Williams Kardeşler’in “rol modeli”, kortların ilk siyah kadın şampiyonu Althea Gibson, 11 Grand Slam şampiyonluğuna imza atan unutulmaz bir sporcuydu. Hayatı boyunca sadece rakiplerine karşı değil, iflah olmaz ırkçılığa karşı da mücadele etti. Açtığı yoldan gelenler hâlâ önyargılarla, ayrımcılıkla, nefret suçlarıyla boğuşsalar da, varlar. 20. yüzyıla damga vuran benzersiz bir başarı öyküsü.

Tenis dünyasında yılın ilk büyük organizasyonu geride kaldı. Milyonlar bu yaz 37. yaşını bitirecek Roger Federer’in şampiyonluğunu ayakta alkışlayadursun, pek tanınmayan Amerikalı bir raketin sosyal medya hesabı turnuvaya damgasını vurdu. Bir Grand Slam’de ilk defa çeyrek final gören Tennys Sandgren’in twitter’dan silmeye çalıştığı aşırı sağcı paylaşımları şimşekleri üstüne çekti. Basın toplantısında bu görüşlerle alakası olmadığını söyleyen sporcuya çok sert tepki gösterenlerden biri de Serena Williams idi. Ablası Venus ile birlikte kortların tozunu atan kadınlar tenisinin kraliçesi, varlığını ondan çok daha önce doğan birisine borçlu; biricik Althea Gibson’a…

Şampiyona saygı töreni Tenis tarihinin ilk siyahi kadın şampiyonu Gibson için 11 Temmuz 1957’de Broadway, New York’ta saygı töreni düzenlenmişti. 

Williams Kardeşler’in Los Angeles’ın belalı mahallesi Compton’da doğmasından yaklaşık yarım asır önce Clarendon’da dünyaya merhaba demişti Althea Gibson. Tarihler 25 Ağustos 1927’yi gösteriyordu. Güney Carolina’da pamuk tarlasında çalışan bir karı-kocanın çocuğuydu. Milyonları derinden etkileyen Büyük Buhran, 1930’da ailesini Harlem’e sürüklemişti. Tesadüf bu ya, taşındıkları sokak gündüzleri mahallenin çocuklarının spor yapmaları için kapatılıyordu. Kader ağlarını örüyor, küçük kız erken yaşta tenise çok yakın bir branş olan ‘paddle’ ile tanışıyordu. Tanışmakla da kalmıyor, 12 yaşında New York şampiyonu oluyordu. 

Yeteneğini farkeden müzisyen Buddy Walker, elinden tutup onu Harlem’deki tenis kulübüne yazdırmıştı. Aldığı raket de cabasıydı. Fakir kızın cebinde beş kuruş para yoktu. Komşular da seferber olmuş, kendi aralarında topladıkları paralarla Althea’nın yoluna devam etmesini sağlamıştı. 

O kadar iyiydi ki… Yaşıtları bileğini bükemiyor, Amerikan Tenis Birliği’nin turnuvalarında kupaları topluyor, aynı organizasyonda tam 10 yıl boyunca yenilmiyordu. Gücünün farkındaydı. Farklı olduğunu biliyor, insanların bunu görmesini istiyordu. “Kendime bir şey kanıtlamaya ihtiyacım yoktu. Rakiplerime bunu ispatlamak istiyordum” diyen tenisçi, beyazların dünyasına kabul edilmeyi hedefliyordu.

Wimbledon’da ilk siyah kadın şampiyon 1957 Wimbledon tek kadınlar finalinde Amerikalı rakibi Darlene Hard’ı yenen Althea Gibson, adını tenis tarihine turnuvanın ilk siyahi kadın şampiyonu olarak yazdırdı. 

Gibson, sonradan Grand Slam turnuvası kazanan tek siyah erkek raket olan Arthur Ashe’i de destekleyecek olan Walter Johnson’ın kısa sürede ilgisini çekmişti. Siyah Amerikalı gençlerin tenis oynamaları için bir program geliştiren spor meftunu, genç raketi anında farketmişti. Onu hemen kanatları altına almış, daha büyük organizasyonlar için hazırlamaya başlamıştı. 

O güne kadar Amerika Birleşik Devletleri Salon Turnuvası’nda daha önce boy gösteren tek siyah Reginald Weir’di. 19’unda önemli bir turnuvaya başvurusu kabul edilen tenisçinin ten renginin farklı olduğu anlaşılınca, bir anda tüm kapılar suratına kapanmıştı. Yoğun bir çabanın sonucunda bu önemli şampiyonada ancak 37 yaşında sahne alabilen sporcunun en iyi günleri geride kalmış; ikinci turda elenip gitmişti. Fakat Gibson’un durumu çok farklıydı. Gençti, güçlüydü, geleceği parlaktı. Önündeki tek engel siyah olmasıydı. Beyazların onu kabulü şarttı!

1949’da düzenlenen Amerika Birleşik Devletleri Salon Turnuvası’nda çeyrek finale kadar yükselen Gibson, kendisini birçoklarına ispatlıyordu. Aynı yıl Florida A&M Üniversitesi’nden tam burs kapan raket, dur durak bilmeyecekti. 

Rolland-Garros’ta ‘Fransız öpücüğü’ 1956 Fransa Açık Tenis Turnuvası Rolland-Garros’ta şampiyonluğu elde eden Gibson kazandığı kupasına zafer öpücüğü konduruyor. 

Tarihî an 

Ertesi yıl onun bugünkü Amerika Açık Turnuvası’nda oynaması için büyük bir lobi faaliyeti başlatıldı. Beşi teklerde olmak üzere toplam 18 Grand Slam zaferine imza atan eski şampiyonlardan Alice Marble, Amerikan tenis dergisine yazdığı mektupta genç raketin önündeki engellerin kaldırılmasını istemişti. Onun satırları etkili olmuş, Gibson tam da 23. yaşgününde New York’ta korta ayak basmıştı. Tarihte ilk defa bir siyah Grand Slam turnuvasındaydı. Wimbledon şampiyonu Louise Brough’ya üç sette yenilse de, ülkenin manşetlerini genç sporcu süslüyordu. Irk bariyeri paramparça olmuştu. 

1951’de ilk uluslararası turnuvasını kazanan Gibson, Wimbledon’a davet edildi. Tenisin en saygın organizasyonunda sahne alan ilk siyah yine oydu. Üçüncü turda elense de adı artık Avrupa’da da biliniyordu. 

Usta tenisçiden gençlere dersler Katıldığı turnuvalarda aldığı başarılarla ünlenen Gibson, kendisine maç kazandıran taktikleri liseli öğrencilerle paylaşıyor. 

1953’te diplomasını alıp Lincoln Üniversitesi’nde çalışmaya başlayan sporcu, hayatının kararıyla karşı karşıya kalmıştı. Adını açıklamadığı bir subaya aşık olmuş, tenisten kopup orduya girmeyi düşünmüştü. Tercihi farklı olsa bu yazı yine yazılır ancak çok daha az yer kaplardı… 

1955’te Amerika’yı temsilen Asya’da gösteri maçları yapan Gibson, katıldığı küçük turnuvalarda “döktürüyordu”. Artık hasat zamanı gelmişti. 

Ertesi sene İngiliz Angele Mortimer’ı yenerek Roland Garros’u kazandığında, tüm dünyada manşetleri süsledi. İlk defa bir siyah oyuncu, Grand Slam turnuvasında şampiyon olmuştu. Çiftlerde de partneri Angela Buxton ile zafere ulaşan başarılı raket, büyük umutlarla Wimbledon’ın yolunu tuttu. Teklerde çeyrek final gördüyse de organizasyonun sonunda taçlanacak olan Shirley Fry’a boyun eğmişti. Çiftlerde Buxton ile yine mutlu sona ulaşan Gibson, iyiden iyiye İngiltere’nin havasına ısınıyordu. 

Tenisin ardından golfte kariyer Tenis kariyerinden sonra golfe merak saran Gibson, 1964’te Kadınlar Profesyonel Golf Birliği’ne üye olan ilk siyahi kadın olmuştu. 

Kraliçe’nin huzurunda 

1957 onun yılıydı. Darlene Hard’ı yenerek Wimbledon’da mutlu sona ulaştı ve yine tarih kitaplarına geçti. Merkez kortta taçlanan ilk siyah tenisçiye kupasını Kraliçe II. Elizabeth vermişti. Bir zamanlar beyazlarla yan yana oturmasına bile izin verilmeyen azim abidesi, onların yanyana gelemeyeceği Kraliçe’nin elini sıkıyordu. New York’a dönüşünde kahramanlar gibi karşılanan başarılı raket için geçit töreni düzenlenmişti. O sene Amerika Açık’ı da kazanan Gibson, çiftler ve karışık çiftlerde de kupa koleksiyonculuğunu sürdürdü. Sports Illustrated ve Time dergilerine kapak olan ilk siyah kadın oldu. 

1958’de Wimbledon ve Amerika Açık unvanlarını koruyan başarılı raket, ülkesinde üstüste iki defa yılın kadın sporcusu seçilmişti. Dünya sıralamasında bir numaraydı. Fakat yılın sonunda aldığı karar, bir anda kortlara bomba gibi düştü. Gibson birçokları gibi profesyonelliği seçmişti. Zira o tarihlerde tenis amatördü; maddi koşullar en büyük yıldızların bile belini büküyordu. Tekler ve çiftler turnuvalarında 56 defa taçlanmış olmasına rağmen, bu spordan tek kuruş para kazanmamıştı. 

Ertesi yıl Harlem basketbol takımının gösteri maçları öncesinde sahne alsa da ne madden ne de manen mutluydu. Profesyonel teniste de onun için çok para yoktu. Kortlarda paraladığı rakiplerine davet yağarken, onun kapısını kimse çalmıyordu. Irk bariyeri yine karşısına dikilmişti. Sosyal farkındalık projelerine destek veren Gibson, bir yandan da yorumculuk yapıyordu. Bir ara müzikte şansını deneyip albüm yaptıktan sonra dönemin en popüler televizyon programı Ed Sullivan Show’a konuk olmuştu. John Ford’un The Horse Soldiers filminde köle bir kadını canlandıran başarılı sporcu, senaryodaki zenci aksanını reddediyordu. O, hayatı boyunca “beyaz” atmosferin içinde, siyah bir kadın olmayı başarmıştı. 1960’ta spor yazarı Ed Fitzgerald ile birlikte anılarını kaleme aldı. Kitabın adı pek manidardı: I Always Wanted to Be Somebody (Hep Biri Olmak İstedim). 

1964’te spor dünyasına geri dönen Gibson, 37 yaşında Kadınlar Profesyonel Golf Birliği’ne üye olan ilk siyah kadın oldu. Bazı turnuvalara alınmamış, kimi zaman kulüplere kabul edilmediğinden, arabasında üstünü değiştirmişti. Ama hiçbir zaman bildiği yoldan şaşmayıp öncü olmaya devam etti. Golfün en çok kazanan kadınlarından biri olması da cabasıydı. 

Dergi kapaklarında ilk siyah kadın Gibson medyada da ilklere imza atmıştı. Time ve Sports Illustrated başarılarının ardından Gibson’ı kapak yaptığında, bu dergilerin kapağına çıkan ilk siyah kadın olmuştu. 

1972’de büyük şehirlerin fakir mahallelerinde gençlerin tenis oynaması için başlatılan projenin mimarı olan Gibson, kurduğu merkezlerde sayısız çocuğun hayatına dokundu. Onun spora kazandırdıkları arasında profesyonel olanlardan Zina Garrison, 1990’da Wimbledon’da finalde Martina Navratilova’ya boyun eğmişti. 1976’da New Jersey eyaleti spor komiserliğine getirilen Gibson, ertesi yıl Demokrat Parti’den senatoya girmek için yarıştıysa da ikincilikte kaldı. 1992’de geçirdiği beyin kanamalarının neticesinde felç olan emekli tenisçinin imdadına eski partneri Buxton yetişti. Dünya çapında toplanan yaklaşık 1 milyon dolarlık miktar dertlere derman olmuştu. 

1999’da Serena Williams Amerika Açık’ı kazandığında, Gibson 72’sindeydi. Ertesi yıl ise ablası Venus aynı başarıyı tekrarlamıştı. Kardeşler kortların tozunu dumana katarken, ilk tebriklerden biri de onların geçtiği kapıyı açan “Althea Teyze”lerinden geliyordu. Tesadüf bu ya, Serena öğrenciyken hayran olduğu idolüne bir mektup yollayıp onu yakından tanımaya çalışmıştı. Venus ise kariyeri boyunca defalarca onun ismini anmıştı. 

Onun 1950’de Amerika Açık’a ilk adımını attığı an, Amerikan spor tarihinde 1947’de beyazlarla oynayan ilk siyah beyzbolcu Jackie Robinson ile kıyaslanadursun; 2003’te son nefesini veren Gibson’ın adı bugün sayısız merkez ve kortta yaşıyor. Özgeçmişinde teklerde beş, çiftlerde beş, karışık çiftlerde de bir olmak üzere toplam 11 Grand Slam şampiyonluğu yazıyor. Kraliçe II. Elizabeth’ten kupa alırken, belki de ötekilerin Wimbledon’ı ilk defa duymasını sağlamıştı. O raketi ilk eline aldığında, ABD’de tenis oynayan azınlıkların oranı yüzde 5 bile değildi. Bugün yüzde 30’dan fazlalar ve bunların da üçte ikisi siyah. 

O, sadece biri olmak istiyordu. Farklı, özel biri. Tarihte onun kadar büyük zorlukları aşmak zorunda kalan başka tenisçi olmamıştı. Açtığı yoldan gelenler hâlâ önyargılarla, ırkçılıkla, nefret suçlarıyla boğuşsalar da, varlar. Zira o asla kapanmayacak kapıyı Gibson açtı.