Osmanlı-İslâm dünyasında çocuk, Ortaçağ’daki Batılı muadillerinin aksine masum ve günahsız görülüyordu. Dualarının kabul olacağına inanılan çocukların bir tür kutsiyeti vardı ve iyi bir ahlakla yetiştirilmeleri gerekirdi. Oyunları, eğitimleri ve işgücü olarak gizli varlıklarıyla çocuklar, ne yazık ki Osmanlı minyatür sanatçılarının nadiren dikkatini çekebildi.

Âşık Paşa “Yokdur anda ölüm endişesi / Dün ü gündüz oynamakdur pişesi (işi)” dediği Garibnâme’sinde (14. yüzyıl), çocukluğu bu sözlerle, neredeyse gizli bir özlemle anlatır. Osmanlı dünyasında çocuklara yönelik pek fazla eğlenceli kitap yoktu. Onların yetiştirilmesine dair ahlak kitaplarının en ünlüleriyse, aslında kendi oğullarına hitap eden Nâbî ve Sünbülzâde Vehbî tarafından 18. ve 19. yüzyıllarda yazılmıştır (Hayriyye, Lutfiyye).

Osmanlı ahlak kitapları genellikle Osmanlı elitine hitap ettikleri için bir hayli seçkinciydi. 16. yüzyılda Kınalızâde, çocukların mektebe verilmesini eleştirir; 17. yüzyılda çocuğun “aşağılık yapıda olanlarla” aynı ortama sokulmasını tenkit eden metinler türer. Aynı asırda Karaçelebizâde, çocukların büyüklerine karşı tam bir itaatle yetiştirilmesini önerecektir. Ona göre çocuk söz verilmeden konuşmamalı ve lafı kısa tutmalıdır. Üstelik çocuğa -köle kullanmayı öğrenmesi için- köle gibi muamele edilmelidir. Hata yaptığında uyarmak, son çare olarak da “makul ölçülerde” dövmek genelde onanan bir terbiye yoludur; ancak dövülen çocuğun yalancı, utanmaz ve küstah olabileceği de kabul edilir. Bu sert yaklaşım, çocuk oyunlarına da kısıtlama getirmiştir.

Surete karşı çekingen olan Müslüman yaklaşımı sebebiyle, Osmanlı çocuğu büyük ihtimal, bebek ve hayvan oyuncaklarıyla da oynayamıyordu. Bunun yerine, Evliya Çelebi’nin 17. yüzyılda varlığından söz ettiği Eyüp oyuncakçıları, 20. yüzyıla dek şakşak, hacıyatmaz, canbaz, dönme dolap, ipli ok, aynalı beşik, tahta kılıç, kamış tüfek, fırıldak, topaç, araba, testi gibi oyuncaklar üretmişti. Gece yolda yürüyenlerin fenerlerini kapmak gibi muzır oyunlar yanında körebe, esir almaca, topaç çevirme, uzuneşek, pilav pişti, köşe kapmaca gibi masumane oyunlar da vardı. Bazen çocuklar, küfürlü Karagöz oyunlarını bile izleyebiliyordu. Osmanlı dünyasının görsel tarihçileri nakkaşlar, ne yazık ki bu küçük insanları nadiren gördü.

Ulu orta sünnet

Osmanlı padişahı, kendini bütün reayanın babası sayar. 1582 ve 1720’de yapılan, görsel açıdan mükemmelen belgelenmiş şehzâde sünnetlerinde, padişahlar yüzlerce yoksul çocuğu giydirip sünnet ettirdi, devasa ağaçları andıran şeker-heykeller çocukların ziyafetine sunuldu. Burada biraz travmatik bir şekilde Sultan III. Murad’ın ve ahalinin huzurunda ayaküstü sünnet edilen reaya çocukları görülüyor (Şehinşahnâme-i Murad-ı Sâlis, TSMK, B. 200).

Gösterişli şehzâdeler

Padişah bu toplu sünnet şenliklerini kendi evladı münasebetiyle düzenletirdi ve hiç şaşırtıcı olmayan bir biçimde şehzâdelerin giyim-kuşamları ve sünnet edildikleri ortam, reaya çocuklarınınkinden oldukça farklıydı (Levnî, Vehbî Surnâmesi’nden detay, TSMK, A. 3593)

Gösterici kız

1720 şenliklerinde, gösteri ekibinin yamaklarından 8 yaşında bir kız sahneye çıktı ve Sadrazam Damat İbrahim Paşa’nın önünde hünerlerini sergiledi. Bu çocuk, yetişkinlere ait çeşitli iş alanlarında varlık gösteren binlerce çocuk arasından yalnızca bir örnek. Sadrazamın hoşnutsuz bir el hareketi yaptığı bu minyatürde, Levnî bize kız çocuklarının böyle işlerle uğraşmasından hoşnut olunmadığını ima ediyor olabilir. Hakikaten Osmanlı dünyasında kız çocuğunun temel dinî bilgiler ve ev işlerini bilmesi yeterli görülüyor, evlenme çağına gelir gelmez başgöz edilmesi yeğleniyordu (Levnî, Vehbî Surnâmesi).

Topaçlı çocuk ve yaramaz okurlar

1582 şenliklerinde halktan bir çocuk oyuncağıyla belgeleniyor, koyunların ağız bölgelerine yapılan karalamalar saraylı birkaç haşarı okuru akla getiriyor. Şehzâdelerin bile dövülebildiği hikâyeler barındıran Osmanlı eğitim anlatısına bakılırsa, bu pahalı kitaba yapılanlar birilerinin canını yakmış olabilir (Osman, İntizâmî Surnâmesi, TSMK, H. 1344).

Atlıkarınca

Surnâme’de İntizâmî, yaşlılarıyla birlikte gelen mızrakçıların taşıdığı tahtın içinden atlıkarınca çıktığını söylüyor. Osman, padişahın huzurunda eğlenen gençleri betimliyor (Osman, İntizâmî Surnâmesi).

Sakal çekiştiren çocuk 1720 sünnet şenliğinin Haliç’teki kayıklı gösterilerinde bir çocuk, muhtemelen babası olan adamın sakalını çekiştirmekte. Nakkaş İbrahim’in betimlediği yüzdeki sükûnet, Hz. Peygamber’den öğrenilmiş bir tür müsamaha hâlini yansıtıyor (İbrahim, Vehbî Surnâmesi’nden detay, TSMK, A. 3594).