Plastik, etrafımızı çepeçevre kuşatmış olsa da plastik karşıtı hareket giderek artan oranlarda başarı elde ediyor. 2000’lerden bu yana plastiğin yarattığı çevre tahribatına dikkati çeken çevre hareketi, özellikle plastik poşet kullanımını en aza indirme hedefine doğru emin adımlarla ilerliyor. 19. yüzyıldan altın çağı 2. Dünya Savaşı yıllarına, plastiğin yükselişi ve gözden düşüşü…

Plastik hayatımızın her yerinde. Günümüzde arabaların ve uçakların yüzde 50’si plastikten yapılıyor. Üzerimize giydiğimiz kıyafetlerdeki naylon ve polyester oranı (her ikisi de plastik) giderek pamuk, yün gibi doğal malzemelerin üzerine çıkıyor. Oyuncaklardan çay poşetlerine, ev eşyalarından ambalaj malzemelerine elimizi attığımız her yerde karşımıza çıkan plastiğin saltanatı o kadar güçlü ki her yıl dünya çapında ürettiğimiz 340 milyon tonluk plastik atıkla New York’un bütün gökdelenlerini doldurabiliyoruz. 1950’den bu yana üretilen 8,3 milyar metreküp mikroplastikle ise Türkiye’nin yüzey alanı yaklaşık olarak diz boyuna kadar kaplanabiliyor. 

Plastik dağları Pekin’deki bu çöplükte, plastik atıklardan dağlar oluşmuş. Bu atıklar ne yazık ki 1000 yıl boyunca doğaya geri döndürülemeyecek.

Plastiğe karşı dünyanın her yerinden yükselen itirazlar ise oldukça yakın tarihli. 2016’da Greenpeace tarafından plastik kullanımına karşı başlatılan bir kampanya yalnızca dört ay içerisinde 365 bin imzaya ulaşarak o güne dek çevre hareketinin topladığı en büyük kamuoyu desteğini aldı. 2018 Dünya Çevre Günü’nde Birleşmiş Milletler, her yıl 8 milyon tondan fazla plastiğin denizleri doldurduğunu, böyle giderse 2050’ye gelindiğinde denizlerde balıktan çok plastik olacağını söyleyerek tek kullanımlık plastiklerin reddedilmesi gerektiği mesajını verdi. Türkiye’de de, pek çok başka ülke gibi 2018’in sonlarında Çevre ve Şehircilik Bakanlığı tarafından çıkarılan bir kanunla plastik poşetlerin müşterilere bedava verilmek yerine satılması zorunlu hale getirildi. 

Yarattığımız tahribat Midesi yuttuğu plastik parçalarıyla dolu bu ölü albatros, yarattığımız tahribatın şok edici görüntülerinden yalnızca biri. Her yıl 10 milyonun üzerinde deniz canlısı, plastik atıklar yüzünden hayatını kaybediyor.

Aslında biliminsanlarının plastiğin çevre üzerindeki etkisini keşfetmesi yeni bir gelişme değildi. 1990’ların başlarında araştırmacılar okyanuslardaki atıkların yüzde 60-80’inin doğada 1000 yıl boyunca çözünmeyen plastiklerden oluştuğunu farketmişti. Plymouth Üniversitesi okyanusbilimcilerinden Richard Thompson’ın ürünlerde kullanılan küçük plastik partiküllere ya da büyük plastiklerin parçalanması sonucu milyarlarca minik parçaya ayrılmasına ”mikroplastik” ismini vermesinin üzerinden ise 16 yıl geçti. O günden bugüne dünyanın her yerindeki araştırmacılar, neredeyse yüzde 70’i denizlere taşınan mikroplastiklerin her yıl 10 milyonun üzerinde deniz canlısı üzerindeki öldürücü etkisini belgeliyor. 

Kamuoyunun konuya artan ilgisi de mikroplastiklerle yakından ilgili. Temizlik ve kozmetik malzemelerinden, hatta sentetik ve naylon kıyafetlerden lavabolarımıza, oradan da denizlere taşınan bu partiküllerin doğadaki canlıların midesine giderek o canlıyı aç bıraktığını, bağırsaklarını tıkayıp öldürdüğünü öğrenmek milyonlarca insanı harekete geçirdi. 

Plastik karşıtı harekete olan tüm bu ilgiye ve plastiğin hayatımızın her köşesini kaplayan varlığına rağmen çoğumuz plastiğin ne olduğunu, nereden geldiğini bir çırpıda söyleyemeyebiliriz. Petrol rafinerilerinde kullanılan ham petrolün işlenmesi sonucu arta kalan malzemelerden elde edilen plastiğin hikayesi aynı zamanda 2. Dünya Savaşı sonrasında tüketici kültürünü şekillendiren fosil yakıtların da hikayesi… Aslında kimyacılar 19. yüzyılda bile tarak gibi ev eşyalarında plastiğin erken bir formunu kullanıyorlardı. Başta “Parkesine” olarak adlandırılan bu materyal, daha sonra üretildiği bitkisel selülozdan yola çıkılarak selüloid adını almıştı. Plastiğin altın çağı ise 1907’de ABD’de “Bakelite”in keşfedilmesiyle başladı. Kolay kırılan “Parkesine”in aksine petrol üretiminde ortaya çıkan atıklardan elde edilen bir malzeme olan “Bakelite”, sert ve dayanıklıydı. Mucitleri, başta elektrik kablolarında yalıtım malzemesi olarak kullanılmasını planlamışlar, fakat çok geçmeden neredeyse sınırsız potansiyelinin farkına vararak onu “1001 şekilde kullanılabilen malzeme” olarak pazarlamışlardı. Bugünden bakınca “1001”in oldukça yetersiz bir tahmin olduğunu görüyoruz. 

Denizlerin istenmeyen sakini Dünyada her saniyede 160 bin adet plastik poşet tüketiliyor. Yıllık plastik poşet üretimi ise 5 trilyon. Her yıl 8 milyon tonu denizlere dökülen plastik atıklar, deniz canlıları için büyük tehdit!

Plastiğin keşfinin ardından her geçen gün yenisi eklenen kullanım alanları kamuoyunu şaşırtadursun, bu materyali vazgeçilmez hale getiren 2. Dünya Savaşı’ydı. Savaş yıllarında yaşanan doğal malzeme kıtlığı, savaş malzemelerine olan artan üretim talebi ve yalnızca “kömür, su ve hava” kullanılarak elde edilen plastiğin sonsuz potansiyeliyle birleşince plastik bir anda savaş endüstrisinin motoru haline geldi. 1939-1945 arasında ABD’nin plastik üretimi neredeyse üç katına çıkarak 371 bin tona ulaştı. 

Savaş sonrası yıllarda da, korkunç bir hızda büyüyen ekonominin hammadde ihtiyacı pamuk, cam ve mukavva yerine giderek daha fazla plastiğe dayandı. 1950’lerin başlarında piyasaya sürülen ince plastik ambalajlar, kağıt ve kumaş ambalajların yerini aldı. Aynı dönemde lateks boya ve polistiren yalıtım formunda plastik, milyonlarca eve girdi. Hattâ dünyanın sınırlarını aşıp uzaya bile ulaştı. 1969’da Neil Armstrong’un Ay’ın yüzeyine diktiği bayrak naylondan yapılmıştı. Ertesi yıl, dünyanın önde gelen iki meşrubat üreticisi cam şişelerini plastik versiyonlarıyla değiştirdi. 

Dünyayı bitirdi, Ay’a bile dikildiPlastik, özellikle 2. Dünya Savaşı yıllarından itibaren dünyayı ele geçirdi. Dünyayla kalmadı, Ay’a bile gitti. 1969’da Neil Armstrong’un Ay’a diktiği bayrak plastik bazlı bir malzeme olan naylondan yapılmıştı.

Her şekle girmesi ve hafifliği haricinde, maliyetinin düşüklüğü de plastiği kolayca kullanılıp atılabilen bir malzeme haline getirdi. Bu durum günümüzün tüketici kültürünün tercihlerini “uzun süre dayanan, kıymetli eşyalardan” “dayanıksız, ama uygun fiyatlı olduğundan hemen yenisi alınabilen eşyalara” doğru kaydırdı. Bu tercihin daha fazla çöp ve dolayısıyla daha fazla çevre tahribatı anlamına geldiği ise bugün aşikar. 

Plastik-karşıtı hareketin dünya çapında kısa sürede elde ettiği başarının ümit verici olması ise büyük bir teselli. Türkiye’de 2018’de kişi başı yıllık ortalama 440 adet olan poşet kullanımının, yasa sonrası 2025 yılında 40 adete indirerek Avrupa Birliği değerlerine ulaşması amaçlanmıştı. İlk belirlemelere göre uygulamanın başlamasıyla plastik poşet tüketimi yüzde 70 azalmış durumda. Her ne kadar plastik, gözle görülür ve görülmez formlarıyla hayatın her alanına sızmış olsa da, en görünür ve yaygın olduğu alanlarından başlayarak kullanımını en aza indirmek tüm dünyayı tehdit eden plastik atık sorununu çözme yolunda atılacak en önemli adımlardan…