SİNEMA

Yeni Zelanda’da Müslümanlara karşı gerçekleştirilen terör saldırısının yaşandığı gün vizyona giren “Türk İşi Dondurma (Turkish Ice Cream)” filmi, 104 yıl önce Avustralya’nın Broken Hill kasabasında yaşanan acı bir hadiseden yola çıkılarak yapılmış. O tarihte sivillerin olduğu trene saldıran iki Afgan (Gül Muhammed ve Molla Abdullah) 4 kişiyi öldürmüş, 7 kişiyi yaralamıştı. Film maddi hataların ötesinde, saldırganları Türk- Osmanlı kimliğiyle ve “sempatik kişilikleriyle” ele alıyor.  

Gelişigüzel ve itinasız Filmde, asker kıyafetlerinin, silahların ve teçhizatların gelişigüzel seçimi göze çarpıyor. O dönemden çok sayıda fotoğraf olduğu halde…

Yetmişli yılların sonu, Türkiye’de Çanakkale’ye ilginin yavaş yavaş başladığı yıllardı. 80’lerin başında yapılan sembolik mezarlıklar, heykeller derken, 2000’lerde “bulutun alıp götürdüğü İngiliz askerleri”, “çocukların muharebe alanına sürülmesi”, “açlık ve yokluk edebiyatı”nın arasına sıkıştırılan kadın keskin nişancılarla duygular sele dönmüştü… 

Hızını alamayan “tarihçilerimiz” bu hikayeleri ballandırarak anlattılar, yaygınlaştırdılar. O zamana kadar Türkiye’de pek bilinmeyen, Avustralya’da ise pek dillendirilmeyen “Broken Hill” hadisesi de bunlardan biriydi. Hikâye odur ki; Avustralya’ da Melbourne’a 840, Sydney’e 1145 km uzaklıkta bir maden kasabası olan Broken Hill’de yaşayan Gül Muhammed ve Molla Abdullah isimli iki Afgan, Osmanlıların 1. Dünya Savaşı’na girmesi sonucu verilen cihat fetvasına 14.500 km uzaklıkta kayıtsız kalamamışlardı. 1915’in ilk günü, içinde çoluk-çocuk pikniğe giden sivillerin bulunduğu bir treni durdurarak ateş açmışlar; 4 kişiyi öldürüp 7 kişiyi yaralamışlardı. Askerlerin olay yerine gelmesiyle 1 saate yakın süren çatışma sonrası iki saldırgan öldürülmüştü. 

Hamaset yüklü film, “Bu film, 1915 Çanakkale Savaşı sırasında Avustralya’da yaşamış 2 Türk’ün gerçek hayat hikayelerinden esinlenerek yapılmıştır” yazısıyla başlıyor. Fakat yapım tamamiyle hamaset yüklü ve menkıbelere boğulmuş tarih anlatımına dayanıyor. 

15 Mart’ta vizyona giren “Türk İşi Dondurma” (Turkish Ice Cream) filmi, işte bu iki “Türk kahraman”ın hikayesi üzerine kurulu. Yapımcı Mustafa Uslu, yönetmen Can Ulkay. Film, “Bu film, 1915 Çanakkale Savaşı sırasında Avustralya’da yaşamış 2 Türk’ün gerçek hayat hikayelerinden esinlenerek yapılmıştır” yazısıyla başlıyor. Ülkemizde menkıbelere boğulmuş tarih yaklaşımına uygun senaryosuyla, tamamen hamaset yüklü anlatımıyla, kendi içerisindeki çelişkilerle, “ortaya karışık” bir dondurma! 

Filmde, Türk, Avustralya ve İngiliz asker kıyafetlerinin, kullanılan silahların yanlışlığı ve gelişigüzel hazırlanmış dekorlar ise affedilemez seviyede. Bu kadar para harcanarak bu kadar itinasız iş yapmak, bu kadar yakın dönemde, bu kadar fotoğraf ve bilgi varken, bu denli “gerçeküstücü” bir yaklaşım sergilemek, gerçekten maharet ister. Hadi senaryodaki kurgu için “esinlendin” diyelim de; kılık-kıyafet-silah-teçhizat için de mi “esinlendin”? 

Anadolu Ajansı 2012’de bu olayı araştırmak için Avustralya’ya bir muhabir göndermiş, Broken Hill Tarih Kurumu üyesi Gordon Densie, “O dönemde askere gönüllü gidiliyordu; mecburi hizmet yoktu; Avustralyalılar zorunlu askerliğe izin vermiyordu. Özellikle bu bölge insanları çok duyarlı idi. O inanış o kadar güçlüydü ki kasabadan savaşa giden gönüllüleri taşıyan trenleri taşlayıp camlarını kırıyorlardı. Onların savaşa gitmelerine karşı gösteri yapıyorlardı. Çünkü savaşın onlarla ilgisi olmadığını biliyorlardı, Almanya bizim en iyi müşterimizdi. Savaş çıktığında her şey bir anda çökmeye başladı” demişti. 

Bu iki parasız dondurmacı ve deveci, o yoksullukta silahları ve mermileri nereden bulmuşlardı? Polislerin dahi çatışma anında kullanamadıkları tüfekleri nasıl ustaca kullanabilmişlerdi? Olay yerinde bulunan Mısır bayrağını andıran elle dikilmiş uyduruk Türk bayrağını oraya kim koymuştu? Olaydan iki gün sonra, saldırganlar tarafından yazıldığı iddia edilen eski Türkçe mektuplar bulunmuştu. Bunlar acaba nasıl bu kadar düzgün bir ifadeyle yazılabilmişti? Elyazıları nasıl bu denli düzgündü? Modern intihar savaşçılarını andıran mektuplardaki “… Sultan Hamid Han’ın mekanını dört defa ziyaret ettim savaşmak için. Sultan tarafından imzalanmış emri ve mührü elimde, kemerimde şimdi, eğer silahla ya da tabanca mermileri ile yok olmazsa üzerimde bulursunuz. Sizin adamlarınızı öldürmem gerekiyor kendi inancıma ve Sultan’ın emrine göre. Kimseye karşı düşmanlığım yok, bunu da kimseye danışmadım ve bilgilendirmedim. İnananlara elveda…” cümleleri nasıl izah edilebilirdi? 

22 sene önce yapılan haber Gazeteci Necdet Açan 1997’de Aktüel dergisinde yaptığı haberde Broken Hill hadisesini ele almış, o dönem Türkiye’nin Canberra Büyükelçisi Bilal Şimşir’in “Osmanlı şehitliği” yaptırma girişimini yazmıştı. 

Filmin vizyona girdiği gün, yani 15 Mart 2019’da, Yeni Zelanda’daki Müslümanlar camide saldırıya uğradı, 50 kişi hayatını kaybetti. Yapılan açıklamalarla bu terör olayı kınandı ve Yeni Zelanda halkı, başta Başbakan Jacinda Ardern olmak üzere Müslümanların acılarını paylaştı. 

Bugün Yeni Zelanda’da bir gazeteci çıkıp “104 sene önce Avustralya’da bir saldırı meydana gelmişti. Bazı tarihçiler o saldırıyı yapanların Türklerle bir ilgisinin bulunmadığını, bunun İngilizlerin bir planı olduğunu düşünüyor. Ne tesadüftür ki aynı gün, yani 15 Mart 2015’te, 104 sene önceki katliamı sahiplenen ve bunu kahramanlık gibi gösteren bir film ülkenizde vizyona girdi. Bu konuda ne diyorsunuz?” diye sorsa, ne cevap vereceğiz? 

Herhalde daha önce kendimize “biz ne zaman bu hale geldik?” diye sormamız gerekiyor.