Yıllar önce Murat Karayalçın, “Ankara’nın iki kalesi vardır. Biri Ankara Kalesi, öbürü AST” demişti. Emek verenlerin tırnaklarıyla kurdukları özgün yapısıyla, oyuncusu, oyunları, seyircileriyle adeta canlı bir tiyatro müzesi olan bu ikinci kale, bugünlerde düşme tehlikesi altında. Neredeyse 60 yıllık bir kültür geleneğinin yakın tanığından Ankara Sanat Tiyatrosu’nun öyküsü. 

 Son günlerde bizi üzüntüye sevk eden konulardan biri, 58 yıllık bir kültür çınarı için son günün yaklaştığı haberi oldu. Bu kara haber, Ankara Sanat Tiyatrosu’nun (AST) kirasını ödeyemediği için yerinden edileceği havadisiydi. 

Seyircisi ile iç içe, diz dize yeni bir tür gibi sunulan ilk üç tiyatronun doğuşuna tanıklık etmiştim. Bunlardan birincisi İstanbul’da Sıraselviler Caddesi’ndeki Arena Tiyatrosu’ydu. İkincisi Ankara’daki Meydan Sahnesi girişimi. Üçüncüsü ise günümüzde dahi varlığını bir direniş anıtı olarak sürdüren AST’ydi. Bu üç tiyatroyla ilgili anılarımı anlatmak niyetindeydim. Ancak şimdi yalnız AST’den bahsedeceğim. 

İlk oyun: Godot’yu beklerken  Ankara Sanat Tiyatrosu perdelerini, ilk defa Samuel Beckett’in Godot’yu Beklerken oyunuyla açmıştı. Oyuncular: Tunca Yönder, Işık Toprak, Güner Sümer ve Şevket Altuğ. 

1960 başlarında İstanbul’dan Ankara’ya göç etmiştim. Hayat dergisinin Ulus semtinde açtığımız ilk bürosunu 1962’de Kızılay’daki İzmir Caddesi’ne taşımıştık. Büromuzun görüş açısı içerisinde, bu caddeye açılan Ihlamur Sokak adında kısa bir sokak vardı. 1963’ün sonlarına doğru o sokakta bir tiyatro hazırlığı olduğunu haber alınca hemen ilgilendim. Tiyatronun ana kadrosu İstanbul’daki Arena Tiyatrosu’nun belkemiğini teşkil eden kişilerdi. Sanat işlerini Asaf Çiyiltepe yönetecek; idari ve mali işleri ise Bülent Akkurt üstlenecekti. Onları Ankara’ya çekenin bir başka tiyatro çılgını, Güner Sümer olduğu söyleniyordu. Ankara Radyosu’nda görevli ve kendisi de bir tiyatro koruyanı olan Adalet (Ağaoğlu) ablamızın kardeşiydi Güner Sümer. Lise yıllarımızda zamanın en gençlerinden bir grubun ürünü olan ünlü Mavi dergisini çıkaranlar arasında adını duyurmuştu. Bir yolunu bulup Paris’e uzanmış, sıkı bir tiyatro eğitimi almıştı. 

Asaf Çiyiltepe iri cüsseli, babacan görünümlü bir tipti. Ben onu İngiliz asıllı Charles Laughton’a benzetirdim. Kendimden de bir hayli yaşlı zannederdim. Öyle saygıdeğer bir tavrı vardı. Doğuştan sanatçı bir ruha sahipti. 1957’de Yunus Nadi Şiir Ödülü’nü kazanmıştı. Buna karşın kendini tiyatroya adamıştı. Kısa süreli bir Fransa serüveni de vardı. Arena Tiyatrosu’nda geliştirdiği devrimci tiyatro deneyimini AST’ye taşımaktaydı. 

Ankara’nın ölümsüz ekibi  Ankara Sanat Tiyatrosu’nun ilk kadrosundan bir grup, Güven Parkı’nda parka adını veren Güven Anıtı’nın önünde bir hatıra fotoğrafı için poz veriyor. 

Bülent Akkurt Harp Okulu mezunuydu. Ancak o ismini sanat dünyası içindeki yöneticilik ve organizasyon ustalığıyla duyurmayı tercih etmişti. Onun bir aralık Rusya’dan gelen ünlü sanatçıların organizasyonuyla uğraştığını anımsıyorum. Yanılmıyorsam ünlü Kızılordu Korosu’nun Ankara konserinin organizasyonunu o yapmıştı. AST macerasından sonra yerleştiği Bodrum’dan bile İstanbul ve İzmir basınıyla ilişkilerini sürdürmüş; San Ajans’ı kurmuş ve Çağdaş adlı sanat dergisi çıkarmayı sürdürebilmişti. 

Yönetici konumunda olan bu üç arkadaş, 8 Aralık 1963 tarihinde perde açacak olan tiyatro için genellikle kendi çevrelerinden seçtikleri yetenekli gençlerden iyi bir kadro oluşturmuşlardı. AST ile bizim büromuz arasındaki mesafe adım hesabıyla 100 adımdan fazla değildi. Resmen komşu olmuştuk. Tiyatro sanatına karşı duyduğum özel sevgi dolayısıyla en başından itibaren boş binanın bir gösteri alanına dönüştürülmesini, daha sonra da ilk provaların başlamasını günbegün izlemekteydim. Zaman zaman kayıt düşmek adına fotoğraflar da çekiyordum. Böylece AST’nin o ilk kadrosuyla aramda bir arkadaşlık gelişmiş oldu. Kadrodaki sanatçıların fuayeye asılacak portre fotoğraflarını çekmek de bana kısmet oldu. O fotoğrafları bizim büronun adeta bir stüdyo haline getirdiğim salonunda çektim. İşte bu vesileyle onlar da benim işyerimi keşfetmiş oldular. O yıllarda Hayat ve Ses dergilerinin Ankara bürosunda tek temsilci konumundaydım. Büro neredeyse benim evim gibiydi. 

Tiyatro’nun repertuvarına eklediği ilk eser, Samuel Beckett’in Godot’yu Beklerken oyunuydu. Dört kişilik oyunun icrasıyla bu yeni tiyatro Ankaralı tiyatroseverlerin gönlünü hemen kazanmıştı. Oyunun fotoğraflarını Hayat dergisine haber yapmak üzere çekmiştim. Asaf Çiyiltepe bana “Bundan sonraki bütün oyunlarımızın fotoğraflarını da hep sen çek” demişti. 

İlk kadroda bulunanlardan hatırda kalan bazılarını sayacak olursak, ilk aklıma gelenler: Erkan Yücel, Ayberk Çölok, Aysan Sümercan, Tolga Tiğin, Ayton Sert, Tunca Yönder, Işık Toprak, Erkan Yücel, Tuncer Necmioğlu, Şevket Altuğ, Gündüz Kalıç, Yurdan Köklü, Çetin Öner, Rana Cabbar, Ergin Orbey. Kısa zamanda başka katılanlar da olmuştu. O günlerde ayrıca Genco Erkal’ı “Bir Delinin Hatıra Defteri”nde alkışlamıştık. Bu tek kişilik bir oyunun Türkiye’deki ilk icrasıydı. Oyuncu kadrosunun dışında, AST’nin iki dekoratörü Osman Şengezer ve Yücel Tanyeri’ni de dostlar arasında saymalıyım. 

Tiyatro’nun açılışının ikinci yılından, Güner Sümer’in AST’yle ilintili hoş bir anısını aktarmak isterim. 16. yüzyılın başlarında yaşamış, takma adı Ruzante olan Venedikli bir komedi yazarının Yosma isimli bir oyununu Türkçeye çevirmiş; AST’de başrolü kendisi üstlenip, kendisi sahneye koymuştu. Nedense seyirci “Yosma” oyununa pek ısınamadı. Gişe hasılatı hemen hemen hiç seviyesinde kaldı. Bu durum karşısında Güner kardeşimiz kendini suçlu hissetmiş, morali bozulmuştu. Biraz moral bulmak üzere bir süreliğine Paris’e uçtu. Paris’in bulvar kafeleri pek ünlüdür ya, bir gün o kafelerden birinde otururken yan masadaki bir adam dikkatini çekmiş. Selamlaşmışlar. Rastlantıya bakın ki bir İspanyol olan o adam da bir tiyatrocuymuş. Meslektaş olunca muhabbeti ilerletmişler. Bir ara Güner Sümer İspanyol’a “Arkadaş, seni biraz dertli görüyorum, neden” diye sormuş. İspanyol “Hiç sorma,” demiş, “Ruzante diye bir herifin Yosma oyununu sahneye koydum; tiyatrom iflas etti”. Rastlantının bu kadarına inanmak zor ama, aynen yaşanmış. 

AST’nin tozunu yutanlar  Ruzante’nin Yosma oyunundan bir sahnede Güner Sümer ve Serap Tayfur (üstte). Cahit Atay’ın Sultan Gelin oyununun baş aktristi Elif Türkan Atamer (altta). 

AST oyuncusu olan arkadaşlar arasında, daha sonraki yıllarda AST’de 40 kadar oyunda rol almış olan Çetin Öner ile, deyim yerindeyse “kanka” durumundaydık. Bunun bir nedeni vardı. Bizim büronun üstüne, çatı katı durumundaki daireye Devlet Su İşleri’nin Bölge Müdürlüğü yerleşmişti. Çetin Öner’in orada memur olarak bir görevi vardı. Şefi de tiyatro yazarı Cahit Atay’dı. Benim asıl sürekli konuğum ise bizzat oydu. Neredeyse her gün bana gelirdi, oturup sohbet ederdik. Yazdığı oyun sahnelerini önce bana okur, fikrimi sorardı. Bildiğimden değil, sohbet ediyoruz ya, aklıma takılan kimi ayrıntılara öylesine, ama samimiyetle değinirdim. Bir keresinde bana “Çok haklısın” dedi, elinde tuttuğu sayfalarca metni toptan yırtıverdi. “Bu oyunu yeniden yazacağım” dedi. Şaşırdım ve üzüldüm. Ama o beni kendi dramaturgu ilan etti. 

AST için kırsal kesimde yaşayan kadınların trajikomik öyküleri üzerine üç kısa oyun yazmıştı. Daha önce Meydan Sahnesi’nde oynanıp çok beğenilen Karaların Memetleri oyununda denediği Ermiş Memet, Yangın Memet, Kerpiç Memet adlı üç ayrı Memet’in bağımsız öyküsü formatının kadın tipleri üzerinden yazılmış bir benzeriydi. İroni mükemmel, diyaloglar harika, kendi içlerindeki kurguya diyecek yok. Ama öykülerin birbirlerinden kopuk oluşları pek hoşuma gitmemişti. Kendisine “Acaba bu kadınların hepsi aynı kadın olsa, başına gelenler hayatının çeşitli evrelerinde değişik biçimde karşısına çıkan kaderin tecellisi gibi görünse” biçiminde bir öneride bulundum. Fikrimi çok beğendi, “Buna çalışacağım” dedi. Sultan Gelin oyunu bu şekilde ortaya çıktı. Ruzante’nin Yosma’sından hemen sonra sahnelenen ilk oyundu “Sultan Gelin”. Kayıtlara göre 50 binin üzerinde seyircinin izlediği oyun, moralleri düzeltmişti. AST’nin ayakta kalmasını asıl sağlayan Sermet Çağan’ın “Ayak Bacak Fabrikası” olmuştu. O oyunun seyirci sayısı 100 bini de aşmıştı. Daha ne oyunlar izledik… Kadrolu olsun, konuk oyuncu olsun az sanatçı mı alkışladık… Kerim Afşar, Fikret Hakan ve daha niceleri. Ondan sonra Rutkay Aziz’in önderliğindeki süreç. AST macerası uzar gider… 

Canlı bir tiyatro müzesi  AST’ın ilk kadrosundan bir grup, Hayat ve Ses dergilerinin Ankara bürosunda, Ozan Sağdıç’ın misafiri olmuşlardı (üstte). Turgut Özakman’ın Reşat Nuri’nin bir romanından uyarladığı Sarıpınar 1914 oyunundan bir sahne (altta). 

AST, devrimci karakterini hep korumuştur. Bu yüzden sıkıntılı zamanlarda onun kurumsal yapısına yaramaz çocuk muamelesi reva görülmüştür. Örneğin 1972’de Ankara Sıkıyönetim Kumandanlığı tarafından yasaklanmıştı. Bu yasak ancak 2 yıl sonra çözülebilmişti. Geçmişte AST’nin karşısında yer alanlar olduysa da, ne mutlu ki onlar azınlıkta kaldılar. Yanında yer alan yiğitler daha çok oldu. Kısa bir süre görevde kaldıysa da hatırası belleklerimizde canlı kalan Anakent Belediye Başkanı Sayın Murat Karayalçın’ın şu sözünü anımsayalım: “Ankara’nın iki kalesi vardır. Biri Ankara Kalesi, öbürü AST.” Şimdi o ikinci kale düşme tehlikesi altında. Günümüzde de hem Büyükşehir Belediye Başkanlığı makamında hem de Çankaya Belediyesi’nin başında yiğit insanların var olduğuna inanıyorum. Eksik olmasınlar, konuyla ilgileniyorlar. Duyduğumuza göre Sayın Mansur Yavaş arabuluculuk edip mal sahibiyle uzlaşma peşindeymiş. Şimdilik bir yıllık bir çözüm de bulunmuş. Sayın Alper Taşdelen ise Çankaya Belediyesi’ne ait sahnelerini AST’nin faaliyetleri için tahsis edilebileceğini, oyunları sanal yollarla kamuoyuna yansıtabileceğini söylemiş. Şimdilik duyduklarımız bu kadar. Bence bu türden önlemler kalıcı değil. 

Ihlamur Sokak’taki yerin bir tiyatro müzesi haline getirilmesini önerenler de var. Bence o mekân bunca yıllık birikimiyle bir kıdem, adeta bir kutsallık kazanmıştır. AST gibi kendi geleneğini yaratmış bir kültür varlığı, sadece kadrodan ibaret değildir. AST, emek verenlerin adeta elleriyle tırnaklarıyla yarattıkları özgün yapısıyla, oyuncusu, oyunları, seyircileri ile kendi yerinde canlı bir müze olarak yaşatılmalıdır. Her şeyden önce ne pahasına olursa olsun kamulaştırılmalı; Ankaralıların sahibi olmaktan övünç duyacakları öz malı haline getirilmeli. Gerekirse restorasyona tabi tutulmalı; giriş çevresi reklamlardan arınmalı; alçakgönüllü, görkemini sadeliğinden alan bir giriş sağlanmalı. Başkentte, Cumhuriyet’in kurumsal yapılarının sanki kasıtlı olarak terk edilmesine, yok edilmesine ya da başka kurumlara devredilerek kişiliklerinin değiştirilmesine inat, burada bir kültür anıtı var edilerek yaşatılmalı.