1.Dünya Savaşı, 2. Dünya Savaşı’na kadar, “Büyük Savaş” veya “Cihan Harbi” diye adlandırılırdı. Birinci Savaş 1914’ün yaz sonunda patlak verdiğinde, Batı’daki yaygın kanaat, tüm uluslardan askerlerin en geç o yılın Noel’inde evlerine dönmüş olacaklarıydı. Yine Batılı liderler ve genelkurmaylar, bu savaşı “Tüm savaşlara son verecek savaş” diye yaftaladılar; âmiyane tabiriyle “gazladılar”. Basın-yayım işlerinin, gazeteciliğin yeni geliştiği; bunun etkisinin top mermilerinden ve kurşunlardan ve bombalardan daha fazla olduğunun anlaşılmaya başlandığı yıllardı. Böylelikle önce, bugün dezenformasyon dediğimiz durumlar doğdu; enformasyon ise 20. yüzyıl boyunca onun süratine, etkisine ve mükemmelliğine erişmeye çalışacaktı (21. yüzyıl ve dijital medya ile, tüm dünyada gerçek gazeteciliğin sahtekarlığa yetişme şansı kalmadı; zira dijital medya “gerçekten daha gerçek”).

Bugün ‘gerçekten de’ 20. yüzyıl başlarındaki yalan haberler, nefret söylemleri, kötü fotomontajlar, uydurulan efsaneler ve “düşman” tarafa karşı yürütülen kara propagandalar bile, bize oldukça “naif ” ve hatta neredeyse “sevimli” gelebiliyor.

Aslında savaşla ilgili algılar ve tanımlamalar, herkesin bildiği gibi tamamen Batılıdır; yani onların kriterlerine, eğitimlerine, sıralamalarına göre şekillenip yer etmiştir. Bizim taraftaki insanlarımız, özellikle 1870’lerden sonra hızlanan küçülme-büzülme döneminde, savaşlar ve seferberlikler içinde yaşamaya çalıştı. Artık gücümüz yeni emperyalistlere yetmediği için, kendi coğrafyamızda birbirimize düşerek hatta birbirimizi boğazlayarak (Türk-Ermeni katliamları) hayata devam ettik. 1. Dünya Savaşı patlak verdiğinde, Balkan Harbi’nin yıkıcı etkisi ve getirdiği perişanlık içerisindeydik. Ve bu halimiz 1922’ye, İstiklal Harbi’nin sonuna kadar devam etti. Yani buranın insanı 1912-22 arası, 10 yıllık bir büyük ızdırap devri yaşamıştır. Bu dönemde sadece savaşlarda değil, sivil ve günlük hayatta da ezilen, ölen, kaybolan insanlarımız milyonlarla ifade edilir.

Bu acı devri, biz özellikle ve genellikle öne çıkan kahramanları, devlet adamları, komutanları, padişahları ve başlıca antlaşmaları, kararları, vb. unsurlarıyla biliriz. İnsanı, insanımızı bilmeyiz. Onlar sadece, büyüklerin anlattıkları ve dilden dile bugüne ulaşan; ulaşırken de bire bin katılan veya eksiltilen hikayelerde yaşar. Yine de devletlerin, mekteplerin, otoritelerin anlattıkları-yazdıklarına kıyasla çok daha sahici, çok daha tarihtir.

Şevket Süreyya Aydemir Suyu Arayan Adam’da (1959) şöyle diyordu: “Kaldı ki bugün harbin hikayesi, artık insanın hikayesi olmaktan çıkmıştır. Şimdi tekniğin, teknolojinin kudreti, aktif bir faktör olarak, adına insan denilen garip yaratığın kaderini, harpte de barışta da, dilediği gibi yoğurur. Şimdi insanlar değil, insanların hayata davet ettiği, sonra da bir türlü nizam altına alamadığı kör kuvvetler, yani teknik harp eder. Biz onun hem efendisi hem esiriyiz”.

Bu sayımızda seferberlik dönemindeki insan gerçeğine de bir nebze olsun ışık tutmaya çalıştık. Necdet Sakaoğlu’nun yazısı, umarım çok eksik olduğumuz bu alandaki sözlü tarih çalışmaları için de bir fırsat olur.