosyal demokratlar arasında büyük bir ayrılık ortaya çıktı. Bu ayrılık 3 Ağustos 1914’te, Almanya’nın Fransa’ya savaş ilan ettiği gün, Reichstag’da yapılan savaş finansmanı oylamasında gün ışığına çıktı. Karl Leibknecht dışında sosyal demokrat milletvekilleri savaş kredilerini onayladı. Büyük bir siyasi önder olmasına rağmen, Rosa bu milletvekillerinin arasında yoktu, çünkü kadınlara henüz oy hakkı verilmemişti. Dolayısıyla Rosa, evinde oylamanın sonucunu bekliyordu. Sosyal demokratların büyük bir çoğunlukla savaştan yana oy kullandığını öğrendiğinde çöktü, hatta intihar etmek istedi ama arkadaşları onu bundan vazgeçirdi. Birkaç gün içinde Rosa Luxemburg, Karl Leibknecht ve arkadaşları Sosyal Demokrat Parti’den ayrılarak Spartacus Cephesi’ni kurdular. O sıralarda eski Roma’nın siyasi figürleri, sağcı-solcu bütün Avrupalı siyasetçilerin ilham kaynağıydı. Kurdukları örgüte bu nedenle eski Roma’nın köle isyanı önderinin adını koydular.

Savaş boyunca Rosa Luxemburg zamanını ya savaş karşıtı propaganda yaparak ya da vatana ihanet suçuyla hapis yatarak geçirdi. 9 Kasım 1918’de Kayzer’in tahttan indiği gün Breslau Hapishanesi’nden serbest bırakıldığında “Yaşasın Rosa! Yaşasın barış!” tezahüratıyla karşılaştı. Çünkü savaş sırasında Almanya’da toplumsal hava değişmişti. Yoksulluk, açlık ve yeni başlayan İspanyol gribi salgını, Alman halkını dize getirmiş, savaş bıkkınlığı dayanılmaz bir noktaya ulaşmıştı. İlk isyan askerlerin arasından çıktı, İngiltere’ye karşı bir intihar saldırısına gönderilmek istenen denizciler ayaklandı. Rosa ve arkadaşları Berlin’de Die Rote Fahne (Kızıl Bayrak) adında yeni bir gazete yayınlamaya başladılar. Spartacus Cephesi’nin işçi ve askerler arasındaki propaganda çalışması hızlandı.

Bu arada Almanya teslim olmuş ve iktidara Reichstag’daki en büyük partinin lideri olarak Sosyal Demokrat Parti Başkanı Friedrich Ebert gelmişti. Yani Spartacus Cephesi’nin Ocak 1919’da başkentte başlattığı isyan, eski partisinin iktidarına karşıydı. 5 Ocak’ta, Berlin’in sol eğilimli polis şefi Emil Eichborn’un görevinden alınması üzerine Spartacus Cephesi’nin başlattığı gösteri, bir ayaklanmaya dönüştü. Bu bir devrimin başlangıcı mıydı? Rosa’ya göre bunun için henüz erkendi, ancak yoldaşları onun gibi düşünmüyorlardı. İsyanın esas olarak Berlin’le sınırlı kaldığını, toplumun geri kalan bölümlerinden yeterince destek görmediğini fark etmediler. Almanya’nın Rus Devrimine benzer bir sarsıntı geçirmesinden korkan bütün taraflar birleşti. Terhis olan subayların kurduğu Freikorps denilen paramiliter güçler, Berlin’deki ayaklanmayı bastırmak için hükümetin onayıyla harekete geçti. Sokak çatışmalarından sonra devrimi daha tomurcuklanmadan bastırdılar. Son olarak sıra Berlin’de saklanan Spartacus önderlerine geldi.

Berlin, 15 Ocak 1919 gecesi. Rosa Luxemburg ve Karl Liebknecht, tutuldukları Eden otelinden çıkarılıyor. Liebknecht, başkentin ünlü parkı Tiergarten’de öldürülüyor. Rosa ise otelin önünde bekleyen arabaya binmeden önce Freikorps üyelerinin dipçikleriyle yere düşüyor, arabaya taşınıyor. Otomobil Landwehr kanalına doğru gidiyor. Yüzbaşı Waldemar Pabst’ın emriyle bir asker Rosa’nın şakağına bir kurşun sıkıyor. Askerler cesede taşlar bağlayarak bir köprüden suya atıyorlar. “İhtiyar fahişe şimdi de yüzüyor!” diye gülüşüyorlar. Bu cinayetle Rosa’nın efsanesini daha da büyüttüklerinden habersizler.

‘Vardı, var, var olacak’ Rosa’nın Freikorps’lar tarafından öldürülüp nehre atılmadan önce yazdığı son yazısı, Alman devrimini kastederek şöyle sonlanıyordu: “Vardım, varım, var olacağım!”

Bir gün önce Die Rote Fahne’de yayınlanan, devrimin ezilişine ilişkin son yazısında Rosa şöyle diyor: “Berlin’de ‘düzen yeniden sağlandı’! Ey aptal uşaklar! Sizin ‘düzeniniz’ kum üzerine kurulu. Yarın devrim yeniden yükselecek (…) ve bağıracak: Vardım, varım, varolacağım!.

Weimar Cumhuriyeti denilen bu yeni düzenin kumun üzerine kurulduğu doğru. Bu düzeni kuran sosyal demokratların birer aptal uşak gibi işleri bittikten sonra yokedileceği de doğru. Ama Rosa’nın öngöremediği bir nokta var. Bu iskambil kağıdından şatoyu 14 yıl sonra yıkan sosyalistlerin devrimi değil, Nazilerin iktidara gelişi…

Kaan Gündeş: Bolşevik Devrimi’ni eleştirmişti

Rosa’nın kedisi Lenin’i tırmalayınca…

Lenin ile Rosa Luxemburg uzun yıllardır tanışıyordu. Clara Zetkin’e 2 Nisan 1911’de yazdığı bir mektupta Rosa, Lenin’in kendisine yaptığı bir ziyareti anlatmıştı. “Onunla konuşmaktan zevk alıyorum, akıllı ve eğitimli” diyordu. Lenin, bir hayvan delisi olan Rosa’nın sevgili kedisi Mimi’ye hayran kalmış, övgüler yağdırmıştı. “Mimi sırtüstü yattı, çok memnun göründü ama Lenin yaklaşmaya çalıştığında, bir pençe atarak kaplan gibi hırladı”. 1917’de Rusya’da Lenin önderliğindeki Bolşevikler iktidara geldiğinde Rosa hapisteydi. Oradaki son yılını Rus Devrimi adlı bir kitap yazarak geçirdi. Bu devrime destek vermekle birlikte Bolşeviklerin kurduğu “proletarya diktatörlüğü”nü bir oligarşiye, birkaç politikacının Jakoben diktatörlüğüne benzetiyor, özgürlüğün kısıtlanmasını eleştiriyordu. Rus Devrimi ancak ölümünden sonra yayınlandı ve tartışmaya neden oldu. Lenin’in kitabın yayınlanmasını engellemek için çırpındığı söylendi. Lenin taraftarları ise Rosa’nın Bolşeviklere yönelik eleştirilerinden daha sonra geri adım attığını iddia ettiler.

Kaan Gündeş: Katledilen devrimci

Karl Liebknecht de aynı kaderi paylaştı

Ocak 1919’da, gönüllü ve paralı askerlerden oluşan Alman Freikorps birlikleri yalnızca Rosa Luxemburg’u değil, Karl Liebknecht’i de öldürmüştü. Liebknecht, Berlin’de iktidarı kısa süreliğine ele geçirip bir Sovyet Cumhuriyeti ilan eden Spartacus ayaklanmasının önderlerinden ve Alman işçi sınıfının önemli figürlerindendi. Babası Wilhelm Liebknecht, Karl Marx’ın yakın çalışma arkadaşlarından ve onun ilk takipçilerindendi. Baba Liebknecht, Alman Sosyal Demokrat İşçi Partisi’nin kurulup büyümesinde öncü bir rol üstlenmiş ve Alman devleti ordu için bir katılım seferberliği ilan ettiğinde şu meşhur sloganı ileri sürmüştü: “Militarizme ne bir kuruş, ne de bir işçi!”

Oğul Liebknecht de babasının izinden gitti. 1914’te 1. Dünya Savaşı patlak verdiğinde, işçiler arasında “Marksizm’in Papası” olarak çağrılan Karl Kautsky’le birlikte Alman Sosyal Demokrat Partisi’nin ulusal vekilleri savaş kredileri lehine oy kullanırken, kendisi savaş kredileri aleyhine elini kaldıran biricik sosyalist oldu. Meclis kürsüsünden Alman militarizmini yerden yere vuran söylevleri ile fabrikalardaki fısıltı gazetesinin konusu haline geldi Liebknecht.
Ancak bu fısıltı gazetesi fabrikalarla sınırlı kalmayacak, cephelere de yayılacaktı. Neden? Çünkü Liebknecht’in, Avrupa halkları birbirlerine karşı silahlara sarılırken, Berlin meydanında yaptığı o meşhur konuşması ülke ülke yayılıyordu: “Askerler; silahlarınızı karşı cephedeki kardeşlerinize değil, generallerinize çevirin! Asıl düşman ülkenizin içindedir!”