Kuzey Kore rejiminin “istisnai” karakteri bir yanda, ABD başta olmak üzere bölgedeki büyük güçlerin askerî gösterileri diğer yanda, bölgesel olmanın ötesinde uluslararası bir felaketin sirenleri çalmakta.

Donald Trump’ın başkan seçilmesinden ardından Kore krizi akut hale geldi. Trump’ın iç politikadaki başarısızlıkları telafi etmek için Rusya, Çin ve Kuzey Kore gibi bir “dış tehlike”ye karşı ulusal bir seferberlik havası yaratmaya çalışması kadar; özellikle Kuzey Kore yönetiminin konvansiyonel ve nükleer silah denemelerini sıklaştırması da krizi derinleştirdi.

Kriz doğal ve esas olarak bü­yük devletler arasındaki dünya ölçeğindeki güç ilişkilerinden, Doğu Asya’nın bütünündeki ge­rilimlerden ve iki Kore arasındaki statükonun korunması veya ilişkilerin kopması gibi hassas noktalardan kaynaklanmakta. Kore savaşandan bu yana 65 yıl geçmiş olmasına rağmen ateşkes dışında herhangi bir barış antlaş­ması imzalanmadığı için, yarıma­dada bugün resmî anlamda da bir savaş hali mevcuttur.

2. Dünya Savaşı’nın bitimin­de, 1948’de seçilen Kore (Güney) Cumhurbaşkanı Syngman Rhee’a karşı direniş başlamış, iki yıl sonra genelleşerek uluslara­rası bir boyut kazanmıştı. Kim İl Sung, Rus ordusundan bir ay sonra Kuzey Kore’ye geldi ve Moskova onun yeni rejimin başına geçmesine yardım etti. 50’li yıllarda temizlik hareketle­riyle iktidarını sağlamlaştırdı. İlk kurbanlar, düzmece davalarla içerdeki komünistler oldu, Çin ve Sovyet yanlıları da daha sonra aynı kaderi paylaştılar. Despo­tik bir rejim kuruldu ve Kim İl Sung’dan sonra, Kim Jong-İl ve Kim Jong-Un hanedanıyla bugü­ne ulaştı. Aynı süreçte Güney’de de Kuzey’i aratmayan despotizm yılları yaşandı.

Siyaset sahnesinde 70’li yıllarda Çin-Amerikan ilişkile­rinin tesisi, Çin’de kapitalizmin gelişmesi, SSCB’nin çöküşü, Kim İl Sung gibi “kurucu” bir liderin ölümü gibi bir dizi gelişmenin yanısıra; 90’lı yıllardaki büyük açlık gibi sosyal olaylara rağmen, rejim kendini siyasal olmaktan ziyade etnik bir milliyetçilik temelinde ayakta tutabildi. Özellikle Japon işgali direnişine dayanan ve sonunda bir “gerilla devlet” ulusal anlatısı üzerine temellenen bu milliyetçilik, Batı’nın bir müdahalesine karşı ayakta kalmak için nükle­er silaha sahip olma amacında somutlaştı.

ABD başta olmak üzere diğer güçler de dahil olmak üzere böl­gede aşırı bir silahlanma sözkonusu ve Uzakdo­ğu’daki bu yarış, kimin ilk kez silah çekeceğini önemsiz kılan bir hal almış durumda. Trump’ın gelişi, zaten pek tekin olmayan bu ortamı daha da belirsiz hale soktu. Güney Koreliler ise doğal olarak askerî bir çözüm yerine müzake­re siyasetini destekliyor. Kuzey Kore rejiminin “istisnai” karakteri bir yanda, ABD başta olmak üzere bölgedeki büyük güçlerin askerî gösterileri diğer yanda, bölgesel olmanın ötesinde uluslararası bir felaketin sirenleri çalmakta.

Güney’de bu Mayıs’ta, böyle bir dönemde göreve başlayan yeni başkan Moon Jae-in, iki Kore arasında uzun süredir devam eden gerginliğe son verme ve ülkesinde köklü bir yenilenme iddiası ile ortaya çıktı. Merkezde­ki ve muhafazakar rakiplerini ge­çen Demokrat Parti kökenli yeni başkan, on yıldır hüküm süren muhafazakar iktidardan sonra ilk ilerici yönetici. Kuzey’e karşı ABD ile ittifakın devamını savu­nan Moon Jae-in, aynı zamanda diyalogun da geliştirilmesinden yana. Hatta daha da ileri giderek “Güney Kore, bir gün barışcıl bir birleşmeyi sağlamak için Kuzey Kore halkına yaklaşmalı. Kim Jong-un’u Kuzey’in yöneticisi ve diyalog için muhatabımız olarak tanımalıyız” diye eklemekte.

Kuzey Kore’nin de “doğru şartlar altında ABD yönetimi ile diyalog kurarız” diyerek yeni bir döneme geçilebileceğini dile getirmesi, tansiyo­nun düşebileceği umudu yaratıyor. Yine de Kore coğrafyası, önümüzdeki dönemde kolay sakin­leşecek gibi görünmü­yor.