Nâzım Hikmet’in yalnızca eserleri değil, bizzat ömrü bile destansı bir başyapıt, sonraki kuşaklara kalması gereken bir kültür mirasıdır. Külliyatına dahil edilmemiş onca şiiri, yayımlanmamış onlarca oyun ve senaryosu, yayımlanmamış yüzlerce yazısı, Moskova’da kalan eşyaları, müzeleşememiş, bir araya getirilememiş, dağınık bir şekilde önümüzde durmaktadır… Ölümünün 55. yılında bilinmeyen şiirleri, mektupları ve yaşamıyla Nâzım Hikmet.

Selanik’te 1902’nin ilk günlerinde dünyaya gelen Nâzım Hikmet, doğumgününü bilmediğinden ya da emin olamadığından karısına, İstanbul’daki Münevver Andaç’a yazdığı mektupta şöyle der: “Yahu ben hangi tarihte, hangi yılda, hangi ayda, ayın kaçında doğmuşum, şunu birisinden öğrenip bana yazsan iyi olacak. Neden mi? Burda bu merasime pek önem veriyorlar, ben ne zaman doğduğumu bilmiyorum, deyince numara yaptığımı sanıyorlar”.

Münevver Hanım da 16 Mart 1959 Pazartesi tarihli 521 numaralı mektubunda, Vâlâ Nurettin’e gittiğinden bahsedip “Senin doğum gününü Vala’ya sordum, 15 Ocak dedi, çok iyi biliyor, demek ki benim 2 Ocak diye bilmem yanlış değil, eski takvime göre, yani sen eski takvime göre 2 Ocak’ta (yani yılın ilk ayı) doğmuşun, ama yeni takvim kabul edilince 15 Ocak olmuş, malum ya, on üç gün fark vardır iki takvim arasında” diye yazar. Ancak bu tarih Rusya’da 20 Ocak olarak bilindiğine göre, Nâzım Hikmet de 20 Ocak deyip geçiştirmiş muhtemelen. Neyse ki o yılın miladi takvimiyle basılan ve ilk kez bu dergide yayımlanacak bir gazete haberindeki bilgiyle bu karışıklık giderilmiş olacak. Ölüm tarihi ise herkesçe bilinen ve resmî belgesiyle (Şehrime Ulaşamadan Bitirirken Yolumu / Nâzım ve Vera Moskova’dan İstanbul’a, Haz. M. Melih Güneş, YKY, İstanbul, Ocak 2008, s. 158) 3 Haziran 1963; bu ay da şairin 55. ölüm yılı.

Topluma yön vermiş kişilerin doğum ve ölüm tarihleri önemli midir, hatırlanmalı mıdır? Bu anmalarda ölçüyü kaçırmak, amacından sapmak olası mı? Eserleri ve ömrüyle efsaneleşmiş, hatta kimileri için tabulaşmış Nâzım Hikmet gibi bir devse sözkonusu olan; sağduyuya dikkat edilmezse mümkün…

Nâzım’ın elyazısı ve çizimiyle Nâzım Hikmet’in Rusya Edebiyat ve Sanat Devlet Arşivi’nde korunan Yaşamak Güzel Şey Be Kardeşim romanının son elyazılı düzeltmelerine yaptığı kapak.

Nâzım Hikmet’in “ömrü”, ölümüyle sonlanmamış, sürmektedir. Bunun göstergeleri olarak ölümünün hemen ertesinde SSCB’de, Merkezi Devlet Edebiyat ve Sanat Arşivi’nde adına bir fon açılarak kendisiyle ilgili elyazması ve eserlerin tek bir merkezde toplanma çalışmaları; yapıtlarının ölümünden sonra Türkiye’de ilk kez yayımlanmaya başlaması; Türkiye’de kendi adını taşıyan bir vakfın kurulması; adını taşıyan merkezler açılması; doğum yıldönümlerinde kabri başındaki kalabalığın artık Ruslardan çok Türklere dönüşmesi (hatta kabrinin yılın her mevsimi ziyaretçilerle dolup taşması); vatandaşlığını iptal eden Bakanlar Kurulu kararının geri alınması; Türkiye’de heykellerinin alanlara yerleştirilmesi; Moskova’daki evinden bazı eşya ve elyazmalarının İstanbul’a getirilip sevenleriyle bir sergide buluşturulması, son dönemlerde bulunan ya da gün ışığına çıkan şiirleri, oyunları, senaryosundan yapılan filmler, çizgi filmler; doğumunun 75., 90. ve 100. yıldönümlerindeki coşkulu ve görkemli anmalar sayılabilir… Nâzım Hikmet hem doğum hem ölüm gününde kutlanan-anılan nadir kişilerdendir.

Prof. Dr. Svetlana Uturgauri’nin dergimizde okuyacağınız incelemesinde belirttiği gibi, “ulusal gurur kaynağı olarak kabul edilmesi için” bu coşkuya esas kendi halkının ihtiyacı olduğu ortada. O, Yaşar Kemal’in bir çırpıda tariflemesiyle Homeros’tan sonra Anadolu topraklarından çıkmış en büyük destan şairidir.

Ahmet Oğuz Saruhan adıyla çevirdiği 1949’da yayımlanan La Fontaine’den Masallar’ı ve yalnızca Zeki Baştımar’ın adıyla 1943-1949 arasında yayımı tamamlanan Harb ve Sulh’u (Türkçeye çeviri) saymazsak, ülkesinde özellikle 1938-1965 arası hiçbir kitabı yayımlanmamıştır. Şiirleri Şerif Hulusi ve Asım Bezirci’yle birlikte kapsamlı bir şekilde incelenerek 8 cilt halinde toparlanıp yayımlanmaya 1975 yılında başlanmıştır. 1989’dan itibaren de “tüm külliyatın gözden geçirildiği” belirtilerek Adam Yayınları tarafından yayımlanmıştır. Aynı gözden geçirilmiş baskılar ve yeni günışığına kavuşan eserlerinin birkaçı, 2002’den bu yana Yapı Kredi Yayınları tarafından yayımlanmaktadır.

Nâzım Hikmet için yapılabilecek onca şey varken, eserleriyle de olsa yurduna dönmüş olduğu içtenlikle söylenebilir mi? Külliyatına dahil edilmemiş onca şiiri, yayımlanmamış onlarca oyun ve senaryosu, yayımlanmamış yüzlerce yazısının varlığı, ilgili ve sorumlu kişilerce yıllardır bilinmekte. Yayımlanmamış eserleri bir yana, yayımlanmış eserlerindeki bilinen eksiklik ve yanlışlıklar bile giderilmiş değildir. Öncelikle bu nedenle, ölümünün 55. yılında büyük değerimiz Nâzım Hikmet’i belgeler ışığında ve farklı yönlerden ele alalım istedik. Bu vesileyle hazırladığımız dosyada Nâzım Hikmet’e ve edebi mirasına, yani “kültür dünyasına ait bir değer olarak Nâzım Hikmet”in ve “edebiyat dünyasına ait bir değer olarak eserleri”nin durumuna birkaç örnekle de olsa bakmaya çalışacağız. Nâzım Hikmet’in seksen yıl önce yazdığı ve külliyatına hâlâ girmemiş şiiri de bunlar arasında.

Nâzım Hikmet Varşova Garı’nda Anjel Açıkgöz ölmeden çok kısa bir süre önce, eşi Hayk Açıkgöz’ün Varşova Garı’nda çektiği bu fotoğrafı M. Melih Güneş’e bağışlamıştı. Varşova ve Leipzig’te yaşayan Açıkgöz’ler Nâzım’la kardeşçesine bir yakınlık kurmuştu. Hayk ve Anjel Açıkgöz’ün aziz hatıralarına…

Ülkesine dönmeyi bekleyen, sadece Nâzım Hikmet’in edebi mirası mı? Moskova’daki evinde bulunan eşyaları, özellikle çalışma odası, masasından perdesine kadar kendi ölümünden bu yana 55, karısı Vera Tulyakova Hikmet’in ölümünden 17 yıl geçmesine rağmen, Vera’nın kızı, Nâzım Hikmet’in “Anuşka”sı Anna Stepanova tarafından hâlâ titizlikle korunmaya çalışılmakta. Bunda Stepanova’nın kültür bilinci ve kişisel gayretinin yanısıra tanıdığı, oyunlar oynadığı, kendisine şiir yazan “Nâzım Amca”sına olan sevgisi, ve sanatına olan saygısının katkısı olsa gerek. Ancak bunların yeri artık Türkiye olmalıdır; hatta şairin hasta yatağında yazdığı bir şiire hürmetle “Anadolu’da bir köy…” belki…

Bir yandan eserleri ve ömrüyle efsane olmuş bir büyük şair; bir yandan Nâzım Hikmet’e ait gözden geçirilmesi gereken, eksik ve yanlışlar barındıran bir külliyat; bir yandan sağlığında Rusça olarak yayımlandığı halde Türkçede yayınlanma kararı bile hâlâ verilmemiş eserler; diğer yandan müzeleşememiş, biraraya getirilememiş dağınık bir kültür mirası önümüzde durmaktadır…

Nâzım Hikmet’in yalnızca eserleri değil, bizzat ömrü bile destansı bir başyapıt, sonraki kuşaklara kalması gereken bir “kültür mirası”dır. Kültür varlığı yalnızca tarihî yapılar, arkeolojik kalıntılar, doğal sitler ya da birkaç bin yıllık elyazmaları değildir. Bir kültür varlığı olarak Nâzım Hikmet de Bergama Sunağı, Troya Hazinesi, Boğazköy Tabletleri gibi ülkesinin yurtdışında kalmış yitik bir hazinesidir.

Sanatı ve hayatıyla gurur kaynağı

Bir şair, bir insan bir kahraman…

Rusya Bilimler Akademisi Doğu Bilimleri Enstitüsü Türk Dili ve Edebiyatı profesörü Svetlana Uturgauri, 1925 doğumlu bir Rus biliminsanı. Çağdaş Türk edebiyatı ve yakın tarih üzerine yaptığı önemli çalışmaları ile tanınan Uturgauri, Nâzım Hikmet’i de tanımıştı. Kendisinin 1982’de yazdığı “Nâzım Hikmet’in Düzyazı Sanatı/Yaşamak Güzel Şey Be Kardeşim romanı” incelemesinden bir alıntı.

SVETLANA UTURGAURI

Uzun zamandır tanıdığı bir arkadaşına, yeni tanıştığı bir kişiye, karşısına rastgele çıkan birine ve sorular sormaya hazırlanan nöbetçi bir polise “dinle kardeşim!” diye hitap ederdi.

Yaşamının sonuna kadar bütün halkların, bütün ülkelerin kardeş olacağı günün geleceğine sarsılmaz bir biçimde inandı ve billur gibi, melodik, yenilikçi şiirlerinde tutkuyla “Yaşamak bir ağaç gibi tek ve hür ve bir orman gibi kardeşçesine” isteğini dile getirdi.

İçinde insanlara karşı tükenmeyen bir sevgi, ekmeğini şerefiyle kazanan herkese iyi şeyler sunma isteği hüküm sürüyordu. Yalınlığı, yumuşaklığı, nezaketi ve cazibesi, olağanüstü çelik gibi iradesiyle içiçeydi.

Özgür ruhlu bir insandı: Düşündüğünü söyler, her türlü kötülüğe açıkça karşı çıkarak istediğini yazardı.

Türk’tü ve büyük bir bağlılıkla seviyordu halkını; ama yanındayken başka bir halk hakkında da kötü tek bir söz söylenemezdi. Milliyetçiliği kesinlikle yadsıyordu. Yalandan, ihanetten, ikiyüzlülükten, cimrilikten ve diğer insan zayıflıklarından da nefret ederdi.

Ülkesindeki cezaevlerinde uzun yıllarını geçirdi. Kitapları yasaktı. Şiirlerini okumak insanların özgürlüğüne maloluyordu. Çetin bir kaderi olan bu adam daha yaşarken efsaneleşmişti. Adı şiirlerinde, düzyazısında, tiyatro oyunlarında somutlaşan, tam anlamıyla gerçekten kahramanlıkla dolu biyografisinin romantizmini taşır.

Onun adı Nâzım Hikmet…

O, Fransız Louis Aragon, Şilili Pablo Neruda, Kübalı Nicolás Guillén, İspanyol Federico García Lorca, Çek Vitezslav Nezval ve Alman Bertolt Brecht’den oluşan yenilikçi şairler kuşağından, geçen yüzyılın sanatsal çehresini pek çok açıdan belirleyen bir kuşaktan gelmektedir.

Nâzım Hikmet’in yapıtları dünyanın pek çok ülkesinde okunuyor. Bu yapıtlar Türkiye’ye 1965 yılında “geri döndüler”. Tamamen yasaklanmalarının üzerinden yaklaşık çeyrek yüzyıl geçtikten ve şairin ölümünden iki yıl sonra “geri döndüler”. Onları yazan kişinin ulusal gurur kaynağı olarak kabul edilmesi için geri döndüler.

Moskova’da Türkologlarla Nâzım Hikmet Moskova Doğu Bilimleri Enstitüsü’nde Türkologlarla. Sol başta Ekber Babayef, Nâzım’ın sağında koluna girmiş olan Lev Sta.

(Rusçadan çeviri: Prof. Dr. E. Zeynep Günal).