Ortodoks kilisesi, Katolik kilisesi, cami, müze… Ve Danıştay’ın 10 Temmuz’da açıkladığı kararın ardından yapılan statü değişikliğiyle bugün tekrar cami! Sonuna getirilen sıfatlar hep değişiyor. Ama dünyanın en sembolik yapılarından kabul edilen Ayasofya, etrafında dönen tüm tartışmalara rağmen İlahi Hikmet sıfatını taşımayı, bu hikmetle onu paylaşamayanları ayrıştırdığı gibi, tüm dinler, tüm medeniyetler, tüm ülkelerden insanı biraraya getirmeyi de sürdürüyor. Paganlardan Cumhuriyet’e Ayasofya’nın dönüşümleri…

Dile kolay, iki imparatorluk, bir cumhuriyet görmüş; neredeyse 1500 yıllık tarihi boyunca Hz. Muhammed ile Hz. İsa’yı yan yana getirmiş. Onu yakıp yıkan isyancıları, istilacıları olduğu gibi, taç giyen imparatorları, alnı zemininde secdeye varan sultanları, dünyanın en büyük mimarlarını, restoratörlerini de kubbesi altında ağırlamış. Bugün dünyada İmparator Jüstinyen’le, Fatih Sultan Mehmet’le, Mimar Sinan’la, Fossati’lerle, Mustafa Kemal Atatürk ve başka sayısız hükümdar, sanatkar, din adamıyla aynı havayı soluyabileceğiniz başka bir mekan, bir bakışta 1500 yıllık tarihî zenginliği özümseyebileceğiniz başka bir mabet bulmak neredeyse imkansız. Peki Paganlardan günümüze her dönemde Ayasofya neler görmüş geçirmiş, insanlar onu nasıl paylaşmış, nasıl paylaşamamış?

1559 tarihli Melchior Lorichs panoramasında Ayasofya’nın ahşap minaresi görülüyor. Bu minare fetih sonrası İstanbul’da yapılan ilk minareydi.

Paganların Ayasofya’sı

İstanbul’un yedi tepesinden ilki üzerinde, yaklaşık olarak denizden 40 metre bir yükseklikten seyrediyor şehri Ayasofya. Bulunduğu alan İstanbul’un antik yerleşim bölgesinde. Byzantium adıyla kurulduğu yerin hemen dışında kalıyor ancak ilk genişletmenin bile bu alanı içine aldığı söylenebilir. En geç MS 200’e doğru ise kent sınırları içine dahil olduğu kesin. Bizans tarihçisi Ferudun Özgümüş gibi bazı geç dönem kaynaklarının iddiaları doğruysa, Bizans dönemi öncesinde burada bilgelik tanrıçası Athena’nın adına yapılmış bir tapınak yükseliyordu. Bu doğru olsa da olmasa da Athena, diğer eski tanrılarla birlikte şehirden silindi, ama sofia, yani bilgelik sıfatı Ayasofya’ya miras kaldı. Bizans döneminde Hz. İsa, Meryem Ana, bir aziz ya da azizeye adanmayan iki kiliseden biri Ayasofya oldu, diğeri de barışa adanmış Aya İrini. 

Hıristiyanlar tarafından Hz. İsa’ya atfen, Mesih’in yani enkarne olmuş Tanrı’nın sıfatı olarak kullanılmış olabilir Ayasofya ismi. Sonuna “Camii” eklenince kulağa bir parça garip geliyor olsa da, Osmanlı çağında pek çok başka cami de bu isimle anılmış. Edirne’de, İznik’te, Enez’de, Rize’de, Trabzon’da olduğu gibi Sofya’da, Selanik’te, Kiev’de de Ayasofya isimli kiliseler olduğunu biliyoruz. Ama Bizans’ta da Osmanlı’da da Ayasofya dendiğinde akla yalnızca İstanbul Ayasofyası gelmiş. Bu, zaman içinde bir çeşit özel isme dönüşmüş. 

Diğer kiliseler tam doğuya bakarken Ayasofya’nın, 33 derece kadar güneydoğuya yönelmiş olması, özellikle İstanbul’un fethinin ardından hem kentin hem Ayasofya’nın yeni sahipleri olan Müslümanlar tarafından mucizelerle açıklanmış. İstanbul’dan 61 derece kadar güneydoğu yönünde olan Kıble’ye, yani Kabe’ye bu kadar uyumlu olması, zaman zaman kaderinde cami olmanın yazılı olduğunun kanıtı kabul edilmiş. Halbuki kış gündönümünde (dolayısıyla da Noel bayramında) güneşin tam doğuş hattı üzerinde konumlandığını anlatıyor, mimarlık tarihçisi Sedat Bornovalı. Üst düzey gözlem ve astronomi bilgisi gerektiren bu tercihi, Hıristiyanlar da yapmış olabilir, güneşe özel bir önem atfeden paganlar da… 537 ve 562 yıllarındaki iki açılışının kış gündönümüne çok yakın tarihlerde (27 ve 23 Aralık) yapılmış olmasını da tesadüfle açıklamak güç.

İlk iki Ayasofya

Açılış deyince, hangi açılıştan bahsettiğimizi de netleştirmek gerek, zira değişen kimlikleriyle birlikte başına gelen kazalar, musibetler yüzünden de tarihin en fazla açılış görmüş yapılarından biridir herhalde Ayasofya. Bugün bahsi geçen, üçüncüsü. İlkinin, İstanbul’un başkent ilan edilmesinin hemen ardından, 330 yılında, 2. Constantius döneminde inşa edildiğini biliyoruz. Bazı kaynaklar ise kentin kurucusu olan babası İmparator Constantius’a bahşediyor Ayasofya’yı yaptırma onurunu. Oğlundan daha meşhur olan Constantius’un bu büyük kilisenin öncülünü kurmuş olması, Hıristiyanlığın yasaklı bir inanç olmaktan çıkması anlatısını güçlendirecek bir detay olarak görülmüş olabilir. Ayasofya’nın tarihi belli ki başlangıcından bu yana, siyasi anlatılar tarafından şekillendirilmiş. 

Bu ilk kiliseden hiçbir iz kalmamış bugüne ulaşan. Hatta o dönemde adının Ayasofya olduğu bile şüpheli. 5. yüzyıla kadar kaynaklarda çoğunlukla Büyük Kilise (Megale Ekklesia) olarak anılmış. Bugünküne pek benzemeyen, ahşap çatılı uzun bazilikanın açılış töreni 15 Şubat 360’da yapıldığında, İstanbul Patriği İoannes Krisostomos burada vaazlar veriyormuş. Aziz kabul edilen, güçlü belagati nedeniyle “altın ağızlı” denen bu patriğin ünü bugüne dek ulaşmış. Ortodoks kiliseleri, bugün bile onun icra yöntemlerine göre düzenler pazar ayinlerini. İlk Ayasofya’nın sonunu da onun İç Anadolu’ya sürülmesi getirmiş. Neden mi? Bir heykel yüzünden… 

Her dönemde tartışma konusu Bugün bahsettiğimiz, İstanbul’da aynı yere yapılan Ayasofya. İlkini kül olmaya götüren tartışmanın iki tarafı, İmparatoriçe Eudoksia ve Patrik Ioannes Krisostomos, 19. yüzyıl sonunda, Jean-Paul Laurens’ın fırçasından hayali bir Bizans ortamında.

Dönemin imparatoru Arcadius’un eşi İmparatoriçe Aelia Eudoksia’nın gümüş bir heykeli yapılmış ilk yapının yakınlarına. Bu çok özel heykelin etrafında genç kızlar tülden elbiseler içinde pagan ayinlerini hatırlatan bir surette dans etmeye başlayınca, Ayasofya’nın kutsiyetine halel geliyor diye ağır sözler sarfetmiş Patrik. İmparator da eşine yapılan bu saldırıyı karşılıksız bırakmayıp patriği sürgüne göndermiş. Yandaşlarının yanıtı ise, 20 Haziran 404’te, çevresindeki pek çok yapıyla birlikte ahşap kiliseyi de ateşe vermek olmuş. Altın Ağızlı İoannes’in ise ancak naaşı dönmüş şehre. Olaylı heykelden geriye yalnız kaidesi kalmış. Bugün Ayasofya’nın girişinde duran bu kaideye statü değişikliğinin ardından ne olacağı meçhul. 

İlk yapının yanmasının ardından İmparator Arcadius hemen ikinciyi inşa ettirmeye başlamış. Kısa süre içinde ölünce ise o sırada 7 yaşında olan 2. Theodosius’a kalmış inşaatı bitirmek. Yangından pek ders çıkarmamış olacaklar ki, yine ahşap çatılı bir bazilika olarak tasarlamışlar bunu da. 10 Ekim 415’te açılış yapılmış; yani 11 sene sürmüş tamamlanması. Başka bazı büyük kiliselerin aksine Ayasofya’nın Hıristiyanlık tarihiyle doğrudan bağlantısı olmamasından ötürü, daha inşaat bitmeden Peygamber İsmail’in kutsal hatıraları gelmiş ikinci Ayasofya’ya. Açılışta ise yapının kutsallığını artıran Hz. Yusuf ve Hz. Zekeriya peygamberlerin rölikleri (kutsal eşyalar/parçalar) eklenmiş. Kutsal tarihle yapının ilişkisini artıran bir başka detay da Yuhanna İncili 4’e göre Hz. İsa’nın kenarında oturup dinlendiği kuyu bileziğinin burada bulunduğu inancı olmuş. Tabii bu rivayetten öteye gidememiş.

İkinci Ayasofya da ilki gibi ahşap çatısından bugünkünden çok farklı gözüküyordu.

Şehrin merkezinde, her tür isyana karşı onu savunmasız bırakan ahşap örtüsü, 532’deki meşhur Nika İsyanı’nda yeniden kül olmaya götürmüş ikinci yapıyı. Başarıya ulaştıklarını sanarak “Nika” yani “Zafer” diye bağıran isyancılar, kentin kalanını da yakıp yıkmış, ama sonunda İmparator 1. Justinianus tarafından hipodromda toplanıp katledilmişler. İmparator hemen üçüncü yapıyı, yani bugün bildiğimiz Ayasofya’yı yaptırmaya girişmiş. 

Bizanslıların Ayasofya’sı

Roma geleneklerini hatırlatan bugünkü devasa yapının inşaatına 23 Şubat’ta, Nika İsyanı’ndan yalnızca 10 gün sonra başlanmış. Mimar ve mühendisler Miletoslu İsidoros ve Tralles’li Antemios işin başında, İmparatorluğun dörtbir yanından malzemeler toplanmış, Efesos’tan Artemis’ten pagan mabetlerinin sütunları İstanbul’a getirilmiş. Bir kaynağa göre 100 ustabaşı, 10 bin işçi ile yapılan inşaat beş yıl sürmüş. Açılış da 27 Aralık 537’de gerçekleştirilmiş. Ayasofya öylesine büyük, öylesine görkemliymiş ki dönemin tarihçisi Prokopios, onun İmparator’un aşırılıklarının en önemli sembolü olduğunu yazmadan duramamış; bu kadarının da artık bir nevi görgüsüzlük olduğunu ima etmiş.

 “…kaplanamaz, sınırlanamaz bir boşluk, çevrelenemeyen kozmosun” bir sembolü dendi onun için. Kubbesi “erişilemez bir sınırsızlık, mozaik ve renkli taşlarla kaplı duvarları, çayır, orman ve denizleri” temsil eden yeryüzü kabul edildi. Yapının kutsallığı da büyük oranda bu görkem ve büyüklüğünde buldu kaynağını. Hıristiyanlık döneminde de Müslümanlar zamanında da herkes neyi yüce, ulu, görkemli buluyorsa onunla bağdaştırdı Ayasofya’yı. Yapılışından sonra 1000 yıl boyunca bu büyüklükte bir bina daha inşa edilemedi. Belki göğe doğru uzanan gotik katedrallerin hacmi de büyüktü ama, galerileriyle birlikte düşünüldüğünde içerisine daha fazla insan alabilen başka bir yapı daha yapılamadı 16. yüzyıla kadar. 

Tasarımının özgünlüğü, büyüklüğü, teknik imkansızlıklara getirdiği çözümleri ancak ilahi ilhamla açıklanan Ayasofya, ilginçtir, yapıldığı an derhal bir mimari şaheser kabul edilmesine rağmen, Hıristiyan dini mimarisine asla ilham kaynağı olmadı. Ayasofya, Hıristiyanlar için bir kerelik denenen, ne öncesinde ne sonrasında bir daha hiç benzeri yapılmayan kutsal bir hatıra olarak kaldı. Osmanlı Müslümanları için ise, kubbe mimarisinin yaygınlaşmasıyla cami denince akla gelen imgenin kaynağı oldu. 

100 yıldır bitmeyen dedikodu İmparatoriçe Zoe, Ayasofya’nın güney galerisinde 1000 yıldır yaşamaya devam ediyor. 1000 yıldır da hakkındaki dedikodular bitmiyor. İktidar için yaptıkları erkek hükümdarlar için genellikle sorun sayılmazken o, bugün bile iffetsizlikle suçlanıyor.

Dışından içine gelince… Bugün de çok tartışılan ikonalarına, fresklerine, bezemelerine ilk saldırı Bizans devrinde yaşandı. İkonoklazma (tasvirkırıcılık) döneminde (726-842) dini konulu tasvirlerle ibadet etmenin yasaklanmasıyla, Ayasofya’daki bütün figürlü resimler yokedildi. Ayasofya’nın tam karşısında bulunan İmparatorluk Sarayı’nın Halki Kapısı’nda duran Hz. İsa ikonasının kaldırılmasıyla başladı süreç. 10 Emir’in kazınmış resimlere tapınılmasını yasaklamasından beri varolan bu tutum, belki bu yıllarda İslâm inancını da etkilemiş ya da belki İslâm inancı Hıristiyanları etkilemişti. Neyse ki İmparator Justinianus, Ayasofya’da çok da fazla figürlü eser yaptırmamış. Duvarlar, galeriler, kubbenin neredeyse yarısı 6. yüzyıldan kalma çok çarpıcı mozaiklerle bezeli. Ama bunların hiçbirinde figür yok. İmparator ve İmparatoriçe’nin birtakım resimlerinin olduğu tahmin edilse de onlar 726’da itinayla kazınıp tahrip edildiği için bugüne ulaşmamışlar. Yalnız merhum İmparator ve İmparatoriçe değil, Kalenderhane Camii’nde önüne örülen bir duvar sayesinde kurtulan bir tek resim haricinde, İstanbul’da 843’ten önceye tarihlenen hiçbir figürlü tasvir kalmamış. Bugün üzeri örtülsün mü örtülmesin mi diye tartıştığımız mihraptaki Meryem Ana ve yanındaki iki başmelek ile kubbedeki İsa, 843’te İkonoklazma döneminin sona ermesiyle yapılmış. Ortodokslar, bunların yapıldığı günü halen zafer bayramı olarak kutluyor. 14. yüzyıla kadar da farklı hükümdarlar, yapının farklı yerlerine inanılmaz resimler yapmaya devam ediyor. 

Delacroix’nın fırçasından 1204 Latin İstilası’nın vahşeti.

Ortodoksların ardından, 1204’te Katolikler de 4. Haçlı Seferi sırasında Ayasofya’ya etmediklerini bırakmamışlar. Bizanslı yazar Niketas bu günleri şöyle anlatıyor: “Dini bütün Hristiyanların önünde ibadet ettikleri kutsal tasvirleri kırdılar, din şehitlerinin kemiklerini, adını anmaktan utanç duyduğum kötü yerlere attılar. Hz. İsa’nın vücudu ve kanı yerlere saçıldı. Kiliselerden kutsal şarap ve ekmek konulan kapların üzerindeki değerli taşları söktükten sonra onları içki kupası olarak kullandılar. Ayasofya’nın baştanbaşa değerli taşlardan yapılmış mihrabını kırdılar, onu da paha biçilmez diğer şeyler gibi paylaştılar. Mukaddes vazoları; mihraptan, kürsüden, kapıdan söktükleri gümüş oymaları ve altınları yüklemek için katırlarını kilisenin içine soktular. Bu hayvanların bazıları pek kaygan olan döşeme üzerine düştüklerinden, onları kılıçlarıyla delik deşik ederek mabedi kirlettiler. Gezginci zevk ve günah dükkanı bir genel kadın, patrik kürsüsüne oturtuldu; oradan açık saçık bir şarkı söyledi ve kilisenin içinde dans etti. Vahşi bir azgınlıkla bütün kadınlara ve bilhassa en faziletli ve saygı değer rahibelere tecavüz ediyorlardı…” 1261’e kadar süren Latin İstilası sırasında Ayasofya bir Katolik kilisesi olarak kullanılmış. Bizans’ın kenti geri almasının ardından 1453’te İstanbul’un fethine kadar da yıpranmış, bakımsız, perişan bir yapı olarak varlığını sürdürmüş. 

Osmanlıların Ayasofya’sı

2. Mehmet, 29 Mayıs 1453’te İstanbul’u fethedip şehre girdiğinde, ilk iş Ayasofya’ya gidip kubbenin üzerinden devraldığı mirası izlemiş. Fethin manevi lideri Akşemseddin’in idaresinde ilk cuma namazı da Ayasofyası kalan ama sonuna artık “Cami-i Kebiri” eklenen bu mabette kılınmış. Böylece Ayasofya’nın Türk dönemi başlamış. 

İsmiyle müsemma 1710’da İstanbul’a yolu düşen İsveçli Cornelius Loos’un çizdiği panoromada Ayasofya ve Sultanahmet Camii.

Böyle süreçlerde yalnız yapının adını ve işlevini değiştirmek yeterli olmuyor. Efsanelerle de olsa iki tarih arasında bir bağlantı kurmak, yapı için İslâmi bir anlatı ve bir Osmanlı miti yaratmak da gerekli görülüyor. Ferhat Aslan’ın “Ayasofya Efsaneleri” başlıklı tezinde Evliya Çelebi’den aktardığı bu efsanelerden birine göre, Ayasofya’nın yıkılan kubbesini bir türlü tamir edemeyen rahiplerin rüyasına Hz. Hızır girer: “Ahir zaman peygamberi Muhammed’in tükürüğünden alıp zemzem suyu ile birlikte kirece karıştırın, sonra kubbeyi tamir edin, başka çare yoktur” der. Efsane bu ya, Mekke’de Hz. Muhammed’i bulan, onun dünyaya geldiği gece gerçekleşen bir depremde Ayasofya’nın kubbesinin yıkıldığını anlatan rahipler, mücevher bir hokka içinde aldıkları tükürükle kubbeyi ayakta tutmayı başarırlar. Bunun doğru olmasının imkanı yoktur ama mucizeye, efsaneye, masala dünden teşne İstanbul’da Bizans anlatılarına yaslanarak tarihi ve miti harmanlamanın toplumun her kesimine yayılması dikkate değerdir. Yunanlıların gözünden yazılmış başka efsaneler de vardır tabii. Yılmaz Kalyoncu’nun aktardığı böyle bir efsaneye göre Ayasofya camiye çevrilirken ustalar Bebek İsa ve Meryem Ana mozaiğini kutsal güçlerin araya girmesinden ötürü olacak bir türlü sıvayla kapatamaz, sonunda üzerine bir örtü çekerler. 

Ayasofya deyince akla İstanbul Ayasofyası gelse de ilahi hikmet, yani Ayasofya ismine taşıyan başka mabetler de vardı. İznik ayasofyası bunlardan.

Tarihî gerçeklere baktığımızda ise fetihten sonra Ayasofya’nın mozaikleri uzun süre kapatılmamıştı. Ta 1680’de İstanbul’u ziyaret eden Guillaume-Joseph Grelot’nun Ayasofya çizimlerinde bile, Müslümanların fetihten 230 yıl sonra mozaikleri kapatmadıkları açıkça görülüyor. 1710’da İstanbul’da bulunan İsveçli mühendis Cornelius Loos da bu mozaiklere çizimlerinde yer veriyor. Bu dönemde Osmanlıların, içi Hz. Meryem, Hz. İsa ve melek tasvirleriyle dolu bir mekanda ibadet etmeyi hiç de rahatsız edici bulmadıkları, bazı durumlarda yalnızca gözlerini ya da yüzlerini boyamanın yeterli görüldüğü anlaşılıyor. Taşınabilir ikonalar dışarı taşınıyor, ama yapının parçası olanlar, olduğu gibi korunuyor. 

257 yıllık camide mozaikler açıktı 1710’da İstanbul’da bulunan İsveçli mühendis Cornelius Loos’un çiziminde, fetihten 257 yıl sonra mozaiklerin açık olduğu gözüküyor. Kapaktaki Guillaume- Joseph Grelot çizimi ise 1680’de apsisteki başmelekler ve Hz. Meryem’in bir cami kubbesi altında kapatılmadığının göstergesi…

Abdülmecit Tuğrası

İkonaların kapanması ise, 1739-1740’ta 1. Mahmut’un yaptırdığı onarıma rastlıyor. 1. Mahmut, Türk sanatının şaheserlerinden sayılan şadırvan, sıbyan mektebi, imaret, aşevi, kütüphane, hünkar mahfili ve mihrabı yaptırdığı bu onarımla birlikte mozaiklerin üstlerini de kalın bir badana tabakası ile kapatıyor. 100 yıl boyunca kapalı kapan mozaikler, 1847’de artık tüm İstanbulluların hafızalarından silindikten sonra Sultan Abdülmecit zamanında tekrar günışığı görüyor. Şeyhülislam Mekkizade Mustafa Asım Efendi’nin (1733-1846) vakfettiği mirasla çok büyük bir restorasyona başlayan Gaspare ve Giuseppe Fossati, mozaikleri meydana çıkarıp, desenlerini çizdikten sonra tekrar üstlerini örtüyor. Fakat ne yazık ki bu sırada dökülen sıvalarla birlikte 19. yüzyıla kadar yapılan Osmanlı kalemişleri de tarihe karışıyor. 

Fossati albümündeki ithaf yazısı .

Semavi Eyice’nin aktardığına göre, Sultan Abdülmecit sık sık Ayasofya’ya geliyor, mozaiklerde tasvir edilen kişilerin kimler olduğunu soruyormuş. Yapının güney tarafındaki kapının üstünde Meryem’e şehrin modelini sunan İmparator Constantinus ve Justinianos’u gördüğünde “Bari bu binayı esaslı surette tamir ettiren benim de bir resmim ilave edilse” demiş. Bu isteğinin gerçekleşmesine imkan yokmuş tabii, ama Fossatti’nin aklına bir fikir gelmiş. Yanında getirdiği Lanzoni isimli İtalyan mozaik ustasına tamir sırasında dökülen mozaik tanelerinden Abdülmecit’in portresini değil, ama bir tuğrasını işletmiş. Bilindiği kadarıyla Türk sanatında mozaik taneleriyle yapılan tek padişah tuğrası bu şekilde yapılmış. 

Ayasofya’ya Osmanlıların verdiği önem, vaftizhaneden türbeye çevrilmiş alandan da anlaşılabilir. Beş padişah (2. Selim, 3. Murat, 3. Mehmet, 1. Mustafa, Sultan İbrahim) ve çok sayıda hanedan mensubunun yattığı mezarlık alanı en fazla Osmanlı padişahının istirahat ettiği türbe birimlerinden biri.

Ayasofya ve Abdülmecit Abdülmecit döneminde, Fossati’lerin idaresinde başlayan Ayasofya restorasyonunun ardından yapılan açılışı.

Cumhuriyet’in Ayasofya’sı

O zamana kadar da sonrasında da pek tanınmayan Amerikalı Thomas Whittemore (1871-1950), Türk hükümetinden izin alarak 1932’de Ayasofya’nın mozaiklerini ortaya çıkarmak için çalışmaya başladı. Doğrudur, abartıdır bilinmez, ama Lord Kinross’un Ayasofya kitabında, Whittemore kendi hikayesini şöyle anlatır: “Onunla konuştuğum gün Santa Sophia, camiydi. Ertesi sabah camiye gittiğimde ise kapıda Atatürk’ün kendi el yazısıyla yazılmış bir duyuru vardı ve ‘Müze tamirat dolayısıyla kapalıdır’ diyordu.”

Müze dönemi 1967 Temmuz’unda İstanbul’a gelen Papa VI. Paul’ün Ayasofya ziyaretinde diz çöküp dua etmesi uzun süre tartışılmıştı.

Aslında Mustafa Kemal’in 1923’te bile Ayasofya’yı ibadete kapatmaya niyeti olduğu geçtiğimiz ay tarihçi Murat Bardakçı’nın yayımladığı bir röportajla gündeme geldi. Fakat bu fikrin uygulamaya konması, 24 Kasım 1934’te Bakanlar Kurulu’ndan çıkan bir karar üzerine 1 Şubat 1935’te resmileşti. Aynı zamanda Gazi Mustafa Kemal’in “Atatürk” soyadını aldığı bu gün, iki simgesel dönüşüm gerçekleşiyordu.

Mozaik arama-temizleme çalışmaları, Amerikan Bizans Enstitüsü tarafından 70’li yıllara dek devam ettirildi. Enstitü’nün çıkan bir tartışma sonucu izinlerinin iptal edilmesinin ardından çalışma sona erdirildiğinde, mozaiklerin henüz yarısı bile açılmamıştı. Halen de sıvaların altında çok sayıda mozaik duruyor. 

Ayasofya’nın müze olmasının ardından, yerlerdeki halılar-kilimler kaldırıldı; mihrabın yanındaki çok kıymetli birkaç şamdan haricinde, Osmanlı döneminden kalma pek çok yazı levhası ve cami eşyası Anadolu müzelerine gönderildi; ne yazık ki pek çoğu da kayboldu. Sadece mihrap yönünde bir grup yazı ve yapının içindeki dev yazı levhaları çıkarılamadı. Bu yuvarlak levhalar da indirilmiş, ama çapları hiçbir kapıdan geçmelerine müsaade etmediğinden, kuzey nefinde bir galeride istiflenerek bırakılmışlardı. Ancak 1950’lerde Ekrem Hakkı Ayverdi tarafından yerlerine geri asıldılar. Haluk Dursun’un çıkardığı envantere göre şu anda kalan 15 adet yazı levhası var Ayasofya’da. 

Müze dönemi Ayasofya’nın müze olmasından sonra kaybolan bazı cami eşyaları halen aranıyor. İşaretli levhalar bugün yerinde değil.

İstanbul Ayasofyası’nın bitişiğindeki gayet iyi durumdaki medresenin 1935’te fotoğrafları çekildikten sonra yıktırılmış olması da döneminde tartışma yaratmıştı. İstanbul’un tek iki avlulu medresesi, az sayıda iki katlı medresesinden biri olan bu yapı, İslâm sanatının çok ilginç bir örneği olmasının yanında İstanbul’daki Avrupai tarzda inşa edilmiş medreselerden de biriydi. 1924’e kadar eğitim müessesesi olarak, Ayasofya’nın etrafını açmak için yıkılana kadar ise öksüzler yurdu olarak kullanılmıştı. 1985-86’da temelleri ortaya çıkarılan medrese bugün rekonstrüksiyondan geçiyor. Yakın zamana dek müzenin bir parçası olarak kullanılması planlanıyordu, şimdi ne olacağını hep birlikte göreceğiz. 

THOMAS WHITTEMORE

Sıvaları söküp, mozaikleri tekrar ortaya çıkaran adam

Dünyanın Yedi Harikası, miladî takvimi önceleyen çağlarda yapılmış anıtsal eserler arasından seçilmişti. O gün bugün insan elinden çıkma sayısız yapı üzerinde anketler düzenleniyor nicedir: Dünyanın Yeni Yedi Harikası için önerilen çok sayıda dinsel ya da sivil mimarî ürün arasında Ayasofya başı çekiyorsa, bunu birden fazla gerekçeyle temellendirmek eldedir.

ENİS BATUR

Yedi yüzyıldan fazla kilise, beş yüzyıl boyunca cami, üç çeyrek yüzyıldır müze olarak işlevini sürdüren, atlattığı onca badirenin ardından bütün görkemiyle ayakta duran bu benzersiz anıt-yapının geçmişi, biri çağ değişimi olmak üzere tarihsel kırılma noktaları, dönemeçler, yön değişimleriyle doludur. Bizans’ın kuruluş ve yükselişine denk gelen süreçte üstüste üç kez inşa edilmiş, büyük taht savaşımlarına sahne olmuş, 1204’de Latinlerin gerçekleştirdikleri haçlı seferinde tepeden tırnağa talan edilmiş, Fatih şehre girdiğinde “düşüş”ün son simgesi olarak görülmüştü.

Thomas Whittemore Ayasofya’da….

Sonrasında, köklü sayılabilecek biçimsel değişimler geçirdiğini; içte mihrabından dev hat levhalarına, bir sıvanan bir açılan mozaiklerine; dışta, minarelerinden destek duvarlarına, kütüphanesine, Bizanslı çehresinden bir ölçüde uzaklaştığını biliyoruz…

Yıllar önce bir dizi rastlantı sonucu, Amerikalı arkeolog-bizantolog Thomas Whittemore’la yollarımız kesişmişti… Whittemore, Atatürk’e mektup yazmış, Ayasofya (sonra da Kariye) mozaiklerinin sıvalarının sökülmesi işlemleri için başvurusu kabul görmüş, yıllarını İstanbul’da geçirmiştir. Burada pek sevilmediğini, Ayasofya’nın camiden müzeye çevrilmesine içerleyen çevrelerce “papaz” sayıldığını görüyoruz. Tuhaf bir yöntemle çalışıldığı, sabahın köründe fırınlardan getirtilen sıcak ekmek içleriyle sıvaların söküldüğü söylenir.

Paris’teki stüdyosunda, Abidin Dino anlatmıştı: 1935 civarı, bir sabah tömbeki önünde, dumanaltı oturuyorlarmış Arif’le; kafasındaki garibin garibi serpuşuyla birden yanlarında bitmiş Whittemore, kaldırmış yerlerinden, hızla Ayasofya’ya götürmüş: Ünlü iskelesine hep birlikte tırmanmışlar içeride, düşme tehlikesi geçirerek, bir saat önce ulaştığı büyük bir mozayık kesitinin önüne götürmüş onları ve bir kova dolusu suyu duvara boca ettiğinde, imparatorun gözleri boşlukta canlanıvermiş. Abidin bey, bu sahneyi bir kitabında aktarmıştır.

Whittemore, Amerikan Bizans Enstitüsü’nü 1930 yılında kurmuştu… Beni en çok İstanbul yılları ilgilendiriyor tabiî. Muhafazakâr çevrelerdeki kadar olmasa bile, akademik çevrelerde de kuşkuyla karşılanmış: Hakkındaki doğru dürüst tek portre yazısını Semavi Eyice kaleme almıştır, buram buram mesafe kokar.

(Enis Batur’un bu yazısı, #tarih’in 26. sayısında yayımlanmıştı.)