İmparatorluklar çağının sonunda, İngiltere-Almanya-Rusya-Fransa arasındaki güç mücadelesi savaşa evrildi. 1905’te başlayan krizler savaşa doğru sertleşirken, hanedanlar politikacılara ve genelkurmaylara teslim oldu. Büyük devletlerin diplomatik-askerî girişimlerinin analizi…

Büyük Savaş’a giden yolda, klişe açıklamaların başında Alman ekonomisinin hızlı gelişmesi ve büyük devletler arasındaki rekabet gelir. Akabinde bunu ispatlayan istatistikler, demir ve kömür üretimi, demiryollarının uzunluğu, vesaire ortaya konulur. Yanlış değildir elbette ama, bunlar sadece arka plan bilgisidir. Konu ekonomi ise, savaşlı çözümler daima daha pahalıdır ve devletler bunu elbette bilir. Buna rağmen savaşa karar verilir, çünkü devletlerin temel bir varlıklarını koruma refleksleri ve üstünlük kurma arzuları vardır.

1900’lerin başlarındaki sömürgeler dünyasında, İngiltere, Fransa ve Rusya dünya yüzölçümünün yarısından fazlasını doğrudan veya dolaylı olarak denetliyordu. Çok dinamik bir kara gücü olarak öne fırlayan ancak sadece birkaç küçük sömürgesi olan Almanya’nın, 20. yüzyılın başında büyük bir donanma inşasına girmesi öncelikle İngiltere’yi son derece tedirgin etti. Almanya, bu ülke entelektüellerinin gözünde düşman konumuna girdi ve çocuk romanlarında bile bu konu işlenmeye başlandı. 1870 savaşında Alzas ve Loren’i Almanya’ya kaptıran Fransa ise rövanş peşindeydi ama bu ülkenin karşısında giderek geride kaldığı için tek başına kazanma şansı olmadığını biliyordu. Rusya’yı ittifaka razı etmek için çok uğraştı ve sonunda başardı. Böylece Üçlü İttifak’ın koşulları oluştu.

Kayzer Wilhelm II, büyük devletler arasındaki dengeleri ustaca gözeterek Almanya’nın siyasal birliğini pekiştiren Bismarck’ı 1890 yılında görevden aldı ve ülkesini felaketli bir yola soktu. Bismarck’ın binbir güçlükle inşa ettiği diplomasi geleneğinin terkedilmesi diğer ülkeleri endişeye ve birleşmeye itti. Tek müttefiki olan Avusturya sayısız sorunla boğuşan ve ömrünün son demlerine gelmiş bir imparatorluktu. Bu devleti oluşturan halklar bağımsızlık için fırsat kolluyordu. Nitekim savaş, kendi Slav halklarını aksi halde denetleyemeyeceğinden korkan Avusturya’nın Sırbistan’a savaş ilan etmesiyle başlayacaktı. Bu, savaşa giden yoldaki altıncı büyük krizdi.

İlk krize Tanca krizi veya Birinci Fas Krizi adı verilir. Kayzer 1905’te Tanca’ya yaptığı ziyarette Fas üzerinde emelleri olan Fransa’nın kararlılığını sınadı. Ancak 1906 Elcezire Konferansı’nda yalnız kaldı.

1908’de Avusturya’nın 30 yıldır işgal ettiği Osmanlı toprağı Bosna-Hersek’i ilhak etmesi üzerine Balkanlar’da büyük emelleri olan Rusya müdahale etmeye çalıştı ama Almanya’nın Avusturya’yı desteklemesi üzerine geri adım attı. Çarlık rejimi henüz Japon Savaşı’ndaki yenilgisinin ve 1905 İhtilali’nin yaralarını sarmakla meşguldü. Ancak bu ikinci krizde geri adım atmasının sıkıntısı, 1914’te savaşa gitmesinin psikolojik nedenlerinden birisi olacaktı.

Üçüncü kriz 1911’de meydana geldi. İkinci Fas Krizi adı verilen bu olayda Alman savaş gemisi Panther, Agadir’de boy gösterdi. Amaç Afrika’da toprak pazarlığı için Fransızlara baskı yapmaktı ama İngiltere buna mahal vermedi. İngilizler, 16. yüzyıldan beri Avrupa’da hakimiyet kurmaya girişen her gücü engellemişlerdi. Şimdi bu politikayı daha güçlü şekilde devam ettireceklerdi.

Paris’e atış müsabakasına
Cepheye giden Alman askerleri, Schlieffen Planı doğrultusunda Fransa’ya saldıracaktı. Vagonların üzerine “Paris’e atış müsabakasına” yazdılar.

1912’de Balkan Savaşı sonunda Sırbistan’ın Arnavutluk’u işgal ederek denize ulaşması, dördüncü krize yol açtı. İtalya ve Avusturya Sırbistan’a geri adım attırdılar ve Rusya Sırbistan için savaşa girmedi. Ama 1914’te iş farklı olacaktı.

1913’te Liman von Sanders’in Osmanlı ordusunda reform için İstanbul’a gelmesi, Boğazlar’ı işgal hazırlıklarına başlamış olan Rusya’nın büyük tepkisiyle karşılaştı. Bu beşinci kriz, Sanders’in 1. Ordu Komutanlığı yerine müfettişliğe getirilmesi gibi sözde bir çözümle atlatıldı.

Altıncı ve son kriz, Sırp komitacılarının Saraybosna’da Arşidük Ferdinand’ı öldürmesi üzerine çıktı.

Balkan Savaşı’nda Sırbistan’ı destekleyip Bulgaristan’ı küstürmüş olan Rusya, şimdi Sırpların arkasında durmadığı taktirde bölgede nüfuzunun kalmayacağından çekindi. Bu arada, Boğazlar’ı işgal hazırlıklarının Türkiye tarafından öğrenilmesi, İstanbul’u Alman nüfuzuna daha fazla itmekteydi. Yunanistan ve Bulgaristan’ın Türkiye’den yeni toprak kazanma peşinde olması ise aynı bölgelerde gözü olan Rusya için büyük bir endişe kaynağı idi. Bu da Sırpları desteklemesi için başka bir nedendi.

Savaşın siyasi koşullarının yanı sıra, seferberlik planları da önem taşımaktadır. Almanya, tarihî korkusu olan iki cepheli bir savaşta ezilmemek için Schlieffen Planı’nı hazırlamıştı. 1905’te dönemin Genelkurmay Başkanı Kont Alfred von Schlieffen tarafından tamamlanan plana göre 39 gün sürecek hızlı bir seferle Fransa yenilgiye uğratılacak, Almanlar bunun ertesinde güçlerini Rusya cephesine kaydıracaklardı. Demiryolu ağı henüz zayıf olan Rusya’nın bu tarihe kadar doğudaki bir örtme kuvvetiyle tutulması, sonra ezilmesi düşünülmüştü. Bu nedenle, seferberliğin ve Belçika üzerinden Paris’e ilerlemenin aşamaları asker trenlerinin hareket saatine kadar planlanmıştı. Ne var ki Belçika tarafsızdı. Alman genelkurmayı bu tarafsızlığı ihlalin pratikte çok önemli olmayacağını düşündü ama yanılıyordu. İngiltere’nin bir an önce savaşa girmesinde bunun büyük bir rolü olacak ve İngiltere’nin alelacele göndereceği ilk seferî kuvvet Schlieffen Planı’nın gecikmesi ve nihai başarısızlığına katkı yapacaktı.

Avrupa’da bir ülke seferberlik ilan edince, diğerleri de otomatik olarak bunu izlemek zorundaydı; çünkü dönemin orduları büyük piyade tümenlerine dayanıyordu. Bu sistemde, geciken ülkenin seferberliği bozulacak ve yenilgisi kaçınılmaz hale gelecekti. Ayrıca, ittifaklardan kaynaklanan yükümlülükler bir ülkede başlayan seferberliğin kıtaya yayılmasını zorunlu hale getirmişti. Yani bir kez seferberlik ilan edildikten sonra zincirleme tepkiler başlıyor, savaştan kaçınma olanağı son derece zor, hatta olanaksız hale geliyordu. Olay tam da böyle gelişti. 1914 Temmuzunun son haftasına kadar, sadece Avusturya ile Sırbistan arasında bir mesele var gibiydi. Sonrasında Sırbistan, Avusturya’nın tehditleri üzerine ayın 25’inde seferberlik ilan etti ve olaylar birdenbire büyük bir hız kazandı. İngiltere savaşı önlemek istiyordu ama 26 Temmuz’da donanmasını hazırlık seviyesine geçirdi. Almanya da savaş filosuna toplanma emri gönderdi. Avusturya 28 Temmuz’da sekiz kolorduyu seferber edince, Rusya 29’unda Sırbistan’ı korumak üzere on iki kolorduyu seferber etti. Avusturya bunun üzerine seferberliğini topyekûn seviyeye çıkarınca, Rusya 30 Temmuz’da tam seferberlik emri verdi. Antlaşmaların gereğini yerine getirmek üzere Almanya Avusturya’nın, Fransa da Rusya’nın yardımına koşmak için seferberlik ilan etti. Sadece tek ülke, Almanya ve Avusturya ile ittifak antlaşması olan İtalya yükümlülükten kaçtı ve bir süre sonra taraf değiştirdi. İtalya 2. Dünya Savaşı’nda da aynı şeyi yapacak ve Alman ittifakından ayrılıp Müttefikler’e yanaşacak, böylece “savaşı asla başladığı tarafta bitirmeyen ülke” unvanını alacaktı.

Bu günlerde, II. Wilhelm ile kuzeni Çar II. Nikolay arasındaki mesajlaşma, dönemin havasını yansıtması açısından ilginçtir. Wilhelm ilk mesajında soruna savaşsız çözüm umduğunu söylerken, çar da ondan Avusturya’yı dizginlemesini istiyordu. Ne var ki ikisi de 28 Temmuz tarihli bu mesajları okurken savaş hazırlıkları başlamış ve işler genelkurmayın eline geçmişti. Ayın 29’unda Wilhelm (kuzenine gönderdiği mesajları “Willy” diye imzalıyor, Çar da bazen Nikolay, bazen “Nicky” imzasıyla yanıtlıyordu ) Rusya’nın itidal göstermesini istiyor, Nikolay ise durumun Lahey’de yapılacak bir konferansta ele alınmasını öneriyordu. Saatler hızla birbirini kovalarken 30 Temmuz günü “Nicky”, beş gün önce Avusturya’nın hazırlıkları nedeniyle karar verdikleri genel seferberliği başlattıklarını bildiriyordu. Bu, savaş anlamına geliyordu.

Almanya, Fransa ve Rusya’ya kabul edilemeyecek şartlar öne sürerek savaşı kaçınılmaz kılmayı amaçlıyor ve Avusturya’yı da perde arkasından sert tutuma itiyordu. Schlieffen Planı’nı uygulamaya karar vermişti ve bunun için kritik son günlerde barış yollarını tıkayacaktı.

31 Temmuz günü Fransa’ya Alman-Rus savaşında tarafsız kalıp kalmayacağı soruluyordu. Gene 31 Temmuz gece yarısı Almanya, Rusya’ya 12 saat içerisinde seferberliği durdurması için ültimatom gönderdi. Bunun iyi niyet taşımadığı açıktı. 1 Ağustos öğle saatlerinde Almanya tam seferberlik ilan etti. “Nicky” sonraki mesajında seferberliği teknik olarak engellemesinin olanaksız olduğunu bildirdi ama Almanya hareket etmezse hücuma geçmeyeceklerine dair şeref sözü verdi. “Willy” ondan askerî tedbirleri durdurmasını isteyince “Nicky”nin son telgrafı durumu anladığını ama Tanrı’nın yardımıyla kan dökülmesini önleyebileceğini umduğunu ifade ediyordu. 1 Ağustos akşamı saat 19.10’da resmî savaş ilanı geldi. “Nicky”nin hayal bile edemeyeceği kadar çok kan dökülecek ve o da ailesiyle birlikte bu kan deryasında yok olacaktı.

Savaşın dumanları dağılmadan Romanov, Hohenzollern, Habsburg, Osmanlı hanedanları da tarihe karışacaktı.

19 yaşındaki tetikçi Arşidük Ferdinand ve hamile karısını vurarak öldüren 19 yaşındaki Gavrilo Princip, suikastten hemen sonra yakalanmıştı. Tetikçinin arkasında ise milliyetçi bir Sırp örgütü vardı.

SAVAŞIN ÇIKIŞINA DAİR FARKLI BİR ANALİZ

3. Balkan Savaşı 1. Dünya Savaşı oldu

Avustralyalı tarihçi Prof. Christopher Clark’ın kitabı, savaşın sorumluluğunu Almanya’ya yükleyen klasik yaklaşımları eleştiriyor.

TUNCAY YILMAZER

Hangi ülkeler 1. Dünya Savaşı’na neden oldu, sorumlular kimdi? Savaşın bitiminden bir yıl sonra imzalanan Versailles Antlaşması, doğal olarak suçlunun savaşı kaybeden Almanya ve müttefikleri olduğunu ilan etmiş, sonraki yıllarda da etkinliğini koruyan bu yaklaşım akademik çevrelerde de genel olarak kabul görmüştü. Kayzer Wilhelm ve generalleri bütün Avrupa’yı kana bulayan bu felaketin baş sorumlularıydılar.

2. Dünya Savaşı’nın yol açtığı korkunç sonuçlar, ilkinin nedenleri ve seyrinin araştırılmasını bir ölçüde maskeledi. 1914-1918 dönemi, Batı cephesinde uzayıp giden çamurlu siperler içerisinde yaşam mücadelesi veren asker imajıyla sembolize edilen bir trajik romantizme indirgendi.

“İngiltere, Rusya ve Fransa pek mi masumdu”nun ötesine geçen belki de ilk sistematik ve kapsamlı eser, 2012 başında Avustralyalı tarihçi Prof. Christopher Clark tarafından kaleme alındı: Sleepwalkers How Europa Went To 1914? (Uyurgezerler-Avrupa 1914’te Savaşa Nasıl Sürüklendi?). Clark’ın kitabı, kendine özgü tezleri ile epey ses getirdi. Eserin en önemli özelliği, savaşın çıkışında Fransa-Almanya-Britanya-Rusya eksenini değil; Sırbistan-Avusturya Macaristan İmparatorluğu arasında özellikle 1908’den sonra giderek gerginleşen, Balkan Savaşlarından sonra zirveye ulaşan anlaşmazlığı temel alması.

Yazara göre, sonradan “Apis” kod adıyla da anılan Dragutin Dimitriyeviç adlı bir Sırp subayın önderliğindeki gizli örgütün 11 Haziran 1903’te yaptığı darbenin Sırbistan’da yol açtığı iktidar değişikliği ve Karayorgeviç hanedanının başa gelmesi; Belgrad’ın Viyana ile olan ilişkilerinde bir dönüm noktası yarattı. Avusturya-Macaristan İmparatorluğu her türlü etnik sorunlarına rağmen istikrarın ve ekonomik zenginliğin adeta sigortası gibiydi. Dönemin büyük güçleri bu devletin güvenlik sorunlarına “İkinci bir hasta adam” yakla- şımıyla yeterince eğilmediler. Sırbistan ile ilgili sorunlarında da yeterince duyarlı davranmadılar. İtalya’nın Trablusgarp işgali sonrası Avrupalı büyük güçlerden tepki görmemesi de, Balkan devletlerini cesaretlendirdi. Balkan Savaşları sonunda topraklarını ikiye katlayan Sırbistan, Viyana için ciddi bir tehdit oldu. Büyük devletler Londra Konferansı sonrasında stabilizasyonu sağlayamadılar.

Apis’in Bosna’daki milliyetçi Sırp terör unsurlarına her türlü desteği sağladığını belirten Clark, Arşidük Franz Ferdinand’a düzenlenecek suikastten Sırp hükümetinin haberinin olduğunu, önlemek için hiçbir şey yapmadığını iddia ediyor. Dolayısıyla Viyana, ültimatomunda haklıydı. Rusya ve Fransa bu krizi bilinçli şekilde yükselttiler.

Almanlar ise Rusların gücünü sınamak istemişlerdi. Fransa Cumhurbaşkanı Poincaré’nin müttefiki Rusya’yı ziyareti sonrasında St. Petersburg’un seferberlik ilanı, krizi savaşa dönüştürdü. Clark’ın özellikle daha önceki tezlerin aksine Sırbistan, Fransa ve Rusya’yı sorumlu tutması;

“3. Balkan Savaşı’nın 1. Dünya Savaşı’na döndüğünü” belirtmesi; Sırp milliyetçiliğine dikkati çekerek 1992’deki Bosna Savaşı ile benzerlikler kurması; Kayser Wilhelm’in savaşın çıkmasında çok etkili olmadığını belgelemesi; Fransızların Almanya’nın muhtemel bir savaşta Belçika üzerinden kendilerine saldıracaklarını (Schlieffen Planı) zaten çok önceden bildiklerini yazması, kitabı ilginç hale getiriyor.

Savaşa en hazır ülke Çarlık Rusyası’ydı

July 1914: Countdown to War (Temmuz 1914: Savaş İçin Gerisayım) kitabının yazarı Koç Üniversitesi Tarih bölümünden Amerikalı tarihçi Sean McMeekin, #tarih’in sorularını cevapladı.

Franz Ferdinand suikastından sonra, bu çatışmanın global bir savaşa dönüşeceğini öngörebilen bir politikacı var mıydı?

Viyana, Berlin, St. Petersburg ve Paris’teki politikacılar Saraybosna suikastından kısa süre sonra, bu olayın bir savaşa yol açacağının farkındaydılar diye düşünüyorum. Durumun ciddiyeti bu başkentlerde neredeyse hemen idrak edildi. Paris ve Londra’da durum biraz daha soyut kalmış olabilir, ancak Avusturya-Macaristan’ın Sırbistan’a yolladığı 23 Temmuz 1914 tarihli ültimatomla, özellikle Londra’da taşlar tam olarak yerine oturdu. O noktada Belgrad dahil olmak üzere bütün başkentlerdeki politikacılar olayın gidişatını açık şekilde görebiliyordu.

Kritik ay
Türkçeye çevrilmeyen July 1914 kitabı, savaştan önceki son ayda Avrupa’da yaşanan siyasi askerî gelişmeleri analiz ediyor.

Avusturya’nın Sırbistan işgali savaşın genişlemesinin asıl sebebi miydi?

Avusturya’nın, Almanların tam desteğiyle Sırbistan’a verdiği ültimatom açık bir şekilde savaş için bahane olarak kullanıldı. Ama bu ne Almanya, ne de Avusturya-Macaristan’ın ültimatomla bir savaş başlatmak istediği anlamına gelmiyor. Berlin ve Viyana’nın istediği senaryo, büyük güçlerin karışmadığı Franz Ferdinand suikastından sonra, bu çatışmanın global bir savaşa dönüşeceğini öngörebilen bir politikacı var mıydı? Viyana, Berlin, St. Petersburg ve Paris’teki politikacılar Saraybosna suikastından kısa süre sonra, bu olayın bir savaşa yol açacağının farkındaydılar diye düşünüyorum. Durumun ciddiyeti bu başkentlerde neredeyse hemen idrak edildi. Paris ve Londra’da durum biraz daha soyut kalmış olabilir, ancak Avusturya-Macaristan’ın Sırbistan’a yolladığı 23 Temmuz 1914 tarihli ültimatomla, özellikle Londra’da taşlar tam olarak yerine oturdu. O noktada Belgrad dahil olmak üzere bütün başkentlerdeki politikacılar olayın gidişatını açık şekilde görebiliyordu.

28 Haziran’da öldürülen Avusturya Macaristan Arşidükü’nün kanlı üniforması bugün Viyana’daki askerî müzede sergileniyor.

Avusturya’nın Sırbistan işgali savaşın genişlemesinin asıl sebebi miydi?

Avusturya’nın, Almanların tam desteğiyle Sırbistan’a verdiği ültimatom açık bir şekilde savaş için bahane olarak kullanıldı. Ama bu ne Almanya, ne de Avusturya-Macaristan’ın ültimatomla bir savaş başlatmak istediği anlamına gelmiyor. Berlin ve Viyana’nın istediği senaryo, büyük güçlerin karışmadığı ve Sırbistan’ı cezalandırmaya yönelik gerçekleştirilecek bir Avusturya saldırısıydı. Rusya’nın ültimatoma karşı, Fransız desteğiyle aldığı seferberlik kararı çatışmanın hızla yayılmasına önayak oldu. Dahası Rusya’nın seferberlik kararı Avusturya Sırbistan’ı işgal etmeden önce alınmıştı (Avusturya-Macaristan 12 Ağustos 1914’e kadar işgale hazır hale gelemedi; Rusya ise seferberlik çalışmalarını 25-26 Temmuz gecesi başlattı ve 30-31 Temmuz gecesi genel seferberlik ilan etti).

1914 Temmuz’unda hangi ülke global ölçekte bir çatışmaya niyetli veya hazırdı?

Şahsen Rusya diyebilirim; ancak bunu Rusya’nın savaşın tek sorumlusu olduğu şeklinde yorumlayamayız. Daha ziyade Rusya, Avusturya-Macaristan’ın ültimatomu sonrası vuku bulabilecek gelişmeler karşısında, Fransa ve Birleşik Krallığı yanına çekerek yerel bir çatışmayı Avrupa’ya taşımayı kendi açısından daha yararlı bir sonuç olarak gördü. Temmuz 1914’te Saraybosna krizi büyük bir hızla ülkeleri savaşa sürüklerken, müttefiklerinin Almanya ve Avusturya-Macaristan’a karşı Rusya ve Sırbistan’ın yanında olacağından emin olmak istediler ki, bu da savaşın evrensel bir boyut kazanmasına yol açtı.

Suat Alper Orhan

İngiliz gönüllüler Savaş kararının ardından askere yazılmak için toplanan İngiliz gönüllüler. Avrupa’da savaş çılgınlığına kapılmamış insan sayısı çok azdı.

ALMANYA VE FRANSA

Milliyetçi damarı kabaran sosyalistler

Almanya’nın Rusya’ya savaş açmasından üç gün sonraydı. 4 Ağustos 1914’te Almanya meclisinde savaş kredileri için yapılan oylama beklenmedik şekilde sonuçlandı. Alman Sosyal Demokrat Partisi (SPD) savaş kredileri lehine oy kullandı. 1912 seçimlerinde %35 oy ile 110 milletvekili olan bu sol partinin ikisi hariç bütün milletvekilleri evet oyu verdiler. O güne kadar üyelerini savaş karşıtlığı temelinde eğitmiş olan partinin genel başkanı Hugo Haase, ülke herhangi bir saldırı altında olmamasına rağmen, “anavatanımızı bizlere ihtiyaç duyduğu bir anda terk etmeyeceğiz” diyerek Kayzer’in takdirini kazanmıştı.

4 Ağustos’ta Reichstag’da bulunan bütün parti temsilcilerini toplayan II. Wilhelm bundan böyle partilerin değil, yalnızca Almanların varolduğunu söylüyordu.

SPD sosyalizmden de vaz geçmiyor, Rusya’da yarı feodal çarlığın devrilmesinin ve Alman emperyalizminin zaferinin “bir ilerleme olacağını” belirtiyordu.

Fransa’da ise 31 Temmuz’da bir suikaste uğrayan Jean Jaurès’in ölümüyle savaş karşıtı hareket sanki son bulmuştu. Genel seferberlik ilan edildiğinde davete icabet etmeyenlerin oranı % 1,5 gibi oldukça düşük bir oranda kaldı.

Bir kez daha milliyetçiliğin en güçlü duygu olduğu ve yarım kalmış hülyaların ardından toplumun bütün kesimlerinin savaşçı ruhun esiri haline geldiği görülecekti.