Rutin kelimesi Fransızcadan geliyor. Yol kelimesi yani “route”, bir küçültme ekiyle “routine” hâlini almış; sonra da dilimize girmiş. Her gün yapılan ve alışkanlık olan işler anlamına geliyor malum.

Bu “küçük yollar”dan, küçük alışkanlıklardan başlayarak kurulan büyük sistemlere medeniyet diyoruz. Tarih boyunca irili-ufaklı yol kazaları oluyor tabii ama doğanın öfkesi sonucu ölenler; insan türünün hemcinslerine tahammülsüzlüğü sonucu meydana gelen hadiselerde katledilenlere kıyasla solda sıfır. Ülkeler ve insanlar, kendi tarihlerini işte bu akıl almaz rezaletlere “medeni” gerekçeler bularak, uydurarak devam ettirmiş, ettiriyor.

Türk milleti de kendisinden önceki daha eski yollardan yürümüş veya yeni yollar oluşturarak mevcudiyetini bugüne kavuşturmuş bir millet (Gerçi “yolsuzluk” da bizde epey eskiye giden bir âdettir ama, merkezî devlete değil de ona yakın şahıslara avanta(j) sağlaması 30-40 yıllık hadisedir).

Bizim de, her millet gibi uzak ve yakın tarihimizde hem övünç hem utanç duyduğumuz hadiseler var şüphesiz. Biz de yine her millet gibi övünçlü olanları öne çıkarır, diğer konular açılınca da “siz esas kendi yaptığınız katliamlara bakın” deriz ve aslına bakarsanız bunlardan utanç falan da duymayız. Buraya kadar olan biten, hem politikayla hem sosyal psikolojiyle (bkz. bu sayıda Fatma Özlen’in muhteşem yazısı) izah edilebilir.

Peki izah edilmesi çok zor, imkansıza yakın olan nedir?

Şudur: Tarihin çok da uzak olmayan bir zamanında, çok yakın bir coğrafyada, çoluk-çocuk Türk ve Müslüman ahali Yunan isyancılar tarafından boğazlanmış; ancak biz bu korkunç hadiseyi daha Osmanlı döneminden başlayarak unutmuşuzdur. Unutmak bile değil; bilmemişiz, öğrenmemişizdir. Daha da vahimi var: Bu katliamı, bizim “gavur” dediğimiz başta Fransız, İngiliz tanıklar, tarihçiler yazmış-çizmiş, literatüre katmıştır!

1821’de Mora Yarımadası’nda, Tripoliçe’de, 30 bin civarında Türk-Müslüman, 2 gün içerisinde boğazlandı. İsyancılar kadın-çocuk demediler. Kendi ifadeleriyle “atlarının ayakları yere değmiyordu”; zira yer cesetlerle doluydu. Hemen akabinde “çocukları öldürmeseydik, büyüyünce onlar bizi öldürecekti” diyecek kadar alçaldılar. Hatta Müslüman mezarlıklarını kazıp çıkardıkları naaşları bile yaktılar! Yunan isyancıların yanında savaşmak için Batı’dan gönüllü gelen Fransız-İngilizler arasında, gördükleri karşısında bunalıma girenler, ülkesine geri dönenler oldu. Zaten biz bugün esas olarak onların tanıklıklarına ve sonrasında Batılı tarihçilerin konuyla ilgili yazdıklarına bakarak bu hadiseleri öğreniyor, bilebiliyoruz!

1821 katliamı sonrasında gerek Osmanlı gerek cumhuriyet döneminde konuyla ilgili ciddi bir çalışma yapılmadı. Hemen 4-5 sene sonra bölgede geçici bir hakimiyet sağladık ama “ölen öldü, önümüze bakalım” dedik. Önümüze de bakamadık. O toprakları ve insanlarımızı kaybettik.

Yani insanımızın, atamızın-anamızın başına gelenlerle ilgilenmedik; zaman zaman “kahpe” dediğimiz Yunan’dan bile daha ağır sıfatlara layık duruma düştük.

“Osmanlı” sıfatı, aslında Balkanlar merkezli bir gücün, yerleşimin nişanesiydi. Bu coğrafyada oturan insanlarımız, İstanbul’un fethinden çok önce o topraklara yerleşmiş, kuşaklar boyu orayı yurt edinmişlerdi. Bugün benim diyen insan hakları savunucusu, Türk milliyetçisi, Müslüman, siyaseten Müslüman, muhafazakar kardeşlerimiz… Yazarımız Muzaffer Albayrak’ın yazısını okuyunuz ve düşününüz: Tam 200 yıl sonra “kimleeer kimlerle beraber” ve biz kimiz, hangi “yol”dayız?