Dünün ve bugünün gündemi e-postanıza gelsin.
0,00 ₺

Sepetinizde ürün bulunmuyor.

İNSANLIĞIN YÜKSEK BİNA YAPMA TUTKUSU

İstikbal gökdelende mi?

Geçen ayın en önemli olaylarından biri, Torunlar İnşaat’a ait 42 kat projeli inşaattaki ‘iş kazası’ydı. On işçinin ölümü inşaat sektöründe artan iş cinayetlerini bir daha gündeme getirdi. Olayın hatırlattığı ikinci konu ise İstanbul’un her köşesine dikilen çok katlı binalar ve gökdelenler oldu. Dünyada ve Türkiye’deki gökdelenlerin tarihini Türkiye’nin önemli mimarlarından Doğan Hasol yazdı.

DOĞAN HASOL

Kutsal kitaptaki Babil kulesine ilişkin şu anlatı insanoğlunun ebedi tutkusunu tanımlar: “Büyüklük peşindeki insanlar göğe, Tanrı katına kadar bir kule inşa etmeye giriştiler. Tanrı buna karşılık, farklı diller yarattı. Böylece birbirlerini anlamakta aciz kalan yapımcılar bu işten vazgeçtiler ”. 

Mısırlılar piramitleriyle, Mezopotamyalılar ziguratlarıyla, Çinliler pagodalarıyla, Hıristiyanlar çan kuleleriyle, Müslümanlar minareleriyle hep daha yüksek yapılar kurma eğiliminde oldular. Onları iten çoğu kez dinsel ya da simgesel güdülenmelerdi. Simgeler her zaman yalnızca dinsel de değildi. Örneğin, Keops piramidi, 146 metrelik yüksekliğiyle aynı zamanda firavunun gücünü de göstermekteydi. Zamanla dinsel simgeler yerlerini kapitalist dünyanın simgelerine bırakacaklardı. 

Gökdelenlerle getirilen çözümler kapitalizmin bir gereksinmesini de karşılıyordu: Beyaz yakalıları topluca bir arada çalıştırmak, aynı iş ortamını, aynı iş araçlarını kullandırmak ve çalışanları bir hiyerarşi içinde denetlemek, kapitalist iş yaşamının gereksinmesiydi. Öte yandan bu yüksek binalar şehir merkezinin yeni kavramına da uygun düşüyordu. 

İstikbal gökdelende mi?
Cinayet mahalli Ali Sami Yen Stadı’nın yerinde yükselen Torunlar İnşaat’a ait rezidans. On işçi, bu binanın 32. katında bindikleri asansörün yere çakılması sonucu hayatını kaybetti.

Modern çağı işaret eden ilk yüksek yapı Eiffel Kulesi’dir. İki yıl, iki ay gibi bir sürede tamamlanan kule, Fransız İhtilali’nin 100. yıldönümü için 1889’da Paris’te açılan Evrensel Sergi’nin simgesel yapısıydı. Ve sergiden sonra yıkılmak üzere yapılmıştı; yıkılmadığı gibi, 300 metrelik yüksekliğiyle uzun yıllar dünyanın en yüksek yapısı olma özelliğini korudu. 

Gökdelenlerin tarihi için başta Chicago ve New York olmak üzere ABD’ye bakmak gerekir. Çeliğin endüstriyel bir şekilde üretilmesi, cam ve betonarmenin, asansörün, öteki kaldırma araçlarının ve su pompalarının gelişmesi, bunlara ek olarak kent merkezlerinde toprağın az ve pahalı olması, insanların yüksek yapı yapma eğilimi ve mühendislerin marifet gösterme hırsıyla birleşince ABD’de gökdelenler yarışı başladı. 

Alışılmışın çok üstünde yüksekliği olan bu yapılara, ABD’de “skyscraper”, Fransa’da “gratte-ciel” deniyordu. Celal Esad Arseven‘in 1944 yılı basımı Fransızca-Türkçe Sanat Lügati “gratte-ciel”in karşılığını şöyle veriyor: “Devbina, gökdam (kırk, elli veya daha fazla katlı binalar) <Âfaka ser çeken>, başı gökde.” Yıllar sonra “gökdelen”de karar kılındı. Bugün genelde, 100 metrenin üzerindeki binalar gökdelen sayılıyor. 

İstikbal gökdelende mi?
Gökdelen yarışı 1910-14 arası, New York’ta yükseklik yarışlarıyla geçti. 1914’ten itibaren, Dünya Savaşı ve onu izleyen ekonomik durgunluk yüzünden bir süre duran yarış, 1920’lerde yeniden başladı. 1940’lara gelindiğinde kent gökdelenlerden oluşan bir silüete kavuşmuştu.

Gökdelenlerin tarihinde Chicago’nun önemli bir yeri vardır. 1871 yangını sonrasında, hızlı nüfus artışıyla birlikte Chicago’da 12, 14, 16 katlı yapılar birbirini izler. O yıllarda özellikle ticari yapılarda kendini gösteren, metal konstrüksiyonu ve modern tekniği mimari yaratmada temel alan bir akım gelişir. Bu akım “Chicago Okulu” (Chicago School) olarak anılır. Genelde işlevi gözeten, çok katlı, dışta iskeleti ortaya koyan, düşeyliği vurgulayan, benzer planlı katlarda tekrarlanan pencereleri aynı olan yapılardır bunlar. Yazık ki o dönem yapılarından birçoğu, yerlerine daha büyüklerinin yapılması için yıkılmıştır. Ancak, Chicago yüksek yapılar geleneğini hep sürdürecektir. 

1900 yılında, ABD’nin en yüksek binası olan, New York’taki Tribune binası daha 79 m. iken, Massachusetts Teknoloji Enstitüsü’nden Désiré Despradelle, Chicago Uluslararası Sergisi için 457 m. yüksekliğinde bir kule öneriyordu. 1956’da ünlü mimar Frank Lloyd Wright da Chicago’da göl kenarında 528 katlı, 1 mil (1609 m.) yüksekliğinde bir gökdelen önerecekti. Bunlar gerçekleşmedi. 

1910-14 arası, New York’ta yükseklik yarışı içinde geçmiştir. 1914’ten itibaren, Dünya Savaşı ve onu izleyen ekonomik durgunluk yüzünden yarış bir süre durmuş, 1920’lerde yeniden başlamıştır. 1928-30 yılları arasında New York’ta 77 katlı, 319 m. yüksekliğindeki Chrysler Binası, 1930-31’de de 102 katlı, 381 metrelik Empire State binası inşa edilmiştir. Çelik taşıyıcılı binanın yapımı yalnızca 18 ay sürmüştür. Bina, dünyanın en yüksek binası unvanını, NY Dünya Ticaret Merkezi ikiz kulelerinin yapımına kadar korudu. 

İstikbal gökdelende mi?
İstikbal gökdelende mi?

Yeni dünyadaki tutku Avrupa’ya da ulaşmakta gecikmez, ancak yaşlı kıta bu konuda tutucudur. Örneğin Paris ilk ciddi gökdelen önerileriyle Le Corbusier‘nin “Plan Voisin”i açıklandığında karşılaşır. Le Corbusier, 1925’te o projesiyle Paris için, eski yapıların yıkılmasıyla açılacak alanda gökdelenler ve geniş yeşil alanlardan oluşan yoğun bir yapılaşma önerir. Neyse ki bu öneri bir ütopya olmanın ötesine geçmez. 

Alman şehirleri de korumacı yaklaşımları nedeniyle gökdelenleşmeye pek sıcak bakmamıştır. 

2. Dünya Savaşı’nda tarihsel dokusu bozulmuş olan Frankfurt’ta birkaç gökdelen yapılmıştır. 

Genelde, şehirlerindeki tarihsel değerlere duyarlı Batı Avrupa gökdelenleşmeye temkinli yaklaşmıştır. Buna karşılık Moskova’da Stalin döneminde 1947-53 arasında yedi yüksek yapı dikilmiştir. Zarafetten uzak piramidal, neoklasik, ağır dış görünümleri hemen tıpatıp aynı olan bu yapılar çok değişik işlevleri barındırmaktadır: üniversite, otel, bakanlık, apartman, yönetim binası gibi… Bu gökdelenler “Yedi Kızkardeşler” olarak anılmaktadır. 

Bu gökdelenlerin bir benzeri de Sovyet işgalindeki Polonya’nın başkenti Varşova’ya Sovyetler Birliği’nin armağanı olarak (bedeli Polonyalılar’a ödetilerek) kültür ve bilim sarayı işleviyle dikilmiştir. Varşovalılar da tıpkı Paris’teki Montparnasse Kulesi yergisinde olduğu gibi Varşova’nın en güzel göründüğü noktanın 231 m’lik bu yapının tepesi olduğunda birleşirler. 

Günümüzde, Avrupa’da da, bir yarış söz konusu olmadan gökdelenlerin sayısı artmaktadır. Özellikle son yıllarda Londra, Barselona, Stockholm, Moskova gibi şehirlerde yeni gökdelenlere tanık oluyoruz. Gökdelenleşme salgınının yeni coğrafyası Uzakdoğu ve Ortadoğu’dur. Salgın, toprak sıkıntısı çeken Hong Kong’la başlayıp Japonya, Güney Kore, Singapur, Endonezya, Malezya, Avustralya’ya, sonra da Ortadoğu’ya yayılmıştır. 

1985’te Tokyo’daki en yüksek yapı 60 katlı Toshiba binasıydı. Daha sonra, trenler ve metroların kesiştiği istasyonundan günde üç milyon kişinin geçtiği Shinjuku bölgesi gökdelenlerle doldu. Japonya’ da gökdelenlere ilişkin olarak alınmış en ilginç karar belki de “Nisshoken” diye anılan, güneş ışığı hakkına ilişkin olanıdır. Yüksek bina, komşularının güneşini kestiği ve düşürdüğü gölgeyle onların daha çok yakıt tüketmesine yol açtığı için, komşu bina sahiplerine inşaat başlangıcında ciddi bir bedel ödemek zorundadır. 

1998’de Mimar Cesar Pelli‘nin tasarımıyla Kuala Lumpur’da (Malezya) yapılmış olan Petronas İkiz Kuleleri 1999-2004 arasında dünyanın en yüksek binalarıydı. Son yıllarda özellikle Şanghay’daki yüksek yapılarıyla Çin de yarışa katılmış bulunuyor. 

İstikbal gökdelende mi?
Güneş ışığını kesme parası Japonya’ da gökdelenlere ilişkin olarak alınmış en ilginç karar belki de “Nisshoken” diye anılan, güneş ışığı hakkına ilişkin olanıdır. Yüksek bina, komşularının güneşini kestiği ve düşürdüğü gölgeyle onların daha çok yakıt tüketmesine yol açtığı için, komşu bina sahiplerine inşaat başlangıcında ciddi bir bedel ödemek zorundadır.

20. yüzyılın sonlarına doğru, gelişmiş ülkelerdeki ekonomik yapının değişmeye başlaması, bilginin ve bilişimin giderek sermayenin ve sanayinin önüne geçmesi, işyeri konseptine de değişiklikler getirmeye başladı. Bilişim devrimi, gökdelen özentisini biraz olsun geri plana itmiş görünüyor. Büro çalışanlarının kent merkezinde pahalı bir yerde tutulmaları düşüncesi giderek değerini yitirdi; sanal iletişim olanakları sayesinde büroların kolay ulaşılabilir, daha ucuz banliyölerde yer alması yeğlenir oldu. Chrysler’in merkezi artık, New York’ta 319 m. yükseklikteki ünlü Chrysler gökdeleninde değil, Detroit’te yeşillikler içinde… Sears Tower’ın sahibi Sears firması da sonunda kendi gökdeleninden ayrılarak Chicago’nun uzak banliyölerinden birine taşındı… Ürettiği bilgi sistemleriyle dünyanın en varsıl şirketlerinden biri haline gelen Microsoft’un merkezi ise Washington Eyaleti’nde Redmond adlı yörede. Binalarının yüksekliği ise yalnızca 20 m. Bu durum karşısında “Gökdelenlerin sonu mu geliyor?” sorusu akla gelebilir. Ancak, hiç sanmıyorum; insanlardaki “büyüklük ve gösteriş” hırsı sönmedikçe yükselme tutkusu sürüp gidecektir. Buna, kent merkezinde yoğunlaşma eğilimi ve arsa azlığı gibi gerekçeleri eklemek gerekir. 

Gökdelenlerin şehirler için sakıncaları (tarihi varlıkları ezme, gölge, rüzgâr, trafik yoğunluğu gibi) ortaya çıktıkça imar planlarının kısıtlamalar getirmesi kaçınılmazdı. Ancak, var olan planları ve bürokratik kısıtlamaları aşıp gerekli izni almak da gökdelen yapmanın ilk aşaması olarak ayrı bir güç ve prestij göstergesi oluyor. 

Strüktür, rüzgâr ve deprem mühendisliğindeki gelişmeler, bu arada, bilgisayarın sunduğu yeni programlar ve yeni hesaplama yöntemleri değişik tasarımlara olanak sağlamaktan geri kalmıyor. Bu olanaklarla yükün daha sağlıklı transferi için daha karmaşık sistemler kullanılabiliyor. Böylece, eski piramidal ya da prizmatik biçimlerin yerine farklı geometrilerle yükselen yepyeni biçimler devreye giriyor. Ayrıca, günümüzde “yeşil gökdelen” arayışlarının sürdüğünü, kendi enerjisini üretirken CO2 salımını ve sera gazı etkilerini azaltan ekolojik çözümler arandığını ve mimari teknolojinin bu doğrultuda geliştirilmesi için araştırmaların yoğunlaştığını da izliyoruz. Ek olarak, özellikle, New York’taki İkiz Kuleler’e 2001’de yapılan saldırılardan sonra güvenlik sorunları da gündemdeki en önemli konulardan biri haline geldi. Mimari açıdan bakıldığında da günümüzde, performansa dayalı tasarım, narinlik, strüktürel ifade, gelişmiş malzeme  teknolojisi, serbest mimari form (heykelsi görünüm) ve yeşil karakter ön plandadır… 

Bugün Dubai’deki Burj Khalifa gökdeleni 828 metrelik yüksekliğiyle dünyanın en yüksek binasıdır; onu, 632 m ile Şanghay Kulesi izliyor. 3. konumda ise Mekke’deki Clock Royal Tower (601 m.) var. F. L. Wright‘ın “1 millik kule” ütopyasına hala ulaşılabilmiş değil. Ancak yeni gelişmelerle onun gerçekleşmesinin uzakta olmadığı görülüyor. 

Bize gelince … Ülkemizde gökdelen sayılabilecek ilk yüksek yapı Ankara’da yapılmış olan Kızılay Emek İşhanı’dır. 1959-65 arasında Mi- mar Enver Tokay tarafından tasarlanan yapı 24 katlı ve 76 m. yüksekliğindedir. Bu yapı, o tarihlerde halk tarafından “Gökdelen” adıyla anıldı. Sonraki örnek İstanbul’daki Odakule oldu. Bu yapılar denendikleri tarihte, Türkiye’de henüz gökdelen yapımına uygun yeterlikte teknoloji ve malzeme yoktu, örneğin, sağlıklı bir giydirme cephe, doğru çözülmüş iklimlendirme sistemleri vb yoktu. Bu ilk denemeleri teknolojinin de gelişmesiyle yüzlercesi izledi. 

İstikbal gökdelende mi?
İstikbal gökdelende mi?
‘Komünizmin mimarı’ Moskova’da Stalin döneminde 1947-53 arasında yedi yüksek yapı dikildi. Zarafetten uzak piramidal, neoklasik, ağır dış görünümleri hemen tıpatıp aynı olan bu yapılar, üniversite, otel, bakanlık, apartman gibi çok değişik amaçlarla kullanıldı. “Yedi Kızkardeşler” olarak anılan bu gökdelenlerden biri Sovyetler Birliği döneminde Dışışleri Bakanlığı ve Dış Ticaret Bakanlığı olarak kullanılan bina (altta). Stalin’i arkasında “Yedi Kızkardeşler” binalarından biriyle resmeden 1952 tarihli afişte, “Büyük Stalin’le gurur duyuyoruz – Komünizmin mimarı” yazıyor (üstte).

Gökdelen, özellikle İstanbul’da öteden beri tartışma konusudur. Sorun, genelde gökdelenin kendisi ya da gökdelen fikri değil, kentsel planlama ve kentsel tasarım açısından nereye yapılacağı konusudur. Bir dünya şehri olan İstanbul’un doğru dürüst bir planı olmadığı, var olanlar da uygulanmadığı için gökdelenler, ilke dışı noktasal kararlarla, ayrıcalıklı plan değişiklikleri ve imar durumlarıyla gelişigüzel yerleştiriliyor. YAPI dergisinin Haziran 1988 sayısına yazdığım “Tutarsızlıklar-Yeni Hong Kong” adlı yazıdan bir alıntıyı buraya aktarmak isterim: 

“İstanbul, gökdelenleşme özgürlüğünü (!) sürdürüyor… ” ” …Hangi kriterlerle yeşil alanlar yapılaştırılıyor? Hangi planlar uygulanıyor? Hangi kriterlerle bunca kata izin verilerek İstanbul’un emsalsiz silueti değiştiriliyor? Bu soruların yanıtlarını bilmiyoruz. Tek bildiğimiz şey; tarihi İstanbul artık tarihe karışıyor.” 

Sorun yalnızca İstanbul’la sınırlı değil. Birçok şehirde kamu arsaları, özelleştirme kapsamında, ayrıcalıklı imar izinleriyle gökdelenleşiyor. Özel girişimciler de bu yarışın gerisinde kalmıyorlar. Şehirler, plan, doğa, tarih, doku, siluet, kimlik, altyapı konuları hiç dikkate alınmaksızın yoğun yapılaşmaya ve gökdelenleşmeye açılıyor. “Avrupa’nın en yüksek gökdelenini yaptık” diye övünenlerin söylemi anlamsızlığını koruyor: Avrupa böyle bir yarış içinde değil ki! 

İstikbal gökdelende mi?

FRANSIZLARIN PİŞMANLIĞI

Paris’in en güzel manzarası burada!

Paris’te uygulanma olanağı bulan ilk gökdelen 1969-1972 arasında yapılan 210 metre yüksekliğindeki Montparnasse Kulesi’dir. Fransızlar Paris’in merkezine bir gökdelen dikmenin pişmanlığını sürekli olarak duyacaklardır. O kadar ki, Paris’in en güzel manzarasının bu kuleden göründüğü söylenecektir; çünkü yalnızca buradan kulenin kendisi manzaraya girmemektedir. Alınan bu dersle, Suriçi Paris’te (bugünkü Boulevard Périphérique’in içi), 1970’ten sonra yüksek bina ya- pımını olanaksız kılacak koşullar getirilmiştir. Böylece Paris’in tarihsel dokusu ve şehir merkezi korunabilmiş, gökdelenleşme olgusu Paris’in dışına taşınmıştır.

İstikbal gökdelende mi?
+ yazıları

Devamını Oku

Son Haberler