Dünün ve bugünün gündemi e-postanıza gelsin.
0,00 ₺

Sepetinizde ürün bulunmuyor.

Batılı seyyahın merakı ‘çarşı ressamı’nın sanatı

17. yüzyılda, kitap resimlerinden bağımsız olarak kıyafet albümleri için çizimler yapan bağımsız “çarşı ressamları” ortaya çıktı. Batılı seyyahlar ya da görev için İstanbul’da bulunan elçiler, dükkanlarında oturan bu esnaf-nakkaşlara Osmanlı halkını ve yöneticilerini betimleyen resimler sipariş ediyordu.

Osmanlılar, Matrakçı Nasuh dışında, bir seyahatte gördüklerini resmeden bir sanatçı yetiştirmediler. Ancak İstanbullu “çarşı ressamları” var ki, onlar Batılı seyyahlar için Osmanlı insanını baştan ayağa betimlemişti.

İlk defa 1985’te Metin And’ın kullandığı “çarşı ressamları” tabiri, saray için çalışmayan bağımsız halk ressamlarını ifade eder. Bunların çizdikleri şeyler ya el altından satılan açık-saçık resimler ya da halk destanları ve Batılı müşterilerin ısmarladıkları kıyafet albümü çizimleriydi. Oldukça sade ve öz betimler yaratmaya çalışan bu nakkaşların eserleri, Viyana, Paris, Londra, Berlin, Stockholm, Venedik ve Varşova kütüphanelerine kadar yayıldı.

1616’da Turkey Company adına İstanbul’da bulunan Peter Mundy, burada çizdirdiği bir kıyafet albümünü Londra’ya götürdü ve seyahat notlarında bu çizimlerin sanat değeri açısından çok yüce eserler olmasalar da bizzat Türkler tarafından çizildiğini ve konuyla ilgili tatmin edici nitelikte olduklarını kaydetti. Anlaşılıyor ki Batı’da Türklerin dış görünüşlerine ve yaşantılarına dair büyük bir merak sözkonusuydu ve görsel belgelerin bizzat Türkler tarafından ortaya konmaları, önemli bir kaynak değerini ifade ediyordu. Diğer bir yanıyla bu muhteşem görsel kaynaklar, sarayın ısmarladığı tarihçeler ve onların resimleri gibi sadece hükümdara odaklanmıyordu; hamalından aşçısına, ekmekçisinden karakullukçusuna kadar tüm tebaayı resmediyordu.

1686-1688 arasında İstanbul’da bulunan Fransız diplomat Pierre Girardin, bir saray nakkaşı olarak bilinen Hüseyin İstanbulî’ye -veya onu taklit eden bir serbest nakkaşa- Osmanlı Sultanı 2. Süleyman’ın ve tebaasının tasvirlerini yaptırmış, efendisi Güneş Kral 14. Louis’ye görsel bir rapor olarak sunmuştu (Bazen bu tanıtım faaliyeti padişahın bizzat kendisi tarafından da yapılmıştır; Sultan 1. Abdülhamid (1774-1789) Prusya elçisi General Diez için benzer bir albüm ısmarlamış ve belki bu yolla başarısız imajını tazelemeyi amaçlamıştır).

Bu eserlerin hemen hiçbiri -yabancılar için üretildiklerinden- bugün Türkiye’de bulunmuyor. Ama bana kalırsa en büyük şanssızlığımız bu değil. 1720’deki devasa Okmeydanı-Haliç sünnet şenliğinin önde gelen isimlerinden Dârüssaâde Ağası Hacı Beşir Ağa, 1715’te Kahire’deyken haberdar olduğu Evliya Çelebi’nin Seyahatnâmesi’ni 1742’de Mısır’dan İstanbul’a getirtmişti. Şenlikleri resmeden saray nakkaşı Levnî Abdülcelil Çelebi’ye kitaptan bahsedip onu bu külliyatı resmetmeye teşvik etseydi, ortaya nasıl bir musavver dünya panoraması çıkardı acaba! Ne yazık ki bu tarihî kesişim bizi böyle bir hediyeden mahrum bırakmış ve neyse ki Levnî minyatürlerinin yıldız ismi Hacı Beşir Ağa, bize resimsiz de olsa “Âlem Seyyahı”nın yaldızlı sözcüklerini ulaştırmış.

Gezgin derviş

Görevi nedeniyle İstanbul’a seyahat eden Pierre Girardin, Türk nakkaşa sipariş ettiği kıyafetnâmede başka seyyahları da görmek istemiş olsa gerek ki albümde pek çok derviş-seyyah tipi yer alıyor. Dervişler nefislerini terbiye etmek ve Tanrı’nın hikmetlerini keşfetmek için seyahatlere çıkarlar, geceleri tekke, mağara veya harabelerde kalırlardı. “Örümcek Dede dervişi” notunu taşıyan minyatürdeki bu figür, elindeki bohça ve asasıyla seyahat hâlinde (Figures Naturelles de Turquie, res. Hüseyin İstanbulî [?], 1688. Fransa Ulusal Ktp., N. Od. 7).

Tuhaf bir seyyah

Burada farklı bir seyyah türü olarak gösterilen bu adam biraz tekinsiz bir derviş olmalı ki Girardin buna, “ne Allah ne şeytan tanırlar, dünyanın en azılı suçlularıdır” diye kayıt düşmüş. Elindeki keseye bakılırsa gezgin derviş, el uzatmış, cerre çıkan medreseliler gibi, belki bir yol arası dileniyor (Figures Naturelles de Turquie).

Yolların nakkaşı

Matrakçı Nasuh, Kanunî Sultan Süleyman’ın 1533-1536 arasında çıktığı İran seferindeki yol güzergâhını görmüş, şöyle bir gözünü kapadıktan sonra aklında kalan imgeleri -buradaki örnekte Eskişehir’i- fiziksel gerçekliğe uymadan ama her şeyi iki boyut üzerinde yerli yerine koyarak resmetmişti. Bu resimler onu, bir seyahati bizzat görüp betimleyen tek Türk nakkaşı yapıyor. Ne var ki bu büyük usta, kâğıdına insan çizmiyordu. (Beyân-ı Menâzil, İstanbul Üni. Ktp., TY 5964).

İşlerin içyüzü

Vezir Kalender Paşa, 1616’da derleyip 1. Ahmed’e sunduğu Falnâme’nin hemen başında Şeyh Sadî’nin (Şirazî, öl. 1292) portresine ve garip bir öyküsüne yer veriyor. İşlerin içyüzünü anlamakla ilgili bu tuhaf öyküye göre, gezgin şeyh ruhban kılığında Çin’e seyahat eder. Bir tapınakta, ellerini kaldırabilen bir puta tapınılmaktadır. Gizlice orada kalır ve herkes dağıldığında putun altından numaracı bir keşişin çıktığını görür. Keşişi öldürür, sırrı ifşa eder. Tapınağın inananları oradan yüz çevirirler. Belki de derleyici bu seyahat öyküsünü anlatarak, bir fal kitabına başlamadan önce okurlarını batıl inanışlara karşı uyanık tutmayı hedefliyordu (Falnâme, TSMK, H. 1703).

+ yazıları

Devamını Oku

Son Haberler