Dünün ve bugünün gündemi e-postanıza gelsin.
0,00 ₺

Sepetinizde ürün bulunmuyor.

1918 / SUALLER VARAKASI (SORGU TUTANAĞI)

Esaretten vatana dönen yine sorguya giderdi…

1.Dünya Savaşı’nda esir düşen ve savaş sonrası iade edilen Türk subayları, döner dönmez bu defa da ağır bir bürokratik sürece maruz kalıyordu. İlk defa yayımlanan belge, askerlerin cevaplaması gereken ayrıntılı soruları içeriyordu. Bunların çoğu emekli ediliyor, öncesinde de sadece masa başında çalışmış askerî personel tarafından kötü muamele görüyordu. Aralarındaki kahramanlar bile…

Osmanlı döneminde seferden dönen esirlerin askerî kurallar gereği Divan-ı Harp’te yargılanma-ları usuldendi ve hazırlanmış bir standart “sualler varakası” (sorgu tutanağı) mevcuttu. Bu tutanaklar ülkeye giriş noktalarında (istasyon, liman) inzibatlar tarafından esirlere veriliyor; doldurulduktan sonra Harbiye Nezareti Muamelat-ı Zatiye Dairesi’ne (Özlük İşleri) müracaat edilmesi tembih ediliyordu.

Bu çerçevede Yüzbaşı Kâmil Efendi’nin mahkemeye sunmak üzere hazırladığı ifadesinin müsveddesi, sorgulamanın ne kadar rencide edici olduğunu ortaya koymaktadır. İfadesinde, 16 Ocak 1916’da Kuzican Tepe’de taburu ile artçı bırakılınca, 13 mevcuda inene kadar kahramanca savaşarak nasıl esir düştüğünü anlatmaktadır.

Tutanakta, “nerede esir düştüğü, süngü savaşı yapıp yapmadığı, esir düştüğü zaman yanında kimler olduğu, silahını teslim edip etmediği, düşmana herhangi bir bilgi verip vermediği” üzerine 9 soru mevcuttur.

image-135
Vladivostok’ta yürüyüş hâlindeki Osmanlı esirler. (William C. Jones özel Koleksiyonu)

Belgenin 6. sorusunda ismi geçen takım kumandanı Mülazım Ahmet (Göze) de Yüzbaşı Kâmil Efendi gibi Kuzican Tepe’de esir düşmüş; döndükten sonra yazdığı anılarında yaşanan hadiseleri, Nargin-Sibirya-Rhanjesk anılarını ayrıntılı olarak kaleme almıştır. Kendisi de Kuzican Tepe’de esir düşmüş ve önce Nargin, daha sonra Arhanjelsk esir kampında kalmış ve 3.5 yıl esaretten sonra yurda dönmüştür (Ergun Göze, Rusya’da Üç Esaret Yılı– Bir Türk Subayının Hâtıraları, Boğaziçi Yayınları, İstanbul 1991). Geri çekilen askerimize zaman kazandırmak için artçı kalarak Rusları oyalayan Mülazım Ahmet Efendi’nin 124 kişilik birliğinden 13 kahraman, akın akın tepeye yaklaşmakta olan Rusları üç gün oyalamış ve ağırlıklar Erzurum’a doğru emniyetle çekilmiş, görev tamamlanmıştı.

Arhanjelsk Esir Kampı’ndaki bir Arap subay, Mülazım Ahmet Efendi’ye artçı kalıp esir düştükleri Kuzican Tepe’nin düşmesi ile ilgili şöyle der; “O gece ordu kumandanlığından bir taarruz beklendiğine, dolayısıyla nöbetçilerin çoğaltılmasına dair emir geldi. Ben de bunun üzerine tam aksine bütün nöbetçileri kaldırdım, boşalttım nöbet yerlerini, düşmana açtım yolu ve ırkımın intikamını aldım”. Bir sessizlik çöker ortaya. Önce kimse işin vahametini anlamaz. Bu Arap miralay, ırkçı hisleriyle tarihi yanlış tefsir ettiği gibi bir büyük ihanetin de faili olmuş, Mülazım Ahmet Efendi de bu yüzden takımı ile birlikte esir düşmüştür. Bunun üzerine Mülazım Ahmet, “Vay alçak!” diye haykırarak Arap miralayın tepesine çöker. Arap subaylar da Mülazım Ahmet’in üzerine çullanır. Türk subayların da işe müdahalesi ile ciddi bir arbede kopar. Bu vesile ile Arap zabitin ihanetini de ortaya çıkar.

Yedek subay Faik Tonguç da, 1. Dünya Savaşı’ndan sonra esaretten dönüşte İstanbul’a yaklaşırken trende inzibat subaylarının basılı birer soru kağıdı dağıttığını; bunların 1 hafta zarfında doldurularak Harbiye Nezareti Muamelat-ı Zatiye Dairesi’ne getirmelerinin emredildiğini yazmaktadır (Faik Tonguç, 1. Dünya Savaşı’nda Bir Yedek Subayın Anıları, Türkiye İş Bankası Yayınları, 1999, s.339-340).

Esaretten dönenlerin yaptığı ilk iş, Harbiye Nezareti’ne giderek Rusya’da tutsak kaldığını ıspat etmekti. Yıllarca tutsak kaldıktan sonra işlerinin görülememesi üzerine Mehmet Arif (Ölçen) Efendi’nin “Kardeşim, yeni tutsaklıktan kurtulup geldim. İznim de bitmek üzere. Günler geçiyor. İşlemler daha fazla uzamasın istiyorum” şeklideki yakınması üzerine masa başındaki görevlinin cevabı, “Kırmızı g..lü balmumu ile davet etmedik. Gelmeseydiniz!” olmuştur. Mehmet Arif Bey içinden geçirir: “Bunu söyleyen, teğmen ya da yüzbaşı rütbesinde bir yazman subaydı. Savaşmamış, ömrünü masa başında geçirmişti. Ve biz, kırmızı g..lü balmumu ile davet edilmemiştik ülkemize!” (Mehmet Arif Ölçen, Vetluga Irmağı: Kafkas Cephesinde Sarıkamış ve Sonrası, 1916-1918, Ümit Yayınevi, 2006, s.263).

AHMED KÂMİL EFENDİ’NİN SORGU TUTANAĞI

Nasıl, nerede, kimlerle esir düştün? Yanda, arkada, önde neler yaşandı?

Esaretten dönen tüm subaylar yurda girişlerinde kendilerine verilen formu doldurarak usulen Divan-ı Harp’te yargılanmak üzere Harbiye Nezareti’ne teslim etmek zorundaydı.

Soru 1 Nerede ve hangi mevkide, ne suretle esir oldunuz, yanınızda kimler vardı, kaç kişi idi, yaralı mı yarasız mı esir oldunuz, yoksa mecalsiz hasta olarak mı esir düştünüz, hastalığınızı bilen ve gören kimlerdir? 

Cevap 1 Kafkas Harbi’nde Köprüköy’ün şark-ı şimalinde (güneydoğusunda) pek mürtefi (yüksek) Kuzican (Kozican) namındaki tepede düşman tarafından ihata (sarılma) ve muhasara edilerek (kuşatılarak) esir oldum. Yanımda Tabur Kumandanı Binbaşı İsmail Hakkı Bey ile 11. Bölük Kumandanı Yüzbaşı Abdullah Efendi ve Zabit Vekili Cemil Efendiler ve takviye ettiğim kıtaât zabitanından bazıları bulunuyordu. Esaretimden sonra benimle beraber esir olan ümerâ (üst subaylar) ve zabitanın (subayların) 13 kişi olduğunu anladım. Yarasızdım fakat el ve ayaklarım kısmen incimâd etmiş (donmuş), bürudetin (soğuğun) te’sîr-i şedidi (şiddetli tesiri) ile ayaklarımdaki romatizma pek ziyade ıstırap verdiği gibi mecalsiz, yani yürüyemeyecek bir halde hasta olarak esir düştüm. Hastalığım tabur ve müfreze kumandanınca da malûmdur.

Soru 2 Bu muharebede hangi cüz-i tamma (birliğe) kumanda ediyordunuz, cüz-i tammın mevcudu ne idi, kaç gün muharebe edildi, sağ, sol ve gerinizdeki kıtaâtın numaraları ile hîn-i esaretinizde (esir olduğunuz zaman) vaziyet ve hâlleri ne idi?

Cevap 2 Bu muharebede bölük kumandanı idim. Bölüğüm, 1 Kânunisâni 331 (14 Ocak 1916) günü ve 1-2 (14-15) gecesi ileri mevâzîden (mevziden) ric’at eden (geri çekilen) müfrezenin dümdârı (artçısı) olarak muharebe ettiğinden ve 1-2 (14-15) gecesi vaki olan ateş baskınından pek ziyade mecruh (yaralı) ve telefat verdiği cihetle Kuzican Muharebesi’ne iştirak ettiğim zaman 46 nefer mevcudum kalmıştı. Bu muharebeye 3 Kânunisâni 331 (16 Ocak 1916) gurub zamanı (güneş batarken) hücum suretiyle iştirak ettim. Alay 100, Tabur 1’e ait tepe ilerisindeki siperlerini işgal ile tepeye kadar gelmiş olan düşmanı tard ettikten, 3 şehid, 9 mecruh verdikten, bu suretle mevcudum 36’ya tenezzül etmişti (inmişti). Sağ ve solumda Alay 101, Tabur 3 vardı ki, kısmen bunları takviye etmiştim. Geride mensup olduğum taburun 11. bölüğü vardı. Biraz sonra bu bölük de hatt-ı harbe (harp sahasına) dahil oldu. Esaretim nısfü’l-leylde (geceyarısı) vaki olduğundan zulmet-i leyl (gece karanlığı) civardaki kıtaâtın vaziyetlerini müşahadeye mâni idi.

Soru 3 Düşman sağ, sol, cenah ve gerilerinizden hangilerini ihata etti (sardı)? Düşman arka ve yanlarınızdan ne kadar metre mesafeye yaklaşmıştı ve esir olduğunuz vakit ihata edilerek (kuşatılarak) mi esir oldunuz, yoksa düşman süngü hücumuyla siperlere atlayarak mı esaret vaki oldu?

Cevap 3 Guruptan biraz evvel, bölüğüm ihtiyatta iken icra ettirdiğim keşifte: Düşmanın iki alay piyade ve bir alay süvarisinin cephe ve yanlardan ilerlemekte olduğunu anlamış; 34. Alay Erkân-ı Harbi (Kurmay Başkanı) Ruhi Bey’e de arz etmiştim. Bu sırada idi ki, obüs ve sahra bataryaları ile hatt-ı harp (harp sahası) ve ihtiyat mahalli ve daha gerileri bombardıman ediliyordu. Piyadeler cenahlara sarkıyordu. Hatt-ı harbe (harp hattına) dâhil olduğum ve düşmanı püskürttüğüm zaman bir alay süvarinin de cepheye ve sol cenaha doğru ilerledikleri görülüyordu. Cepheme isabet ve kıtaâtını himaye eden iki düşman makineli tüfeği ile uğraşmakta iken, düşman da tahminen 50-60 metreye kadar ateş hattına sokulmuştu. Bu suretle nısfü’l-leyle (gece yarısına) kadar harp devam etti. Cephane bittikten sonra, süngü takılmış olduğu halde duruluyordu. Bu sırada düşman süngü hücumuyla bulunduğumuz hatta dâhil oldu, esir oldum.

Soru 4 Düşman süngü hücumuyla siperlere girdikten sonra mücadele ne kadar devam etti? Hücuma müteakip siperdeki muharebede maiyetinizde bulunan efraddan (erlerden) ne kadarı şehid, ne kadarı mecruh (yaralı) ve ne kadarı esir ve ne kadarı esaretten kurtulmaya muvaffak oldu?

Cevap 4 Fırkadan (tümenden) ayrıldıktan sonra üç gün cebrî (zorunlu) yürüyüş icrasından sonra ve 1 ve 2 Kânunusani 331 (14/15 Ocak 1916) gün ve gecelerini harp ile geçirdikten sonra vukua gelen bu muharebede efrad yorgun, uykusuz olmakla bitap olduğundan, adeden (sayı olarak) pek fazla ve her taraftan siperlere dâhil olan düşmanla mücadele pek az oldu. 36 neferden şehid, mecruh (yaralı) ve incimâd edenler (uzuvları donanlar) geriye gönderildiği cihetle, kalan 12 nefer ile ben esir oldum. Eğer kurtulmağa nâil oldu iseler mecruhîn (yaralı) olmuşlardır.

Soru 5 Hîn-i esarette (esir olduğunuz zaman) bizzat kumanda ettiğiniz kıtaâta müteveccih (yönelik) düşman kuvvetlerinin mikdarı ne idi?

Cevap 5 Kumanda ettiğim bölüğe müteveccih (yönelmiş) düşman kuvveti pek fazla idi. Bidayette (başlangıçta) iki makineli tüfenk ile bir tabur kadar …… piyadesiyle çarpışıyordum ve düşmanı durduruyordum. Fakat cephane bittikten ve müfreze kumandanı tarafından süngü takılarak sebat edileceği emri alındıktan sonra düşman kesîf tabakalarla takarrüp (yaklaştı) ve hücum icra etti.

Soru 6 Bölüğünüz zabitanından şehid, mecruh (yaralı), esir olanlar ve esaretten kurtulanlar kimlerdir?

Cevap 6 Bu geceki muharebede bölükte onbaşı rütbesinde ……, ihtiyat zabiti namzetlerinden Ahmet Efendi isminde bir takım kumandanı vardı. Esaretimde mümâileyhi (adı geçeni) maalesef göremedim. Ne olduğunu bilemiyorum. Benimle beraber 12 nefer esir düştü. Her taraftan ihata edildiğimiz (sarıldığımız) cihetle mecruhen (yaralı olarak) geriye gidenlerin bile esaretten kurtulacakları şüphelidir.

Soru 7 Gerek zabitandan ve gerekse efraddan (erlerden) kurtulmağa muvaffak olanların mikdarı nedir ve ne suretle kurtulmuşlardır? Siz niçin kurtulamadınız?

Cevap 7 Düşman cenahlardan (yanlardan) çevirerek arkaya düşmüş ve her taraftan hücum ettiği cihetle hatt-ı harpte (harp hattında) bulunanlar kâmilen esir düştük. Cephane getirmek için gönderilen iki neferim bölüğe iltihak etmediklerinden ihtimal ki kurtulmuşlardır. Ben hasta olduğum için ve son nefese kadar müdafaa emri aldığım için firar edip namussuz ölmekten ise düşmanın kurşun ve süngüsüyle ölmeyi tercih ettiğimden esir düştüm.

Soru 8 Hîn-i esarette (esir olduğunuz zaman) tabancanızı veyahut şehit olan efraddan birinin silâhını istimal ettiniz mi (kullandınız mı), mufassalan (ayrıntılı olarak) beyanı.

Cevap 8 El ve ayaklarım üşümüş ve hasta olduğum cihetle tabancamı istimal edemedim (kullanamadım). Zaten zulmet-i leyl (gece karanlığı) ve ânî hücum hiçbir teşebbüse meydan bırakmadı. Maruzatıma (sunduğum bilgilerime) tabur ve müfreze kumandanları şahittir.

Soru 9 Vaziyetin krokisini yapınız.

Cevap 9 17. Fırka’ya (tümene) mensup olup bu cepheye henüz geldiğimizden Kuzican ve civarının acemisi olmakla beraber, hatt-ı harbe (harp sahasına) de gurub zamanı (güneş batarken) dâhil olduğumdan, akşam karanlığa inzimâm eden (eklenen) sis, karla mestûr (örtülü) olan araziyi görmeye mânî idi. Bunun için krokisini yapamam. 

(Belgenin orijinali, Sayın Mustafa Gültekin tarafından Sarıkamış Müzesi’nde sergilenmek üzere Prof. Dr. Bingür Sönmez’e armağan edilmiştir. Bugünkü harflere transkripsiyon için Murat Bardakçı’ya teşekkür ederiz).
+ yazıları

Devamını Oku

Son Haberler