Fikret’in sadece Tarih-i Kadim, Sis ve Doksan Beşe Doğru şiirlerinden bile, okuyanların bildiklerini sarsacak yüklü bir tarih anlatısı ortaya çıkar. Hem II. Abdülhamid istibdatı hem de II. Meşrutiyet parti diktası, dizeleriyle canlanır.

Fikret için, kısa ömründe ve ölümünden sonraki yüzyılda ününü korudu dense de 21. yüzyılda şiirlerini okuyan aydınlar artık bir yaşlılar kuşağıdır. Nice şair gibi o da “dili ağır” denilerek okunmayanlar kervanına katılmıştır. Onu bu gerekçeyle eleştirenlerse yazık ki çoklukla genç şairlerdir. Anlamak ve öğrenmek yerine kolayından reddetmek, bu çağın bir akımı, edebi sorunları (!) aşmanın bay-pası; Fikret’i, Kemalleri, Ziya Osman’ı, Cahit Sıtkı’yı, Orhan Veli’yi tanımadan, dizelerine ilgi duymadan yaşamak da günümüzün sığlıklarındandır.

‘Zelzele, Doksan Beşe Doğru, Bir Lahzâ-i Teahhur, Çınar, Sis, Hân-ı Yağma, Tarih-i Kadim…’ Ölümünün 100. yılında Fikret’e ve bu şiirlerine ilgi uyandırmak, nafile bir çabadır. Sağlığında ve ölümünden sonraki otuz-kırk yılda şaire ve şiirlerine duyulan ilgi giderek sönmüştür. Yine de bir edebiyat dünyamız varsa, Fikret’in yaşamı ve yapıtları üzerine çalışanlar, şiirlerinin hayranları, eleştirmenleri, yorumcuları her zaman olacaktır.

Üç dönemde üç Fikret Genç Tevfik Fikret, Sultani’ye ilk girdiği yıllarda (solda), birincilikle mezun olacağı okulun son sınıfında (ortada) ve oğlu Halûk’la birlikte (sağda)…

Fikret’in şiirlerini duyumsayarak okumak başka, onun düşün, duygu ve sanat dizelerindeki gerçekleri saptamak başka bir iştir. Fikret’in öldüğü, Çanakkale muharebelerinin başladığı 1915’ten, ölümünün 30. yılına rastlayan ikinci büyük savaşın bittiği 1945’e kadarki 30 yılda, onun kimi şiirleri ulusal amentüler, bağımsızlık, özgürlük şarkıları gibi okunmuşken, sonraki yıllarda ölü şairi dinsizlikle suçlama ve unutturma çabaları okul sıralarına kadar taşınmıştı. Belleklerdeki ‘Sis, Hân-ı Yağma, Doksan Beşe Doğru’lar, bu ikinci evrede kimilerince şiir abideleri, kimilerince de şairin dinsizliğinin, milliyetsizliğinin kanıtları sayıldı. Dizeleri, liselerin edebiyat derslerinde anlaşılmaz yapay bir dilin kekemelikleri denilerek tartışıldı.

Yeni alfabeyle basılan ilk eser Tarih-i Kadim ve Doksan Beşe Doğru, 1928’de Hasan Âli Yücel’in önsözü ve ‘Yeni Hayat’ şiiriyle birarada, yeni Türk harfleriyle basılan ilk risaledir.

Günümüzden 100 yıl önce 19 Ağustos 1915’te ölen şairi, bugünün edebiyat öğretmenlerinin nasıl değerlendirdiklerini ise bilmiyoruz. Liselerdeki yüz binlerce öğrenci arasında, -‘Vatan Şarkısı’nı, ‘Promete’yi geçtik- ‘Balıkçılar’dan üç beş dizeyi belleğine kaydetmiş gençler bulabilir miyiz? Oysa 1930’lar Türkiye’sinde Çankaya sofralarından köy mekteplerine kadar Fikret’in şiirleri anlamlıydı. 1950’lere gelindiğinde ise Fikret’e, Amerika’da Protestan papazı olan oğlu Halûk’tan yüklenildi.

Ölümünün 100. yılında, oruç ayı ve izleyen iki bayramlar münasebetiyle ‘Ramazan Sadakası, Köprüdeki Çocuğun Tessürü, Tazarruat, Sabah Ezanında’ şiirlerini; çocukluk Ramazanlarını özleyişini, gençliğinde Mevlit okuduğunu, inanç şiirleri yazıp Sultan Abdülhamid’e saadetler dilediğini, ‘Sabah Ezanında’ şiirindeki iman heyecanını, ‘Kılıç’ta, ‘Asker Geçerken’deki kahramanlık erdemine hayranlığını medyaya, gazetelerin Ramazan sayfalarına taşıyanlara rastlamadık.

Ya çocuk edebiyatımızın klasiği, bugünün Türkçesiyle şiirler içeren ‘Şermin’in suçu ne? Tek çocuğu Halûk’a doğuşundan başlayarak şiirle seslenen başka kaç şair baba; çocukluğu ve gençliği, şair muallim pedagog babasınca şiirleştirilmiş kaç şanslı çocuk; ‘Halûk’un Bayramı’ndaki içtenlikle çocuk dünyası bayramına seslenen kaç şiir vardır? ‘Balıkçılar’daki arı duru dilli baba-oğul dramı; Balıkesir zelzelesi için yazılan ‘Verin Zavallılara’ da mı ağır ve anlaşılmaz?

Fikret’in, tarihi şiir içinde yazmaya, ‘Halûk’un Defteri’ndeki: “Yine bir simsiyah bütün bu….” dizesiyle başlayan, 31 Ağustos 1899 cülûs yıldönümü gecesini anlatan ‘Şehr-i âyin’le mi, bundan iki yıl önceki, ‘Asker Geçerken, Kenan’ın ve Hasan’ın Gazâsı, Kılıç’ şiirlerinde değindiği 1897 Yunan Harbi sürecinde, ya da ‘Sis’le mi (18 Şubat 1901) başladığı tartışma konusudur. Tarih dokunmalı şiirlerinin sonuncusu ise 1913 Ocak ayında noktaladığı ‘Doksan Beş’e Doğru’dur denir. Bu on beş yılın eserlerinden ‘Çınar, Zelzele, Bir Lahzâ-i Teahhur, Millet Şarkısı, Rücû, Sabah Olursa, Hân-ı Yağma, Ferda, Târih-i Kadîm, Târih-i Kadim’e Zeyl” ve kimi başka manzumelerinde tarihe değinmeler vardır.

Şiirlerinde tarih olaylarını işleyişine bakıldığında, şair-tarihçi değil de doğrudan tarihçi olsa, iri parmaklarının tuttuğu kalemle çağdaşı tarihçiler gibi yazmayacağı kanısına varılır. Kısa ömrünün 10 yaşından 42 yaşına kadarki otuz iki yılını mizacına aykırı istibdat rejiminde; ölümünden önceki birkaç yılı da Kayalar’daki Âşiyan’ında münzevi geçiren Fikret, en çok II. Abdülhamid’e ve II. Meşrutiyet’in parti diktasına kin duymuştu. Öyle ki, her yıl 31 Ağustos’ta şehrâyinlerle kutlanan cülus yıldönümü gecelerinde o, evinde ışık yakmaz karanlıkta otururmuş!

Sis’i, Bir Lahzâ-i Teahhur’u, düşlediği uzak diyarlarda kurmayı hayal ettiği yuvada değil, İstanbul’un tenha bir kırında, Amerikan okulu Robert Kolej’le Rumelihisarı arasındaki dik yamacın bir kuytağında, Kayalar mezarlığına komşu olarak 1905’te kurabildiği Âşiyan’da yazmıştır. Sevinçle karşıladığı 1908 Devrimi için ‘Rücû’yu yazsa da onaylamadığı rejime hizmet etmemek için İttihatçıların maarif nazırlığı önerisini reddederken, Galatasaray müdürlüğüne evet demiştir.

Mustafa Kemal’in Âşiyan’daki imzası

Mustafa Kemal, Tevfik Fikret’in evini ölümünden sonra ziyaret etmiş ve müzede bulunan defterde, “Eğilmeyen bir başın huzur-u manevisinde saygıyla eğiliyorum” yazısının hemen soluna imzasını atmıştı.

Fikret’in tanığı olduğu olayları şair-tarihçi bakışıyla işlemeye ‘Sis’le başladığı doğrudur. Bu manzumede, payitahtın öteki yüzünü, görkemli İstanbul’daki ahlaksızlık ve iğrençlikleri, kenti Bizans’tan beri kocamış çirkin bir fahişeye benzeterek anlatır. Bu manzume, İstanbul’u övenlere bir reddiyedir. Bu şiirde tezat sanatı yinelemeleriyle önce debdebeler, tantanalar, sonra katil kuleler, kaleli zindanlı saraylar; kubbeler, şanlı yapılar, doğruluğun timsali minareler, sonra “dişleri düşmüş sırıtan sur kafileleri” betimlenmiştir. ‘Sis’te, Fikret’in,1908 Devrimine kadar bastırdığı, döneme, yönetime, topluma isyanının patlaması, korkunun ve kâbusun, bittiği, nefretin ve bedbinliğin olanca acımasızlığıyla ortaya dökülüşü vardır.

O günlerde Süleyman Nazif’e yazdığı mektupta: “En samimi arkadaşlarımın arasında sokağa çıplak çıkmış adam hissiyle titriyorum. Herkesin vicdanı kapalı, örtülü yalnız ben çıplak! İşte namus-ı kalem, namus-ı matbuat, namus-ı edep! O da öldü, o da çiğnendi. Gazetesine bir jurnal sureti basmayanlar artık gazeteci sayılmıyor” demiş. (Yarımay: 15 Aralık 1942, Enver Naci)

Halûk’un Amentüsü’nde “Toprak vatanım nev’-i beşer milletim İnsan, /İnsan olur ancak bunu iz’ânla inandım/ Şeytan da biziz cin de ne şeytan ne melek var / Dünya dönecek cennete insanla inandım” diyen Fikret’i yaşayan bir ideal, istibdata ayaklanan, isyankâr şair diye tanımlayanlara karşılık suçlayanları, şairliğini bile zorlama, tasannu (yapmacık) görenler her devirde olagelmiştir. Ölümünün 30. yılında (1945) Takvim-i Ebüzziya’da şu yaralayıcı sözler, bozuk cümlelerle yazılmıştır: “Robert Kolej’de muallim olarak oradan aldığı para ile yazmıştır. Öz Türk fakat Frenk-perest olmamalı idi. Dinî akideleri bozuktu. Bu akidesizliği yazmaya hakkı yoktu. Şiirleri tasannu mahsulüdür. Payidar olacak tek manzumesi ‘Sis’ manzumesidir. Nef’î’yi takliden yazılmış şiirleri hep zorla yazılmıştır!”

Daha sade ve şiirsel vurgulu ‘Tarih-i Kadim’de, ‘Sis’te betimlediği İstanbul’un tarihindeki insanlık suçları, savaşlar, ezenler ezilenler, zulme koşanlar, asılanlar, kıyılanlar anlatılmıştır. Fikret’in bu iki eserindeki telmihlerin açımından, okuyanların bildiklerini, inandıklarını sarsacak yüklü bir tarih kitabı ortaya çıkar. Trablusgarb Harbi gerekçe gösterilerek Meclis-i Meb’usan’ın kapatılması üzerine 6 Ocak 1911’de ‘Doksan Beşe Doğru’yu yazarak, saltanatı 33 yıl süren Tâc tutkunu bûm-ı habisin (uğursuz baykuş II. Abdülhamid’in) vesveseleri, desiseleri, fesatları hatırlatılmış; bu zalim hükümdarın önünde eğilen başların düşmesi, alkışlayan ellerin kopması dilenmiştir. 

ÜNLÜ ŞİİRİN HİKAYESİ

İstanbul’u sis basar ve çirkinlikleri kapar

‘Sis’ten…

“Ey Marmara’nın mâî der-ağuşu içinde

Ölmüş gibi dalgın uyuyan tûde-i zinde

Ey köhne Bizans, ey koca fertût-ı musahhir

Ey bin kocadan artakalan bîve-i bâkir

…..

Hâriçten uzaktan açılan gözlere süzgün

Çeşmân-ı kebûdunla ne mûnis görünürsün

…..

Milyonla barındırdığın ecsad arasından

Kaç nâsiye vardır çıkacak pâk ü dırahşan?

…..

Ey debdebeler, tantanalar, şanlar alaylar

Katil kuleler, kaleli zindanlı saraylar

….

Ey dişleri düşmüş sırıtan kafile-yi sur

Ey kubbeler, ey şanlı, mebânî-yi münacât

Ey doğruluğun mahmel-i ezkârı minârât

Ey sakfı çökük medreseler, mahkemecikler

Ey selvilerin zıll-ı siyahında birer yer

Temin edebilmiş nice bin sa’il-i sâbir

Halife Abdülmecit’in Fikret’in ‘Sis’ şiirinden yola çıkarak yaptığı yağlıboya tablo 

Meşhur ‘Sis’ şiirinin öyküsünü Ruşen Eşref anlatır: O yıllarda bir polis, her gün evini gözaltında bulundururmuş. Rutubetli bir şubat günü sis olanca yoğunluğuyla Boğaziçi’ne çökmüş. Polis duvarıyla sis duvarı arasında kalan Fikret, bir devri bütün dertleriyle o gün duymuş. Tanpınar’sa ‘Sis’ için “Belki Abdülhamid devrinin bir hasta odasını andıran vehimli İstanbul’unun romanı, geniş bir vizyonda toplanmış bütün bir romanıdır… Bu manzume değil, geniş, korkunç ve zalim bir bedduadır” demiş.

Bu şiirde İstanbul yaşlı ve ahlaksız bir kadına, onun oturduğu yeri (İstanbul) kapatan sis de çirkin olayları örten bir perdeye benzetilmiştir. Ahlak, dürüstlük ve temizlik düşkünü Fikret’e göre fahişelik iğrençliktir. Bununla İstanbul’a duyduğu nefreti ifade etmekle kalmamış, gezginlerin, tarihçilerin roman yazarlarının ressamların bin bir güzelliğini işledikleri İstanbul’un çirkinlikleri, iğrençlikleri, Bizans’tan beri yaşlanmış bir fahişe kimliğinde betimlemiştir.

A.K.