İngiliz yazar Daniel Defoe Veba Yılı Günlüğü’nde (1722) gerçek bir olayı, 1665 Londra veba salgınını bir roman tadıyla anlatır. Fransız yazar Albert Camus de Veba’da Cezayir’in Oran kentinde 1940’larda yaşanan kurgusal bir salgını romanlaştırır. Sayısız insan bu kitapları herhangi bir hapsolma-kuşatılma durumunun, yokolma tehdidinin temsili olarak okumuştur. Günümüzdeki COVID-19 salgınının ortaya koyduklarıyla şaşırtıcı benzerlikler…

İkinci veba pandemisi Batı dünyasını Ortaçağ’ın sonlarında vurur ve artçı salgınlarla birkaç yüzyıl devam eder. Hayatın, dolayısıyla edebiyatın bir parçası olur. İlgisiz metinlerin içinde aniden karşımıza çıkar. Boccaccio’nun Decameron’unda 10 kişi Floransa’da veba salgını nedeniyle bir eve kapanır, birbirlerine öyküler anlatırlar. Shakespeare’in Romeo ve Juliet’inde iki âşık haber taşıyan ulağın yolda karantinaya alınması yüzünden ölüme sürüklenir.

Doğrudan salgını konu edinmiş yazarlar da vardır. Bunların içinde iki başyapıt öne çıkar: İngiliz yazar Daniel Defoe’nun 1722 tarihli Veba Yılı Günlüğü (A Journal of the Plague Year) ve Fransız yazar Albert Camus’nün 1947 tarihli Veba’sı (La Peste).    

İki yazar da salgınlara takıntılı bir ilgi duyarlar. Daniel Defoe 1722’de vebayla ilgili iki kitap yayımlar: Veba Yıllığı Günlüğü ve daha az bilinen Veba İçin Gerekli Hazırlıklar (Due Preparations for the Plague). Albert Camus ise 1947’de Veba’yı yayımladıktan 1 yıl sonra Kuşatma (L’État de Siège) adlı oyununda veba korkusunun tuzağındaki bir başka kenti gündeme getirir.

Yaşlı Brueghel’in ünlü resmi “Ölümün Zaferi”, 16 yüzyıldaki Veba salgınını canlandırıyor.

Bu takıntının nedenleri vardır. Daniel Defoe 1720 Marsilya veba salgınıyla ilgili haberlerden çok etkilenir, kendisi beş yaşındayken Londra’da patlak veren 1665 veba salgınını hatırlar. Bugün bizim yaptığımız gibi, dünya bir salgının avucuna düşmüşken geçmişteki afetlere bakmak ister. Albert Camus ise Fransız sömürgesi Cezayir’de, Oran kentinde doğmuştur. Burada 20. yüzyılda sık sık kolera ve tifüs salgınları patlak verir. Camus 1940-41’de tam da Oran’dayken kentte bir kolera salgını birkaç bin kişinin ölümüne neden olur.

Okurlar bu kitaplarda anlatılan salgınları bir çeşit metafor olarak görmüştür. Dehşet, çaresizlik ve kötülüğün pençesine düşmüş birer kent distopyası okuduklarını düşünürler. Zaten Albert Camus kitabının başına Daniel Defoe’nun Robinson Crusoe romanından şu alıntıyı koymuştur: “Gerçekten varolan herhangi bir şeyi varolmayan bir şeyle temsil etmek ne kadar mantıklıysa, bir hapsolma şeklini de bir başkasıyla temsil etmek o kadar mantıklıdır”.

Bu alıntı iki veba yazarı arasındaki bağlantıyı da gösterir. Albert Camus herhalde Veba Yılı Günlüğü’nü okumuştur; Daniel Defoe’nun gözde temalarından biri olan hapsedilme korkusu ve kurtulma arzusunu gayet iyi bilir. Camus için salgın bir metafordur. Fransa’nın 1940-1944 arasında Nazi işgali sırasında yaşadığı hapis, iç sürgün ve korku ortamını bir veba salgını yaşayan Oran’a taşır. Bu nedenle kimse Veba’yı tam da bahsettiği konuyu yani salgını anlatan bir metin olarak okumaz. Camus’nün kendisi de, Roland Barthes’ın romana yönelik eleştirilerini cevaplarken vebanın bir metafor olduğunu açıkça belirtmiştir: “Veba’nın birçok açıdan okunmasını istedim ama bariz içeriği, Nazizme karşı Avrupa direnişiydi”.   

Daniel Defoe, Londra’da veba salgını başladığında 5 yaşındaydı ve ailesiyle şehir dışına kaçmışlardı.

Daniel Defoe’nun Veba Yılı Günlüğü ise yıllarca herhangi bir kaba sığdırılamaz. Nedir bu metin? Tarihî bir roman mı? Geçmişe dönük uzun bir röportaj mı? Bir tarih araştırması mı? Ele alınan konu yani 1665 Londra veba salgını gerçek bir olay olduğu, Defoe’nun metni belgelere dayalı rakam ve istatistiklerle dolup taştığı halde, kitaba bir ara “roman” denilmesi uygun görülür. Yazar insan duygularını öyle bir güçle aktarır ki tarih veya gazetecilik kalıplarına sığmaz. Zaten Daniel Defoe istemeden romancı olmuş bir tür gazetecidir. En ünlü iki romanı Robinson Crusoe ile Moll Flanders’ın bile birer röportaj olduğuna inandırmak istemiştir okurlarını. Otomatik Portakal’ın yazarı Anthony Burgess, onun için “İngiliz edebiyatının en büyük yalancısı” demiştir.

Her iki kitabın kendilerinden birinci tekil şahısla sözeden birer anlatıcısı vardır. Veba’nın en son sayfasında bu anlatıcının aynı zamanda romanın kahramanı Doktor Bernard Rieux olduğu açıklanır. Veba Yıllığı Günlüğü’nün anlatıcısı ise Londralı bir saraçtır (at koşumları yapan bir zanaatkâr). Kitabın en son satırında adının H. F. olduğunu öğreniriz. Bu iki anlatıcı bizi korku dolu iki şehirde ev ev, sokak sokak dolaştırır.

Albert Camus ise vebayı Nazi işgali sırasında yaşadığı hapis deneyimini anlatmak için bir metafor olarak kullandı. Yazar, romanının geçtiği Cezayir Oran’da.

TEHLİKEYE UYANMA

Herkes vebanın sona erdiğini biliyor; ölüler hariç

Bir salgın patlak verdiğinde hekimlerden devletin tepesine kadar yetkililer hem geç kalmaktan hem erken davranmaktan korkarlar. Davranış bilimcilerin “taraflı doğrulama” dedikleri eğilimi benimser, yani istedikleri senaryoya inanmayı tercih ederler. Veba romanında iki hekim arasındaki şu konuşmaya kulak verelim:

“…

– Aslında ne olduğunu biliyorsunuz değil mi Rieux?

– Analizlerin sonucunu bekliyorum.

– Ben biliyorum. Analize filan ihtiyacım yok. Bir meslektaşın dediği gibi: ‘Mümkün değil, herkes bunun Batı’da yok olduğunu biliyor’. Evet, herkes biliyor, ölüler hariç. Hadi Rieux, ne olduğunu siz de benim kadar biliyorsunuz…

‘Evet’ dedi Rieux. ‘İnanılır gibi değil. Ama galiba veba’…”

Veba Yılı Günlüğü’nde, Londralılar Hollanda ile iş yapan tüccarların mektuplarından salgının orayı kasıp kavurduğunu öğrenirler, söylentiler kulaktan kulağa yayılır:

“Hükümetin ne olup bittiğini iyi bildiği anlaşılıyordu, salgının buraya sıçramasını önlemek için yapılması gerekenlere dair bazı toplantılar yapılmıştı ama bütün bunlar çok gizli tutulmuştu”. Az sonra fakir dış mahallelerde veba ölümleri başladığı halde, Londra’nın kalbinde yani sur içindeki City’de herkes rahattır, kaygılanmaz. Bir süre sonra, daha yetkililer bir tedbire başvurmadan zenginler şehri terketmeye başlar: “Sokaklar eşyalar, kadınlar, çocuklarla dolu arabalardan görülmez oldu. Korkunç, acı bir manzaraydı bu. Belediye başkanının kapısına ulaşmak mümkün değildi, geçiş izni ve sağlık sertifikası almak için herkes birbirini çiğniyordu, bunlar olmadan şehir dışında yolculuk etmek, bir handa gecelemek mümkün değildi. Belediye başkanı bir süre zorluk çıkarmadan başvuran herkese sertifika dağıttı”. 


RAKAMLARIN ANLAMSIZLIĞI

İstatistik tartışmaları ve gerçek sayıların gizlenmesi

Bir salgın, rakamlar, tablolar ve grafiklerle belgelenir. Herkes resmî açıklamaları endişeyle bekler ama bir yandan da hasta ve ölü sayıları giderek anlamsızlaşır. Veba Yılı Günlüğü’nde anlatıcı H. F. durmadan haftalık “ölüm raporları”nı (Bills of Mortality) izler. Bunlar, Londra’da her mahalle kilisesinin kayda geçirdiği ölü sayısını ve ölüm nedenini belirten listelerdir. Kitap, mahalle mahalle karşılaştırmalı ölüm tablolarıyla doludur. H. F.’nin takıntısı bugün bizim istatistikleri izleyişimizi andırır:

“Sonraki liste 23 Mayıs-30 Mayıs haftasına aitti, burada vebadan ölüm rakamı 17’ydi ama St. Giles mahallesindeki definler 53’e çıkmıştı, korkunç bir sayı! Bunlardan 9’unun vebadan öldüğü belirtilmişti. Ama araştırma yapılınca bu mahallede aslında vebadan ölen 20 kişinin daha olduğu öğrenildi, bir bölümünün lekelihummadan öldüğü yazılmış, diğerlerinin ise ölüm nedeni saklanmıştı”.

Veba Yıllığı Günlüğü’nün ilk baskısında kitap “salgın sırasında Londra’da bulunan bir kişinin daha önce bilinmeyen günlüğü” olarak lanse edildi. Defoe anlatıcı olarak amcası saraç Henry Foe’nun baş harflerini (H.F.) kullandı.
Londra’nın mahalle kiliseleri kendi bölgelerindeki ölüleri “bill of mortality” denilen haftalık listelere kaydederdi. Defoe’nun en önem verdiği kaynak buydu.

Veba’da Doktor Rieux, 543’te Kostantiniyye’yi (İstanbul) sarsan ilk büyük pandemiyi hatırlar. Procopius, o sırada İstanbul’da 1 günde 10 bin kişinin öldüğünü yazmıştır. “On bin ölü, büyük bir sinemanın alabileceği seyircinin beş katı eder” diye düşünür Rieux. “Beş sinemadan dağılan insanları toplayıp şehrin meydanına götürün ve neye benzediği anlaşılsın diye hepsini öldürün. En azından bu isimsiz kalabalığa bir yüz verebiliriz o zaman. Ama tabii, böyle bir şey yapmak mümkün değil, zaten kim on bin yüzü tanıyabilir ki?”

EV HAPSİ

Ne kadar kapatılmış ev varsa o kadar hapishane vardı

Veba Yılı Günlüğü’nün anlatıcısı, Londra’da Haziran 1665’te belediye başkanı ve ihtiyarlar heyetinin veba görülen evlerin karantinaya alınması kararından söz ederken “veba tarihinin bu bölümü çok acıklı; ama en feci hikayenin de anlatılması gerekir” der. Bu önlemin Bishopgate, Aldgate, Whitechappel gibi yoksul mahallelerde hastalığın yayılmasını durdurduğunu kabul eder ama ailelerin vebaya yakalanmış yakınlarıyla birlikte hapsedilmesi ona korkunç gelir. Belediye başkanı, kapısına kırmızı haç işareti konularak karantinaya alınan her evin önüne gece gündüz iki bekçi yerleştirmiştir. Aileler bu bekçileri aldatıp evden kaçmak için çare arar. 18 bekçi, kapısında bekledikleri insanlar tarafından öldürülür. Daha kurnaz yöntemlere başvuranlar da vardır. H. F.’nin aktardığı bir hikayede, evdeki vebalı hizmetçi yüzünden kapatılan bir aile, bekçiyi eczaneye yollamış, o gittikten sonra da kaçmıştır. Şöyle der H. F.: “Şehirde kapatılmış ne kadar ev varsa o kadar da hapishane vardı; hapsedilmiş insanların -bir suç da işlememiş olduklarından- buna tahammül etmeleri imkansızdı”.

Salgının hüküm sürdüğü Oran’da da evler kapatılır. Üstelik karantina, “şehrin üzerinde bir devrim rüzgarı estirir, şiddet sahnelerine yol açar”. Şehrin giriş çıkışını kapatan askerlere saldırılar düzenlenir, evler yakılıp yağmalanır, bir-iki kişinin idamı etkisiz kalır: “Bütün şehir sakinlerini etkileyen tek önlem sokağa çıkma yasağının ilanı olur. Saat 11’den sonra zifiri karanlığa gömülen şehir taş kesilir”. Londra’da da kendisini iki hafta boyunca evine kapatan H. F. sonunda dışarı çıkar ama, eskiden kalabalıklarla dolu sokakların boşluğu yüzünden başı döner, yolunu kaybeder.

Londra’da 1665 veba salgınında karantinaya alınan evlere kırmızı haç işareti yapılıyordu.

ÖLÜLERİN GÖMÜLMESİ

Sonuçta bu çukurlar insanlığın toplu mezarıydı

Azrail’in arabacıları Londra veba salgınında sokaktan geçen arabacılar “Ölülerinizi getirin!” diye bağırır, topladıkları cesetleri açılmış derin çukurlara gömerlerdi.

Londra’da veba zirveye ulaştığında tabut kalmadığından, ölenler el arabalarıyla taşınarak açılmış çukurlara rastgele fırlatılır. Bir keresinde H. F. karısını ve çocuklarını taşıyan arabanın peşinden çukura kadar koşarak feryat figan ağlamaya, bağırmaya başlayan bir adam görür: “Ölü arabasında kimisi çarşafa kimisi kilime sarılı 16-17 ceset vardı, bazılarının üstündeki örtüler arabanın sarsıntısıyla yolda düşmüştü. Çukura atıldıklarında tamamen çıplaktılar ama umurlarında bile değildi, çünkü sonuçta burası ‘İnsanlığın Toplu Mezarı’ydı”. Bu arada H. F. kara mizah diyebileceğimiz sahneler aktarır: İçip içip sızmış bir gaydacı yanlışlıkla ölü arabasına atılır, tam çukura fırlatılacakken ayılır: “Ölmedim ama değil mi?” diye sorar. Önce çok korkan arabacılar, bu felaketin ortasında ister istemez gülmeye başlar.

Oran’da da tabut kalmaz, ölüleri şehir dışına taşıma işi tramvaylara düşer: “Kentliler bunun ne olduğunu sonunda öğrendiler. Kıyı şeridine geçişi yasaklayan polislere rağmen sık sık, grup halinde dalgalara doğru inen kayalıklara tırmanmayı ve tramvaylar geçerken arabalara çiçekler atmayı başardılar. Yaz gecesinde çiçek ve ölülerle yüklü araçların sarsıla sarsıla gittiği duyuluyordu”.

HALK TIBBI

Vebaya karşı nane pastilleri, benzeri görülmemiş şuruplar

Bir enfeksiyon hastalığı başladığında, halk hemen buna yakalanmayı önleyecek mucizevi ilacın peşine düşer. Günümüzün “sumak suyu” gibi tedaviler 17. yüzyıl Londra’sında çoktur. Sokaklara yapıştırılmış afişler H. F.’nin dikkatini çeker: “Vebaya karşı ŞAŞMAZ haplar; BENZERİ GÖRÜLMEMİŞ veba önleyici şurup; TEK HAKİKİ veba-suyu; Havanın bozulmasını önleyen MUHTEŞEM ilaç…” Bunlar o kadar çoktur ki H. F. hepsini yazsa bir kitap dolduracağını söyler. Kendi ceplerini doldurmak için halkı aldatanlara olduğu kadar bunların tuzağına düşenlere de ateş püskürür: “O kadar akıllarını kaybetmişlerdi ki, bu tür hapları, merhemleri, şurupları stoklarken sadece paralarını harcamakla kalmayıp bir de kendi kendilerini zehirliyorlardı”. 20. yüzyılda da mucize arayışı bitmez. Veba’da her gün gözlemlerini kayda geçiren roman kahramanlarından Tarrou, eczanelerde naneli pastillerin tükendiğini farkeder; çünkü birçok insan bulaşma tehlikesine karşı kendisini korumak için bunları çiğnemektedir.

Veba Yılı Günlüğü’nde halk arasında özellikle sarmısak, sirke ve tütünün enfeksiyonu önlediği söylentisi yaygındır. H. F. çok şanslı bir çiftten sözeder. Erkek durmadan sarmısak ve tütün çiğnemekte, hastabakıcı olan karısı ise her tarafına sirke püskürtüp ağzını da sirkeli bir bezle kapatmaktadır. Bu sayede hiç maske takmadıkları halde salgını sağ salim atlatırlar.

DOKTORLARIN ÇARESİZLİĞİ

Hekimler ağızlarında maskelerle düşüp ölüyordu

Londra’da 17. yüzyılda hekimlerin vebaya karşı yapabileceği fazla bir şey yoktur; hastaların boyun, kasık ve koltukaltlarında çıkan ve taş gibi sertleşen veba hıyarcıklarını keserek enfeksiyonu boşaltmaya çalışırlar ama fazla başarılı olamazlar. H. F. bu hekimlerin “başkalarının hayatını kurtarmak için insanlığın hizmetinde kendilerini feda etmeleri”ni övgüyle karşılar. Ama “… insanın gücü afallayıp kalmış, sona ermişti” diye ekler: “Veba bütün ilaçlara meydan okuyordu; hekimler bile ağızlarında maskeleriyle yakalanıyordu; başkalarına ne yapmaları gerektiğini anlatmaya, reçete yazmaya gidenler hıyarcıklara bürünüyor ve nasıl mücadele edileceğini öğretecekleri düşmana yeniliyor, düşüp ölüyorlardı”.

Camus’nün romanında, 20. yüzyılda fazla değişen bir şey yoktur. Oran’da Dr. Rieux de aynı çaresizlik içindedir: “Sonunu göremediği bir dönem boyunca kendi rolünün artık insanları iyileştirmek olmadığını biliyordu. Onun rolü tanı koymaktı. Keşfetmek, görmek, tanımlamak, kaydetmek. Kadınlar onu bileğinden tutup yalvarıyorlardı: ‘Doktor, onu yaşatın!’ Ama o yaşatmak için orada değildi, tecrit emri vermek için oradaydı”.

SALGININ SONU

Mikrop hiçbir zaman ölmez, sadece uykuya dalar

Öncekiler gibi Londra ve Oran’daki salgınlar da gün gelir, alınan önlemlerden çok, veba bakterisinin gücünü kaybetmesiyle kendiliğinden sona erer. H. F. yeniden sokağa çıkmaya başlayan Londralıları “firavunun hışmından kurtulup Kızıldeniz’i geçenler”e benzetir. “Tanrı’ya şükrettiler, ama kısa sürede O’nun işlerini unuttular”. Sonra “nankörlüğün ve her tür kötülüğün aramıza geri dönüşü” üzerine daha fazla konuşmayı reddeder ve günlüğünü bir zafer çığlığıyla bitirir: “Korkunç Bir Veba Vardı Londra’da/ Altmış Beş Yılında/ Yüzbin Can Aldı, Sildi Süpürdü/ Ama İşte Ben Hayattayım Hâlâ”.

Oran’da salgın bittiğinde Dr. Rieux de sağ kalanlar arasındadır ama anlattıklarının bir zafer günlüğü olmadığını bilir. Şehirden yükselen sevinç çığlıklarını dinlerken “bu hafifleme duygusunun hep tehdit altında olduğunu” düşünür. Salgının bitişini kutlayan halk belki bilmemektedir ama Dr. Rieux “veba mikrobunun hiç ölmediğinin, yıllarca uykuya daldığının ve belki bir gün insanların bir mutsuzluk yaşaması ya da bir şeyler öğrenmesi için farelerini uyandırıp mutlu bir kente ölmeye yollayabileceğinin” farkındadır.

Oran sokakları
Camus’nun Veba’yı yazdığı yıllarda Oran’ın ana caddesi. Yazarın da orada bulunduğu 1940-41’de kentteki kolera salgını birkaç bin kişinin ölümüne neden olmuştu.

DEFOE’NUN VEBA YILI GÜNLÜĞÜ’NDEN (1722)

Kasap paraya dokunmuyor, sirkeli kaba konmasını istiyordu

  • Ev hapsi, herkesi dışarı çıkmak için hileye başvurmaya zorladı. Evden kaçanlar oradan oraya umutsuzca koşarken kime zarar verdiklerine aldırmıyordu.
  • Fakirler erzak depolayamıyordu, ne zaman bir ihtiyaç ortaya çıksa pazara gidip almaları gerekiyordu. Bu durum her gün tekrarlandığı için çoğu ölümü evlerine taşıdı.
  • İyi insanlar da biliyorum, hastalığa yakalandıktan sonra başkalarına bulaştırmak yerine, tam tersi kendi ailelerinin bile yanlarına yaklaşmasını yasakladılar, hatta en yakınlarını göremeden öldüler.
  • Pazara gidenler eti kasabın elinden değil, doğrudan çengellerden kendileri alıyordu. Kasap da paraya dokunmuyor, sirkeyle doldurduğu bir kaba konulmasını istiyordu.
  • Veba en çok yoksullar arasında yayılmıştı ama en korkusuz davrananlar da onlardı. Bir çeşit cesaretle ne iş bulsa koşuyor, en tehlikeli işleri bile üstleniyorlardı.
  • Dükkân sahipleri, gündelikçiler, muhasebeciler ve zavallı hizmetçiler işlerinden, çoğu zaman da evlerinden atıldı. Ticaret durmuş, yoksulun ekmeği yokolmuştu.

CAMUS’NÜN VEBA’SINDAN (1947)

Yoksullar çok zor durumdayken zenginlerin hiçbir eksiği yoktu…

  • Sağlık görevlileri kendi önerdikleri sağlık koşullarını gittikçe ihmal etmeye başladılar. İşte gerçek tehlike buydu. Rastlantıyla oynuyorlardı ama rastlantı kimseye ait değildi.
  • O ana kadar her zamanki gibi kendi işimizle ilgilenmiştik. Ama kentin kapatılmasıyla herkes aynı kefeye konulduğunu anladı.
  • Veba bir kere daha kendisine yönelik stratejileri şaşırtmayı başarmıştı, yerleşmiş gibi göründüğü yerlerde kaybolurken, beklenmediği yerlerde ortaya çıkıyordu.
  • Yoksul aileler çok zor durumdayken zenginlerin hiçbir eksiği yoktu. Vebanın tarafsızlığıyla vatandaşlarımız arasında eşitliği sağlaması beklenirken, tam tersine adaletsizlik duygusunu daha da güçlendirmişti.
  • Bazı mahalleler karantinaya alındı. Oralarda yaşayanlar ister istemez bu önlemin kendilerini hedef alan bir zorbalık olduğunu düşündüler.
  • Ah! Keşke bu bir deprem olsaydı! Şöyle bir sallanırdık, o kadar… Ölenleri, hayatta kalanları sayardık, iş biterdi. Ama bu Allah’ın cezası hastalık! Yakalanmayanlar bile kalplerinde taşıyor.