Adalet Ağaoğlu’nun Romantik bir Viyana Yazı’nda bir karakteri “Hayalsiz tarih olmaz” diyordu. Gerçekten de ne hayal kurmaktan ne tarihten vazgeçmişti. Romanlarıyla halkın nabzını tutmuş, sesli ifade edilmekten çekinilenleri kahramanları üzerinden dillendirmiş; Cumhuriyet’in belleği, “Dert Dinleme Uzmanı” olarak yazmıştı. Ardından yazılanlar…

“İntihar motifini işlememin nedeni, kaçış değil. Muhalefetin son noktası; düşünce intiharı” demişti ama sık sık bu kadar uzun yaşayacağını hiç tahmin etmediğini söylese de 91 yıl yaşadı; gönüllü olduğundan çok daha fazla şey gördü; yine de 65 yılı aşkın yılını adadığı kaleminin intihar etmesine hiçbir zaman izin vermedi Adalet Ağaoğlu. Kendi sözleriyle tiryakilikti adeta yazmak onun için. Şöyle demişti: “Yazarak öğrendiğim kadar hiçbir yerden öğrenmedim. Şimdi öyle bir şey ki yazmak, sigara tiryakiliğinden daha büyük bir tiryakilik. Sahiden. Ben elimden düşürmediğim sigarayı kolayca bıraktım, hiç de aramadım. Fakat yazmayı bırakamadım, tiryakilik o dereceydi.”

Cumhuriyet’in ilk neslindendi, ama Cumhuriyet’in daha 50. yılında yazdığı Ölmeye Yatmak’tan bu yana da hiçbir zaman Cumhuriyet’e kendi özgün eleştirilerini getirmekten, kampların, kalıplaşmış alkışların/yuhalamaların dışına çıkmaktan çekinmemişti. Hemen her dönemde de sürüden ayrıldığı için eleştiri oklarının hedefi olmuştu. Öldükten sonra bile… Kendi kendisini başkalarından daha sert eleştirse bile…

Romantik bir Viyana Yazı’nda bir karakteri “Hayalsiz tarih olmaz” diyordu. Gerçekten de ne hayal kurmaktan ne tarihten vazgeçmişti. Romanlarıyla halkın nabzını tutmuş, sesli ifade edilmekten çekinilenleri kahramanları üzerinden dillendirmiş; Cumhuriyet’in belleği, “Dert Dinleme Uzmanı” olarak yazmıştı. Etkilemediği, ruhuna dokunmadığı insan azdı, biz yalnızca birkaçının onun ardından yazdıklarıyla uğurluyoruz Adalet Ağaoğlu’nu. Elbette ebediyen değil, sayfaların arasında yeniden buluşmak üzere…

Gençliğimde, Roman-tik / Bir Viyana Yazı’nı ilk okuduğumda şaşkına dönmüştüm. “Romantik” bir tarih felsefesi metni ancak böyle kaleme alınabilirdi. Sadece Cumhuriyet’in değil, dünyanın da tarihini sorguluyordu. Hiç çaktırmadan, didaktizm tuzağının yanından bile geçmeden, kurduğu estetik içinde dilediği gibi gezinerek. Yıllar yıllar sonra Dert Dinleme Uzmanı’nı okuduğumdaysa bir kez daha… Elli yılı aşkın süredir birbirinden değerli ürünler vermiş bir yazarın, kalemini kırıp, yeni’yi anlayabilmek, anlatabilmek için kendine yeni bir dil kurmaya çalışması; mucize kabilinden beklenmedik bir olaydı. Hele Türkiye gibi, yazarların/aydınların belli bir yaştan sonra, toplumdan ümidi kesince, entelektüel-bunaklığa düştüğü bir ülkede, 85’inde kendini yenilemeye devam eden bir zihin-kalem eşsiz bir umut işaretiydi. Mesut Varlık (K24)

Aynı havayı soluduğu insanların yaşamlarını bilmekle kalmayan, haksızlıklar, adaletsizlikler karşısında itiraz etmeyi aydın sorumluluğunun gereği olarak görmüş bir yazar Adalet Ağaoğlu. Bunun izlerini romanlarında yakalamak tabii ki mümkün ama günlükler de onun toplumsal sorumluluk bilinci yüksek bir edebiyatçı olduğunu dolaysızca veriyor. Damla Damla Günler’i okurken yalnızca Adalet Ağaoğlu’nun kişisel tarihine tanık olmuyorsunuz. O kişisel tarih, ülkenin tarihiyle paralel ilerliyor. Hayatını toplumsal meselelerle özdeşleştirmesi, kimi zaman bu meseleleri bireysel mutlulukların önüne geçecek kadar birincil kılması, günlüklerin ruhunu oluşturuyor. Eşiyle ilişkisinden söz ederken, iki satır sonra ülkenin bir sorununun kafasını nasıl da kurcaladığını anlatan satırlarla karşılaşıyorsunuz. Irmak Zileli – Gazete Duvar

Bir Düğün Gecesi’nin bendeki 5. baskısının tarihi 1981. Yaşım 10. Ölmeye yatmış ve hiç kalkamamışım. Başucumda hep o var. Adalet Ağaoğlu’nu annemden çok seviyorum. Gece hayatım onunla geçiyor. Eve, dünyaya sığamıyorum. Beni kurtaracak tek kişinin o olduğuna gönülden inanıyorum. Yazsonu da bitmiş, Göç Temizliği’ne başlamışım. Kitaptaki iç sesinin adı Fatma İnayet. Yazar boyuna onunla konuşuyor. Sonunda dayanamıyorum, samimiyetimize güvenerek oturup bir mektup yazıyorum. “Sevgili Adalet. Ben de yazar olmak istiyorum. Sana bir sır vereyim, Fatma İnayet benim” diye başlıyor. Günlerce o mektupla yatıp kalkıyor ama hiç göndermiyorum. Yıllar sonra ben de yazar olup Bitirgen’e seslenirken, o mektubu elden vermediğime yanarım da yanarım. Figen Şakacı