Tuz sadece insanların değil, hayvan ve bitkilerin de beslenmesinde önemli. Endüstride, tıpta ve diğer alanlarda 14 bin değişik kullanım alanı olan tuz, aynı zamanda en yaygın kullanılan gıda koruyucusu da olduğundan, tarihte hep önemli bir yere sahip. Bazı kültürlerin tuza sihirli güçler yakıştırmalarının nedeni de bu olsa gerek.

Bu görsel boş bir alt niteliğe sahip; dosya adı image-155.jpg

Kızlarının sevgisini test etmek isteyen kralın öyküsünü bilirsiniz; en küçük kızı “seni tuz kadar seviyorum babacığım” deyince kral onu cezalandırmıştı. Ama aslında prensesin bildiği bir şey vardı: Bedenimizin her hücresinde tuz bulunur; tüm beden sıvılarımız tuzludur ve bedeni­mizde 250 gram civarında tuz vardır. Sodyum, beyin ile beden arasındaki tüm sinyallerin ta­şınmasında rol oynar.

Yeraltında ve yerüstünde kurumuş eski denizlerin ka­lıntılarından, denizler ve ok­yanuslardan elde edilen tuz bazen para yerine kullanılmış, üretimi kapitülasyonlara ko­nu olmuş, tuz hakları yüzün­den çok zenginleşen sınıflarla diğerleri arasında çekişmeler, gümrük anlaşmaları, ülkelera­rası tuz savaşları yaşanmış. Bu kadar bol bulunan bir madde, tarihin erken dönemlerinde hasat zorluğu nedeniyle epey zenginlik ve siyasal kargaşa yaratmış.

En başa dönersek… Av­cı-toplayıcı insanlar tuz peşin­de yolları aşındıran otçulların izini sürerlerdi. Avladıkları hayvanların etinden, bedenin ihtiyacı için yeterli tuz alabi­len insanoğlu, yerleşik tarıma geçince tuza ayrıca gereksi­nim doğdu.

Tuz vergisi Paris sokaklarında yüksek tuz vergisi “gabelle” ödeyen tüccarlar, 14. yüzyıl

MÖ 4700’lerde Bulgaris­tan’ın Provadia bölgesinde zengin bir köy olan Solnitsa­ta’nın Avrupa’nın en eski tuz yataklarından biri olduğu söy­lenmektedir. Asya’da ise da­ha eskilerde, MÖ 6000’lerde Yuncheng Gölü etrafında tuz üretildiğini görüyoruz. Bu dö­nemlerde tuzun en çok balık tuzlamakta kullanıldığı düşü­nülüyor.

Çin’in toplumsal ve kültü­rel yaşamında tuz, hayatın ye­di temel gereksiniminden biri olarak çok önemsenmiş. Çin mutfağında “tuzlu” lezzetler kozmolojik temeli oluşturan beş ana lezzetten biri. Song Yingxing 17. yüzyılda “İnsan koca bir yıl tatlı, acı, yakıcı ve­ya ekşi lezzetlerden uzak kalsa kendini kötü hissetmez ama 15 gün tuzsuz kalsın, bir pilici bile yolamaz hale gelir” diye yazmış.

Antik Mısırlılar da tuzu çe­şitli şekillerde kullanıp tica­retini yapmışlar; Fenikeliler’e MÖ 2800’lerde tuzlanmış balık satmışlar; onlar da bu balıkla­rı Akdeniz çevresinde pazar­lamışlar. Fenikelilerin ayrıca Kuzey Afrika’daki tuz yatakla­rını işlettiklerini ve ticaretini yaptıklarını görüyoruz. Hero­dot, Libya çöllerindeki zen­gin tuz yataklarından denize uzanan bir kervan yolundan ve 40 bin develik tuz taşıyan ker­vanlardan bahseder. Tuz o ka­dar değerlidir ki, ağırlığına eşit miktarda altınla değiştirilmek­tedir. O dönemlerde Etiyopya topraklarında ve Afrika’nın ba­zı yerlerinde ticaret “amoles” ismi verilen ufak tuz blokları ile yapılmaktaydı.

Roma İmparatorluğu dö­neminde de tuz ticareti çok önemliydi. Tiber nehrinin ağzındaki tuzlalarda üretim yapılırdı. Daha sonra üretim daha içerdeki Ostia’ya kayın­ca “Via Salaria”, yani Tuz Yolu kurularak limanlarla bir bağ­lantı tesis edildi. MÖ 6. yüz­yılda bile Romalı siyasetçiler halkın desteğine gereksinim duydukları zaman tuzu ucuz­latıp, savaş zamanı vergile­ri arttırmışlar. Roma lejyo­nerlerinin maaşları da bazen tuz, yani “salarium argentum” ile ödenirmiş. Roma ve Yu­nanlılar’ın aynı zamanda esir alım-satımında kimi zaman para yerine tuz kullandıkları da biliniyor.

1893’ te Kuzey Arizona’da 285 ton tuz çıkarılan bir madende çalışan işçiler.

Tuz üzerindeki vergiler ba­zen hükümdarları kuvvetlen­dirmiş, bazen de eritip yoket­miş. Yüzyıllar boyu kraliyet de­polarından tuz alan Fransızlar, XVI. Louis döneminin yüksek tuz vergisi olan “gabelle” yü­zünden başkaldırmışlar ve bu hadiseyle Fransız Devrimi’nin kıvılcımını çakmışlardı. Aynen Mahatma Gandhi’nin yüksek tuz vergileri nedeniyle 1930’da başlattığı toplu yürüyüş eyle­minde olduğu gibi…

Sağlık için bu kadar önem­li olan tuza neredeyse her kül­türde kutsallık atfedilmiştir. Romalıların sağlık tanrısı Sa­lus’un adı ile tuz sözcüğü ya­kından ilişkilidir. Roma’da be­bekler, sekiz günlükken dudak­larına tuz taneleri sürülerek kutsanırlardı. Yahudilerde tuz kalıcılığın ve Tanrı ile İsrailo­ğullarının arasındaki anlaşma­nın sembolüdür. Eski Ahit’te Lut’un eşi sözünden dönüp de gözucu ile yanan Sodom ken­tine bakınca bir tuz sütununa dönüşüverir. Matta Hz. İsa’ya “Yeryüzünün tuzu sizsiniz. Ama tuz tadını yitirirse, bir daha ona nasıl tuz tadı verile­bilir? Artık dışarı atılıp aya­kaltında çiğnenmekten başka işe yaramaz” diyerek onun in­sanlığı temizleyip, kötülükler­den arındıran bilgeliğine işaret etmiş.

Günümüzde tuz çok bol üretildiği için ucuzlamış; çoğu kez farklı kimyasallar ve doğal olmayan maddelerle karışık şekilde pazarlandığından, eski zamanlardaki lezzetini yitirip madenî, acımtırak ve doğal ta­dından çok daha tuzlu bir hal almıştır. Bu nedenle tıp çevre­lerinde fazlasının sağlık açı­sından zararlı olduğuna inanıl­maktadır. Paketli gıdaların ço­ğu, yediğimiz gündelik ekmek bile fazla miktarda rafine tuz içermekte, tuz tüketimimizi azaltmamız gerektiği öneril­mektedir. Şimdilerde yeniden rafine olmayan tuz kaynak­larına rağbet edilmeye başlanması bir te­sadüf olma­sa gerek. Abart­madan yiyelim ki, tadı­mız-tuzu­muz hep ye­rinde olsun.