Sanat tarihçisi Hayri Fehmi Yılmaz’la her ay İstanbul’un az bilinen tarihinin peşine düşüyoruz. Epeyce aşina olduğumuz, her gün önünden geçip gittiğimiz yapıların detaylarda gizlenen yönlerini ortaya çıkarmayı hedefliyoruz. Sadece okumak yetmez diyorsanız, sizler de derginizi eline alın ve keşfe çıkın.

Süleymaniye Külliyesi’ne adım attığınız andan itibaren kendinizi başka bir zamana ışınlanmış gibi hissedersiniz. Kanunî Sultan Süleyman’ın saltanatını ve Osmanlı İmparatorluğu’nun her anlamda “zirve noktasını” temsil eden 550 yıllık bu büyük yapı topluluğu, İstanbul’u simgeleyen en önemli anıt.

Hayri Fehmi Yılmaz gezimiz esnasında “Süleymaniye’yi gezmeyen, İstanbul’u gördüm demesin” diyor. Haklı da… Kentin en görkemli anıtlarından birisi burası. İnşaatına başlandığı 1550’de, Orta Çağ dönemi Belgrad’ından daha büyük bir alana yayılan bir yapıdan söz ediyoruz.

Kanunî Sultan Süleyman hem kendi saltanatının, hem de imparatorluğun ihtişamını tüm dünyaya göstermek için dönemin en büyük mimarını, Mimar Sinan’ı işin başına koymuş ve yedi yıl sürecek inşaat boyunca en ileri teknolojilerin, en modern tekniklerin kullanılmasını istemiş. “Helal arazi” için Fatih’in bölgede bulunan eski sarayının bahçesi seçilmiş. “Helal para” ise Rodos, Malta ve Belgrad seferlerinden Kanunî’nin payına düşen gaza gelirinden sağlanmış. Süleymaniye, döneminde Osmanlı’nın en büyük vakfına sahip külliye. Külliyeye ait işletmelerde o dönemde 700 kişi sabit çalışıyormuş.

Çini, ahşap, nakış, hat… Tüm Osmanlı sanatlarında zirveyi temsil eden bir kurumdan söz ediyoruz. 112 bin elyazmasıyla ülkemizdeki en büyük elyazması kütüphanesi halen burada bulunuyor. Her köşesinde bir hikayeyi gizleyen bu devasa yapıya ait yüzlerce hikaye arasından, az bilinenleri derlemeye çalıştık. #tarih’in az bilinenleriyle başlayıp, Süleymaniye’nin ayrıntılı tarihine hâkim olmak size kalmış. İyi okumalar…

1 – ARDIŞIK ÜÇ KAPI

Arka arkaya dizilmiş şaheserler 16. yüzyıl’dan kalma bir sokağa açılıyor

Külliyenin kuzeybatısında yer alan Bekir Sami Onar Sokağı, 16. yüzyıldan bu yana değişmemiş sokaklarımızdan. Kıble yönünün tam karşısındaki bu sokakta yer alan cümle kapısı, sahip olduğu perspektifle mutlaka görülmesi gereken noktalardan. Sokak yönünden bu kapıya baktığınızda arka arkaya dizilmiş üç kapı daha göreceksiniz. Osmanlı mimarisinin üç önemli kapısı sırasıyla şöyle:

  • Dış avlu kapısı: Bu kapının üstündeki kubbede yer alan bekçi odaları bugün hâlâ güvenlik görevlileri tarafından kullanılıyor.
  • Avlu kapısı: Osmanlı mimarisindeki anıtsal yapılardan biri. Benzeri yok. Mimar Sinan, sadece burada böyle bir tekniği denemiş.
  • Cami kapısı: Caminin cümle kapısı dedikleri noktası. Bu kapıda açılış yapılırken Sultan Süleyman sormuş: “Bu camiyi açmaya layık olan kimdir”? Ulema “Mimarbaşıdır” cevabını verince Kanuni Süleyman, anahtarı Mimar Sinan’a vererek açılışı ona yaptırmış. Bu, mimarın artık zanaatkardan öteye giderek bir sanatçıya dönüşmesini simgelemesi açısından çok önemli bir an. Kendi yaptığı camiyi açması istenen bir mimar, Sinan.

SİNAN’DAN İLK VE SON DENEME

MİMAR SİNAN DIŞ AVLUDAN SONRA GELEN AVLU KAPISINDA İLK KEZ KULLANDIĞI TASARIMI DAHA SONRA BAŞKA BİR CAMİDE DENEMEDİ.

2 – BATI KAPISINDAKİ GÜNEŞ SAATİ

Hafız Abdurrahman’ın çift kadranlı çizimi, camiden iki yüzyıl sonra, 1772’de yapıldı

Caminin batı kapısının kuzey yüzündeki iki pencerenin ortasına baktığınızda boynuz biçiminde iki demir çıkma göreceksiniz. Etrafında ise duvara kazınmış, bugün oldukça silik görünen çeşitli semboller var. Bu, aslında caminin inşasından neredeyse iki yüzyıl sonra, 1772’de Hafız Abdurrahman tarafından yapılmış bir güneş saati. Üstte kalan tam teşekküllü ana kadran, sağ alttaki ise ikindi vakti tayini için yapılan ikinci kadran. Bugün bu kadranlar yamulmuş durumda, çizgiler belirsiz. Oysa yapıya zarar vermeyecek doğal bir boyayla bu çizgiler belirginleştirilse ne hoş olur.

FARK ETMEK ZOR

BUGÜN SAATİN ÇİZGİLERİNİ GÖREBİLMEK İÇİN DİKKATLİ BAKMAK GEREKİYOR. OYSA 1772’DEKİ TAM TEŞEKKÜLLÜ HALİNE DÖNDÜRMEK MÜMKÜN.

3 – BAHÇEDE GİZLENEN VAFTİZ TEKNESİ

Osmanlılar, külliyedeki haçtan rahatsız olmamıştı

Caminin batı kapısının hemen dışındaki bahçede yer alan vaftiz teknesi, muhtemelen 5. yüzyıla ait. Erken Hıristiyanlık döneminde sadece çocuklar değil, yeni Hıristiyan olan yetişkinler de vaftiz edildikleri için, büyük teknelere ihtiyaç duyuluyordu. Zira vaftiz esnasında tüm bedenin suya batması gerekiyordu. 7. yüzyıldan sonra bu teknelerin boyu küçülmeye başladı. Osmanlılar muhtemelen bu tekneyi yağ depolamak veya benzeri bir iş için kullanıyorlardı.

Uyarı: Saksı olmaktan çıkmalı ve gizlenmemeli!

Vaftiz teknesinin Süleymaniye Külliyesi’ne nereden ve nasıl geldiğini bilmiyoruz. Fakat bildiğimiz bir şey var ki, bugün saksı olarak kullanılıyor! Üstelik etrafına ekilen uzun bitkilerden anladığımız, kamufle edilmek istendiği. Osmanlı döneminde bir caminin bahçesinde yer almasında hiçbir sakınca görülmeyen haç formu, belli ki bugün gizlenmek istenmiş. Oysa bu teknenin içi boşaltılmalı ve buraya gelen haç şeklindeki bir vaftiz teknesinin yüzyıllardır cami avlusunda sergilenmesi yerli-yabancı ziyaretçilere gururla gösterilmeli.

4 – 550 YILLIK HELALAR

Tarihsel bir ihtiyaç: Dünyanın en eski aktif tuvaletlerinden

Külliyenin kuzey ve güney kanatlarında 1557’de yapımı tamamlanan helalar yer alıyor. İşin ilginci bu helalar bugüne kadar ulaşmış ve halen kullanılıyor. Yani 16. yüzyıldan bir tuvalet görmek ve hatta kullanmak isteyenler Süleymaniye’ye gidebilirler. Ne yazık ki, eskiden olduğu gibi bugün de bu alan sadece erkekler tuvaleti olarak hizmet veriyor. Yanyana pek çok gözden oluşan bu alanda, eskiden, her bir gözde sadece bir hela taşı ve ibrik olması muhtemel. Bugün ise içleri modern bir şekilde yenilenmiş. Dünya üzerindeki en eski tuvaletlerden birisi olduğunu da ekleyelim.

SADECE ERKEKLERE 16. YÜZYILDAN BU TUVALETLERİ BUGÜN SADECE ERKEKLER KULLANABİLİYOR. KADINLAR TUVALETİ DIŞ KISIMDA VE OTANTİK DEĞİL.

5 – AVLUYA YAYILMIŞ PORFİR TAŞLAR

Mısır’daki Porfira Dağı’ndan: İmparatorun mor simgesi

Porfir, Mısır’daki Porfira Dağı’ndan çıkarılan bir mermer türü. Buradaki ocak 5.-6. yüzyıldan sonra kapatılmış ama çıkan taşlar yüzyıllardır dünyanın farklı yerlerini dolaşmaya devam ediyor. Porfir, mor renkte bir mermer. Mor, Roma’da imparatorluk rengi. Bizans imparatorlarının resmî ismi de “porfire genitos”. Yani porfirden doğan. Sahiden de Bizans döneminde imparatorlar porfir kaplı bir odada dünyaya gözlerini açıyor, öldüklerinde de porfirden lahitlerle gömülüyorlardı.

Sinan’ın rüyası “kafir oyunu”nu bozdu!

Süleymaniye’ye batı kapısından girdiğinizde yerde porfirden bir ayaktaşı görürsünüz. Bu ayaktaşı, Fatih Camii’nde imparatorlar için hazırlanan anıtmezardan çıkarılarak buraya getirilmiş. Dikkatle bakarsanız üzerinde siluet halinde bir haç formu görebilirsiniz. Ayrıca cami avlusunda yerlere dikkatlice bakarak yürüyen insanlar da gözünüze çarpmış olabilir. İnsanlara yerlerde haç aratan bu taşa dair Evliya Çelebi’nin aktardığı şehir efsanesi şöyle: Süleymaniye’nin inşası esnasında porfir taşını, Osmanlılara gönderen “kafirler” taşın mihraba yerleştirilmesini tavsiye etmiş. Fakat Mimarbaşı Sinan gece rüyasında taşı görmesinin ardından taşı ortasından kırdırmış. Taş kırıldığında içinden gizli bir haç çıkmış. Sinan da üzerinde bu hacın izini taşıyan taşı, avlu girişine ayaktaşı olarak yerleştirmiş. Buna çok kızan kafirlerin top atışıyla mermeri parçalamaya çalıştıkları, top atışı izinin de hâlâ camideki sütunlardan birinde durduğu da anlatılırmış.

6 – AVLUDAKİ TERS FISKİYELİ HAVUZ

Su yok, dilek için para var

Bu tür revaklı avlular sadece sultan camilerinde bulunuyor. Dolayısıyla bütün İstanbul’da sadece sekiz tane var. Fakat bunlar arasında en ihtişamlısı tartışmasız Süleymaniye’deki. Genellikle bu tür avluların ortasında bir şadırvan ve etrafında abdest muslukları olur ama burada fıskiyeli bir havuz ve etrafında musluklar yok. Üstelik fıskiyeler normalin aksine aşağıdan yukarı değil, yukarıdan aşağıya akıtılmış. İçine yapılan sistemle su çatıya çıkarılmış ve tavandan aşağıya sarkıtılmış. Bugün havuz boş ve fıskiyesi de ne yazık ki çalışmıyor. Keşke çalışsa… Şu anda sadece boş havuza dilek için para atanları görebiliyoruz.

7 – KARAHİSÂRÎ’NİN CÜMLE KAPISI HATLARI

Osmanlı sultanlarının isimleri yazılı

Avludan camiye girilen cümle kapısının üstünde yer alan yazı önemli. Eski Türkçe bilmeseniz bile dikkat ederseniz yazıda tekrarlanan bölümleri fark edebilirsiniz. Bu hatta Kanuni Sultan Süleyman’a kadar gelmiş geçmiş tüm sultanların adları geçiyor. Osman oğlu Orhan, oğlu Murad, oğlu Bayezid şeklinde ilerliyor. Osmanlı dönemindeki tarih bilincini anlayabilmek açısından bu kitabe önemli. Böyle bir bilincin Osmanlılar’da varolmasının nedeni meşruiyet ve güçlerini bu tarihten almaları. On kuşaktır babadan oğula geçen bir iktidar olduklarını ve bunu kimsenin sorgulayamayacağını bu şekilde vurguluyorlar. Caminin hattatı, bazı kaynaklarda Ahmet Karahisârî diye geçse de aslında onun oğlu Hasan Karahisârî. Ahmet Karahisârî’nin gözleri görmez olunca, başladığı işi oğlunun bitirdiği de rivayetler arasında…

TEKRARLANAN DİZİLER

ARAPÇA BİLMESENİZ BİLE YAZIYA DİKKATLİ BAKTIĞINIZDA BELLİ BİR DİZİNİN TEKRAR ETTİĞİNİ GÖREBİLİYORSUNUZ.

8 – MİHRABIN 550 YILLIK VİTRAYLARI

Sarhoş İbrahim’in revzenleri: İstanbul’un en eski cam işleri ‘kanatlanıyor’

Caminin içindeki mihrabın çevresinde yer alan dokuz penceredeki özgün revzenler korunmuş. Yaklaşık 550 yaşındaki bu vitraylar, İstanbul’da bir yapıda halen korunan en eski cam işleri. Evliya Çelebi, bu vitrayları Sarhoş İbrahim isimli bir cam sanatçısının yaptığını yazar. İbrahim’in sarhoşluğunun da içkiden değil kurşun çerçevelerle uğraşmaktan geldiği söylenir. Mimar Sinan’ın bizzat kendisi de mihrap çevresindeki bu vitrayları “Cebrail’in her ışıkta renk değiştiren muhteşem kanatlarına” benzetir.

CEBRAİL’İN KANATLARI

MİMAR SİNAN, CAMİ VİTRAYLARINI CEBRAİL’İN HER IŞIKTA RENK DEĞİŞTİREN KANATLARINA BENZETİR.

9 – KANUNİ SULTAN SÜLEYMAN TÜRBESİ

Kutsal Hacer-ül Esved taşı

DAHA ÇOK ZİYARET EDİLSİN DİYE

KANUNÎ’NIN TÜRBESİNİN HEMEN GİRİŞİNE 2. SELİM’İN İSTEĞİYLE YERLEŞTİRİLEN HACER-ÜL ESVED TAŞININ (ALTTA) KUTSİYETİ NEDENİYLE ZİYARETLERİ ARTIRMASI AMAÇLANMIŞ.

Kanuni Sultan Süleyman ölmeden önce türbesinin yerinin hazırlanmasını ve bu yerin kendisine gösterilmesini istemiş. Padişaha öldükten sonra gömüleceği yeri göstermenin nezaketsizlik olacağını düşünen ulema, çekinmiş bunu yapmaktan. Fakat Sultan Süleyman ısrar etmiş. Sonunda türbesinin yeri kendisine gösterildiğinde çok duygulanmış ve ağlamış. Oğlu 2. Selim’in yaptırdığı bu türbe, külliyenin inşaatı en son tamamlanan birimi. 2. Selim türbenin daha çok ziyaret edilmesi için o esnada İstanbul’a getirilen Hacerü’l-Esved taşından bir parçayı da türbe girişinin en üst kotundaki pencerenin kilit taşına yerleştirmiş. Bu taşı bugün de görmek mümkün. Benzer bir taş İstanbul’un Kadırga semtindeki Sokullu Mehmet Paşa Camii’nde de bulunuyor.

Tarihî mermerlerin yolculuğu

Ayasofya önünden alındı, türbenin tavanına kondu

TAVANDAKİ LEVHALAR

TAVANDA KULLANILAN LEVHALARIN ARKA YÜZÜNDE DİNÎ BIR TOPLANTININ NOTLARI MEVCUT.

Kanuni Sultan Süleyman’ın türbesine dair bir başka detay da giriş kapısının önünde bulunan revakta. Bugün ayakkabı çıkarılan bu bölüme gelince başınızı yukarı kaldırın. Tavanda gördüğünüz mermer levhalar aslında bir zamanlar Ayasofya Camii’nin önünde yer alan bir kitabenin parçaları. Sultan 2. Selim bir Ayasofya ziyaretinde bu kitabeyi merak edip ne olduğunu sorar. Ulema “Hz. Ali’nin tılsımıdır” der, sultan gülümser ve kitabenin okunmasını ister. Uzun Yunanca metin okununca, tahminen 1116’da İstanbul’da gerçekleşen dini bir toplantının notları olduğu ortaya çıkar. Bu unutulmuş hikaye, 1970’lerde türbenin restorasyonu sırasında ahşap saçaklar sökülünce ortaya çıkar. Levhalar yerinden sökülüp burada kullanılmıştır. Bugün Kanuni türbesinde duran bu levhaların yazısız arka yüzlerini görebiliyoruz. Fakat ön yüzlerinin replikaları alındı ve Ayasofya girişine konuldu. Dileyenler orada görebilir.

10 – HAZİREDEKİ ÖZEL MEZARTAŞLARI

Süleymaniye’ye gömülen seçkinler: Cumhurbaşkanı kardeşi, eski Bakan, nakşi şeyhleri…

Kanuni Süleyman ve Hürrem Sultan aslında Süleymaniye Külliyesi içerisinde, yanyana türbelerinde bir gül bahçesi içerisinde uyumayı düşünmüşlerdi. Fakat öyle olmadı. 18. yüzyılın sonlarından itibaren bu alana cami, vakıf ve devlet görevlileriyle, onların yakınları defnedilmeye başlandı. Aslında bu durum Sultan Süleyman’a ve onun temsil ettiği iktidara yakın olma isteğinden kaynaklanmaktaydı. Bu sürecin sonraki yıllarında Nakşibendi tarikatının İskenderpaşa kolunun ileri gelenleri de Süleymaniye Haziresi’ne gömülmeye başlandı. Eski Cumhurbaşkanı Turgut Özal’ın annesi ve erkek kardeşi, Nakşi Şeyhleri Mehmet Zahit Kotku ve Esat Coşan’ın yanı sıra yakın tarihte Maliye Bakanlığı yapan Kemal Unakıtan da özel izinler ve Bakanlar Kurulu kararlarıyla buraya gömülen isimler arasında.

BAKANLAR KURULU KARARIYLA SÜLEYMANİYE HAZİRESİ’NE SON GÖMÜLEN KİŞİ ESKİ MALİYE BAKANI KEMAL UNAKITAN.

11 – SİNAN’IN KÜLLİYEYE KOMŞU TÜRBESİ

Şaheserinin yanıbaşında uyuyan büyük mimar: ‘Geçti bu demde cihandan, pîr-î mimaran sinan’

Mimar Sinan 1588’de öldüğünde külliyenin yanıbaşına defnedildi ve en beğendiği eserinin karşısında uyuma ayrıcalığına kavuştu. Süleymaniye Külliyesi simgesel anlamı büyük bir yapı. Osmanlı İmparatorluğu’nun kudretli hakanının ismini ve dolayısıyla onun temsil ettiği erki temsil ediyor. Dolayısıyla Mimar Sinan için burada bir türbe yapılmasına izin verilmesi özel bir durum. O dönemde bir mimara yapılacak cinsten bir jest değil aslında. Türbesinin oldukça sade bir tasarımı olduğunu görüyoruz. Dışarı bakan pencerenin üzerinde bir kitabe var. Arkadaşı şair Sâî Mustafa Çelebi tarafından kaleme alınan bu kitabe şöyle bitiyor: “Geçti bu demde cihandan, Pirî Mimaran Sinan.”

SİNAN’IN, 2. SELİM’İN ÖZEL İZNİYLE YAPILAN MÜTEVAZI TÜRBESİ.