Sultan Abdülhamid’in 13 Şubat 1878’de Meclis-i Mebusan’ı kapatması, toplumun yönetimde söz sahibi olma azmini doğar doğmaz katleden bir hamleydi. Osmanlı milletlerinin büyük umutlar bağladığı Meclis-i Umumi’nin devre dışı bırakılması, yaşanan tartışmalar ve yabancı ülkelerin tutumu Takvim-i Vekayi’de yayınlanan Meclis-i Mebusan tutanaklarından aktarılıyor. Sürecin içyüzü. 

Meclis-i Mebusan (parlamento) tecrübesini 1877’de yaşamaya başlamış bir ülkenin, çok partili demokrasiye ancak 1946’da geçebilmesi ilginç bir çelişkidir. Bu çelişkiyi çözümlemede kullanılacak, Meclis’in kapatılmasındaki gerekçelerin izine rastlanabilecek en iyi kaynak “Meclis-i Mebusan Zabıtları”dır. 

Devrine göre büyük yenilik olan stenografi ile kayda alınan meclis oturumlarındaki konuşmalar maalesef günümüze intikal etmedi. I. Meclis-i Mebusan’ın stenografi ürünü tutanakları, II. Meclis-i Mebusan’a tahsis edilen Çırağan Sarayı’nda 1909’da çıkan yangında tamamen yanmış olmalı. Neyse ki Abdurrahman Şeref Bey’in Takvim-i Vekayi’deki görevi sırasında günü gününe yayınladığı, halka açık her oturumun konuşmaları elimizde. II. Abdülhamid devrinde zabıtların yer aldığı Takvim-i Vekayi’ler suç unsuru olarak değerlendirilirdi. Bu bakımdan zorluklarla saklanabildiler. Dolayısıyla yakın zamanlara kadar tam bir koleksiyonu hiçbir yerde yoktu. Şimdilerde de dijital koleksiyonlar halinde tamamlanabildi. 

Hakkı Tarık Us yıllarca arayıp binbir meşakkatle bulduğu, biraraya getirdiği zabıtları 1939 ve 1954 yıllarında iki cilt halinde yayımladı. O tutanaklar olmasa, Meclis-i Mebusan lehine-aleyhine söylenenleri sorgulamaya imkân bulamayacaktık. O “söylenenler” içinde öyle iddialar var ki… Bugün bile “Farklı milletlerden, dinlerden oluşan Osmanlı karmasının parlamentosu kapatılmasaydı, devlet 30 yıl önce dağılırdı; Mecliste Türkçe’nin yanında diğer dillerin de resmî dil olarak kabulü için Ermeniler, Rumlar, Araplar çok büyük kavgalar verdiler; Ermenilik, Rumluk, Araplık davası güden ayrılıkçı mebuslar, devleti Meclis’te parçalayabilirlerdi; Osmanlı toplumu Meşrutiyeti özümseyip benimseyecek siyasi olgunluğa erişmemişti; Ruslarla amansız bir savaşın sürdüğü anda savaş meclisten mi idare edilirmiş!” gibi hüküm içeren eleştiriler kolayca kabul görüyor. 

İlk Meclis-i Mebusan 1877’de Ayasofya’nın güneyinde Darülfünun binasında açılan ilk Meclis-i Mebusan’da genel kurul salonunun içeriden görünüşü. 

Topu topu iki dönemde beş ay ömür sürebilen, buna rağmen özetleri bile iki büyük cilt tutan tutanakların söyledikleri ile Meclis-i Mebusan’ın kapatılmasındaki haklılığa dair kulaktan dolma söylentileri, temelsiz gerekçeleri tartmak çok zor olmasa gerek. Öne çıkarılan ve haklılığı vurgulanan kapatılma gerekçelerini ana hatlarıyla sıralayabiliriz.

Çok dinli, çok milletli Osmanlı toplumunu değerlendirirken, günümüzün ulus devlet anlayışı ile hareket edilmesi sıklıkla düşülen bir hata. Osmanlı Devleti 623 yıllık ömrünün sadece son 83 yılında Tanzimat Islahat Meşrutiyet ilkeleri ile hareket etti. Öncesinde asırlar boyu Müslim ve gayrimüslim tebaa arasında eşitlik yoktu. Son yüzyılda gayrimüslimlerin elden uçup gitmemesi için bulunan formül, Müslim-gayrimüslim herkesin “Osmanlılık” kavramı çevresinde birleştirilmesi oldu. Gülhane Hatt-ı Hümayunu (Tanzimat), Islahat Fermanı, Kanun-ı Esasi süreçleri bu kavramı şekillendirdi. II. Abdülhamid de Meclis-i Mebusan’ı açarken Tanzimat ilkelerine vurguyu eksik etmedi. Böylelikle ilk Meclis’te herkes Osmanlılık kavramının içini doldurma peşindeydi. Bu kavramın muhteva ve sınırlarını belirlerken dil, din, mezhep ayrılıkları vurgulanarak yapılan tartışmalardan hareketle, gayrimüslim vekillerin ayrılıkçı kaygılarla hareket ettiğini iddia etmek anakronik bir yanılgıdır. 

I.Meclis-i Mebusan’da Türkçe dışında dillerin kullanılması meselesi, asla bugün anladığımız gibi olmamıştır. Bir iki oturumda “Nahiyeler Kanunu” ve “Vilâyât Belediyeler Kanunu” görüşmeleri sırasında vilayet ve kaza meclislerine üye seçileceklerin Türkçe bilme zorunluluğu vurgulandı. Kanun-ı Esasi’de resmî dilin Türkçe, memurların Türkçe bilmesinin zorunlu olduğu kayıtlıydı. Anayasaya halel getirmeden bilhassa taşra diyarlarındaki Türkçe bilmeyen vatandaşların yerel meclislerde temsil haklarının kaybolmaması arayışında olan üyeler vardı. 

Meclis’in kapatılma kararı Meclis-i Mebusan’ın kapatılma kararının yer aldığı 2099 numaralı 16 Şubat 1878 tarihli Takvim-i Vekayi 

İstanbul mebusu Vasilaki, Suriye mebusu Nikola Nakkaş gibi üyeler kendi cemaatlerinden Türkçe bilmeyenlerin durumlarını sorgulayarak, “Osmanlılık kavramı içinde her lisanın ifade edilmesinin ne mahzuru vardır?” şeklinde sorular yönelttiler. Anayasanın bağlayıcı maddeleri hatırlatılarak tartışmalar bitirildi. Vasilaki Efendi başka bir söz sırasında Müslim-gayrimüslim ayrımının da söz konusu edilmemesini, herkesin eşit vatandaşlar olarak adlandırılmasını dile getirirken, laikliğe giden yolda olduğunun, II. Mahmud’un “ben tebaamın Müslüman’ını camide, Hıristiyan’ını kilisede, Musevi’sini havrada görmek isterim” sözünü geliştirdiğinin farkındaydı. 

Türkçe dışındaki dillerde ısrarı konusunda en çok eleştirilen Vasilaki’nin, I. Meclisin 12. celsesinde “Hıristiyanlar Osmanlı olmak isterlerse Osmanlı lisanını öğrensinler” diye konuşma yaptığı görmezden gelinmektedir. Meclis Başkanı Ahmed Vefik Paşa’nın gayrimüslim vekillere şiddetle müdahale ettiği söylenegelir. Tutanaklara baktığımızda Nakkaş Efendi’nin Beyrut ’ta çok kimsenin Türkçe bilmediği ifadesine cevap olarak Vefik Paşa’nın tek cümle “dört yıldan sonra aklı olan Türkçe öğrensin” dediğini görüyoruz. Nakkaş devamında “Türkçenin bilinmemesinde ne mazarrat var?” sorusunu yöneltir, aynı medeni ölçü içerisinde Vefik Paşa’dan “İttihada manidir. İnşallah nasihatimizi kabul ederler de Türkçe öğrenirler” cevabını alır. Tartışmalar olgunlukla sonuçlanmıştır. Beş aylık sürede iki-üç defa gündeme gelen Türkçe meselesi, kapatılmanın haklılığına ikna edici bir gerekçe değildir. 

Meclisin etnik yapısı da günümüzde çok sorunlu gösterilmektedir. Müslüman ve gayrimüslim vekil sayılarından hareketle 115 vekilin 69’unun Müslüman olduğu, ancak Arnavut, Arap gibi kavimler arasında Türklerin azınlıkta kaldıkları söylenir. Aslında bu yersiz kaygı da anakroniktir; ayrıca 46 gayrimüslim üyeyi bir Hıristiyan cephesi/bloku gibi görmenin sonucudur. II. Mecliste de sayılar değişik, oranlar yaklaşıktır. O günkü anlayışlar günümüze göre bariz farklılıklar gösterir. 

Erzurum mebusu Kiragos Efendi mecliste, ahaliyi ezen, yerel güçlerle işbirliği yapan memurları anlatırken, daha çok Rum, Bulgar Ortodoks Hıristiyanların mahalli liderlerine verilen “Çorbacı” tabirini “namussuz çorbacılar” şeklinde kullanınca, Yanyalı Çanaka Efendi tarafından şiddetle protesto edilmiş, Kiragos Efendi bildiğinden şaşmamıştır. Marunî, Yahudi, Rum-Sırp-Bulgar Ortodoksu, Protestan-Ortodoks-Katolik Ermenisi birçok farklı mezhebin yekpare olmadığı, aralarında derin çelişkiler barındırdığı dikkatlerden kaçırılır. Müslümanların da benzer farklılık ve çelişkilerle dolu olduğu bir ortamda “Türkler o mecliste azınlıktaydı” demek, Osmanlılığın ne demek olduğunu yeniden düşünmeyi gerektirir. 

II. Abdülhamid’in meclisi kapatmasındaki haklılığına delil gösterilen bu durum, tek adamlık devrinde Yıldız Sarayı’nda Karakeçili Yörüklerinden, Arap ve Arnavutlardan muhafız alayları kurmasında; sağlığını, sermayesini, istihbaratını emanet ettiği Marunî, Ermeni ve Rumları en yakınında istihdam etmesinde birleştirici ve yapıcı bir çaba olarak övülür ama aradaki çelişkiye hiç değinilmez. Ayrıca II. Mecliste başkanvekilliği için meclisin en yüksek oyla seçtiği üç Türk adayın listesini bir tarafa atan II. Abdülhamid’in, listede olmadığı halde usulsüz olarak Hüdaverdi Ohannes’i başkanvekili yapması da sorgulanmamaktadır. “Gayrimüslim tebaadan biri de başkanvekili oluversin” anlayışı mecliste tepkiyle karşılanmış ama gündem uzatılmamıştır. 

HALEP MEBUSU SADİ EFENDİ
İSTANBUL MEBUSU SOLİDİ EFENDİ 

Türkleri savunan Solidi Efendi

Mebus seçimlerinin tek aşamada doğrudan doğruya mı yoksa ikinci seçmenler vasıtasıyla mı olması gerektiği tartışmalarında Halep mebusu Sadi Efendi “Doğrudan seçim ahalinin özgürlüğünü arttırıyor lakin bizim ahalinin seçim kabiliyeti daha bu dereceye gelmemiştir” lafı üzerine İstanbullu Solidi Efendi “Bu yüce mecliste ahalimize yöneltilen cehalet ve ahmaklık sıfatını kabul edemem. Bizim milletimiz Avrupa milletlerinden daha ahmak değildir, onlardan daha kabiliyetlidir” demiştir.

1877’de Rusya’nın Osmanlı Devleti’ne savaş ilanı üzerine Mecliste olağanüstü görüşmeler yaşanır. Rusya’nın Hıristiyan topluluklar üzerinde himayeci bir tahakkümle yayınladığı notalara en sert tepkiyi Meclis’in Hıristiyan mebusları gösterir. Teker teker söz alarak nutuklar irad ederler. Halep Mebusu Manuk Efendi (Ermeni); Bulgar vekillerden Yorgi, Dimitri, Todori, Zahari, İstefanaki; Trabzon’dan Petraki, Sivas’tan Agop, Suriye’den Nevfel ve daha niceleri Ruslara nefret kusan, bilhassa Ortodokslar için din birliğini dikkate almayan, Devlet-i Aliyye için her fedakârlığa cemaatleri ile hazır olduklarını beyan eden konuşmalar yaparlar. 

İstanbul’dan Sebuh Efendi “Hıristiyanların malen ve canen ne hizmet istenilirse hazır olduklarını” belirtir. Nakkaş Efendi “biz (Hıristiyanlar askere alınmadığı için) şimdiye kadar silah kullanmadık. Akçe ve sairece ne hizmet lazım ise, her türlü fedakârlığa hazırız” der demez Sebuh Efendi “Hıristiyanlar vatan savunmasına hazırdır, mal, can, silah ile de hizmet edebilirler” diye konuşur. Osmanlılık kavramını kendine göre doldurmaya meyilli Yanyalı Çanaka Efendi bile “Rusya bu savaşı Osmanlılar aleyhine ilan etti. Bu isim bize de şamildir. Biz de Osmanlıyız, savaşa hazırız” diye ilan eder. 

Konuşmalar Meclis üzerinde o kadar etkili olur ki Müslüman mebuslar, başkan Vefik Paşa, gayrimüslimlerin bu heyecanına alkışlarla, teşekkürlerle karşılık verirler. Meclisin varlığının en büyük muhaliflerinden olan Dâhiliye Nazırı Ahmed Cevdet Paşa da memnuniyetle teşekkürlerini sunar. İzleyici locaları da alkışlı tezahürata başlayınca başkan tarafından izleyicilerin lehte ve aleyhte tezahürat, alkış yapamayacakları, sessizce oturumu izlemeleri uyarısı gelir. Osmanlı Ordusunun başarıları Müslim-gayrimüslim ayrılmadan hep birlikte alkışlanır, işler kötüye gitmeye başlayınca hep birlikte aynı duygularla üzülürler, cephelerdeki kayıpların sorumluları hesap vermeye çağırılır. 

Klasik Osmanlı devri anlayışında padişah karşısında reaya ve kul statüsünde bulunan tebaanın da hukuku ihlal edilemezdi. Kölenin, cariyenin bile yüzlerce fıkhi kural içeren bir statüsü varken aksi düşünülemezdi. 1839 Tanzimat reformları sonrasında tarihe karışan klasik devirden miras kalan hukuk daha da geliştirilerek Batılı anlayışlara kapı açıldı. Mahalli meclislerin ülke gündemine girmesiyle, gayrimüslimlerle Müslimlerin eşit sayıda bulundukları ilk yönetim organları oluşturuldu. İstanbul bu tecrübeden mahrum kalsa da Anadolu, Rumeli ve Arap vilayetlerinde kıyasıya mücadele edilen meclis seçimleri ile taşranın İstanbul’a göre bir üstünlüğü ortaya çıktı. Taşradan habersiz İstanbul erkân ve zadegânı bilmese de, yarı burjuva, eşraf ve ahali demokrasi yolunda İstanbul ahalisinden üstün bir bilinç kazanmıştı. 

İstanbul’da Kanun-i Esasi ve Meşrutiyet idaresini kolaylıkla kabul eden merkezi bürokrasi ve yarı aristokrasi, Meclis-i Mebusan’a seçilip gelen taşralıların kolay lokma olacakları, alıştıkları düzenin sarsılmadan yoluna devam edeceği konusunda endişesizdi. Ancak hiç de beklenildiği gibi çıkmadılar. İstanbul’un beşi Müslim, beşi gayrimüslim mebusu ilk defa seçim görmüşlerdi ama, karşılarındaki taşralılar yıllardır geliştirdikleri modelde politika üretebilen, yerel meclislerinde yönetim ve tartışma tecrübesi kazanmış, ağzı kalabalık adamlar olarak Meclis’te ipleri ele geçirmişlerdi. 

HALEP MEBUSU MANUK KARACIYAN 

Osmanlılık kavramı 

Halep mebusu Manuk Karacıyan Efendi: Efendiler, Osmanlı Devleti’nin birliğini ve saltanat-ı seniyyenin bağımsızlığını korumak yükümlü olduğumuz görevlerin en önemlisidir. Her ne taraftan olursa olsun Millet-i Osmaniye’nin hukukuna saldırıldığında engellenmesi ve uzaklaştırılması için devletimizin yönetim başında olanlarına yardım etmemiz gerekir… – Meclis Reisi Ahmed Vefik Paşa: Elhamdülillah, Osmanlılarımız, Osmanlılık kavramını aynı şekilde hissediyorlar. 

Midhat Paşa daha Tuna valiliği zamanında bu katılımcı yönetimin faydalarını görmüş ve uygulamaya başlandığında Bulgarların Osmanlıya bağlılığının yükseldiği ortaya çıkmıştı. Rusların da Bulgaristan üzerindeki emellerine engel olacağını düşündüğü bu gelişmelerin önünü kesmek için ne kadar uğraştığı ortadadır. İstanbulluların bu inceliklere vakıf olamamaları, Meclisteki birçok oturumda taşralılar tarafından susturulmalarına sebep olmuştur. Hatta Edirne mebusu Rasim Bey, nahiye meclislerindeki üye sayıları üzerine meclis genel kurulunda yürütülen tartışmada, İstanbul mebusu Vasilaki ve Sebuh Efendileri zikrederek “İstanbullu oldukları ve seçim işlerine bu sene girdikleri için bu işi bizim kadar iyi bilemezler. Biz taşralıyız. Bu işi elbette daha iyi biliriz. Şimdiye kadar azanın yarısı Müslim, yarısı gayrimüslim idi. İslâm-Hıristiyan bir yere gelip sizden kimi seçelim, bizden kimi seçelim diye müzakere ederdik… Biz elli beş (1839) senesinden yani Tanzimat’ın başından beri seçimler içindeyiz. İstanbul daha bu sene intihaba girdi” demiştir. 

YENİŞEHİRLİZADE AHMED EFENDİ 

Bize baraka yeter 

Vefik Paşa’nın gelecek sene Heyet-i Mebusan binası inşa edilecek yer için mebuslardan önerge hazırlanmasını istemesi üzerine İzmir Mebusu Yenişehirli-zade Ahmed Efendi: Biz bina istemeyiz efendim, biz çadır altında otururuz, bize bir baraka kâfidir. 

İşte bu vekiller, İstanbul’un zenginlikleri ile taşranın fakirliğini karşılaştırdılar. Vilayetlerden orduya toplanan yardımların büyüklüğü karşısında İstanbul’un cüz’i yardımlarının mukayesesini yaptılar. Taşrada merkezin yetkilendirdiği memurların ahaliyi ezmesinin önüne geçmek için seçim bölgelerinden gelen arzuhalleri işleme koyarak takipçisi oldular. 

EDİRNE MENSUBU RASİM BEY

Memurlardan da vergi alınsın 

Edirne mebusu Rasim Bey’in “esnaf ve sanatkârlar temettu vergisi mükellefleri olarak vergilerini ödedikleri gibi memurlardan da temettu vergisi alınsın” önergesi alkışlarla kabul edilmiştir. 

Örnek bir olay olarak anlatılması gerekir ki, İstanbul mebusu Solidi Efendi’ye gelen bir arzuhalde daha gözaltında suçsuzluğu anlaşılan ama memurların ihmaliyle dokuz yıldır suçsuz yere hapiste yatan Nikola Tatavlianos’un tahliyesine ve uygun bir tazminat ödenmesine karar verildi. Serasker Redif Paşa’nın tasarrufuyla sorgusuz sualsiz sürgüne gönderilenlerin, haklarının takipçisi oldular. Eski sadrazam Mahmud Nedim Paşa’nın yolsuzluklarını, devletin başına açtığı meseleleri sorgulayıp yargılanmasını istediler. Hatta aldığı emekli maaşı bile gündeme geldi. Bütçe Kanunu’nda Dâhiliye, Hariciye neyse de Maliye Nezareti’nin bütçesinde bile indirime gidip masraflar kısıldı. Halktan toplanan vergilerin doğru yerlere harcanıp harcanmadığı incelendi. 

Vekiller, Zaptiye Nazırının mecliste bir hafiyeyi görevlendirdiğini haber alınca, durumu şiddetle protesto ettiler ve Bakanın yargılanmasını talep ettiler. Protesto konuşmalarında hafiyelik aleyhinde dile gelen cesur sözler, 30 yıl sürecek istibdat devrinde hafiye korkusu yüzünden hiç duyulmayacaktır. O nazır, meclis kapatılınca sürgüne gönderilecek vekilleri yanına çağırtıp “sizin gibi hiçbir içtimai mevkii olmayan kimseleri kendisine mebus seçen millete yazıklar olsun” diyerek, alenen millete de hakaret edecektir.

İlk mebuslarımızın kısa bir sürede İstanbul’da kendilerine yaygın bir düşman kitlesi kazandıklarını düşünmek hiç de zor değil. Meclisi kapatma kararının mürekkebi kurumadan, on mebusun İstanbul’dan memleketlerine sürgün kararı çıkmıştı. Bunlardan Haleb Mebusu Nafi Efendi ile Manuk Efendi, İzmir Mebusu Yenişehirlizade Ahmed Efendi, Edirne Mebusu Rasim Bey, siyasi parti lideri niteliğine sahip görülüyorlar. 

HALEP MENSUBU NAFİ EFENDİ

Savaş suçluları

Halep mebusu Nafi Efendi:

Rus savaşı kötüye gittikçe mecliste sorumluların, bilhassa komutanların hesap vermesini isteyerek; “Bu savaşta bulunan Rauf Paşa, Süleyman Paşa, Mehmed Ali Paşa, Muhtar Paşa… Millet tamamına suçlu gözüyle bakıyor.”

Bu sürgünlerin ortak özelliği muhalif ve halktan yana politika üretmeleridir. Sürgün kararında bu duruşlarının etkisi yadsınamaz. Asla ayrılıkçı olmadıkları gibi, o günlerde pek anlaşılamayan vatan sevgisi ile dolu oldukları da konuşmalarına yansımıştır. 

İlk devrenin üyeleri hiç acemilik çekmeyip üç aylık sürede MM İç Tüzüğü, Seçim, Dış Borçlanma, Dersaadet Belediye, Vilayât Belediye, Teşkil-i Vilayât, Matbuât, Sıkıyönetim, Bütçe kanunlarını çıkardılar. II. Devre seçimlerinin ardından ilk dönemin etkili isimlerini yeniden mecliste görüyoruz. Ruslarla savaşın aleyhimize döndüğü bir zamanda, işleri hiç de kolay değildi. Cevdet Paşa’nın da Tezakir’inde isabetli bir şekilde cehaletini, ülkenin sınırlarından haberdar olmadığını vurgulayıp eleştirdiği Serasker Redif Paşa, mebusların hedefine oturdu. Bazı konuşmalarda “Hain Redif Paşa” olarak anıldı. 

Savaş ilerledikçe, Ruslar doğudan batıdan Osmanlı Devleti’ni sıkıştırdıkça başarısız komutanları dinlemek, bir anlamda savaşın sevk ve idaresine müdahil olmak istediler. Kemikleşmiş askerî komuta kademesi, bürokrasi ve mülki erkân buna asla rıza göstermek niyetinde değildi. “Rus Savaşı Meclis-i Mebusan’dan mı yürütülürmüş” diye günümüzde halen dudak bükenler oluyor. Kırk iki yıl sonra Büyük Millet Meclisi’nin denetim ve talimatlarıyla yürütülen Kurtuluş Savaşı, ardından Türkiye Cumhuriyeti’nin kurulduğunu gördüğümüz için, Rus savaşında meclis etkili olsaydı sonuç nasıl olurdu diye düşünmeden edemiyorum.

İSTANBUL MENSUBU VASİLAKİ BEY 

Ayrımcılığa karşı

Nahiye Meclisleri Kanunu görüşmeleri sırasında meclislere seçileceklerin Müslim-Gayrimüslim ayrımı ve adlandırması yapılmadan Osmanlı tebaası olarak anılmasını isteyen İstanbul mebusu Vasilaki Efendi “Hep Osmanlıyız, hepimiz biriz. Bizi yalnız böyle tabirler birbirimizden ayırıyor” dediğinde ona muhalif olan Halep mebusu Manuk Efendi, Müslim-Gayrimüslim ayrımının Osmanlılığa zarar vermeyeceğini, şimdilik böyle kalması gerektiğini iddia ederek “ O dediğin bundan yirmi sene sonra eğitim-öğretim sayesinde fikirler birleştikten sonra olur. Şimdi ise her sınıf ahalimizde bazı fikirler vardır ki meydana koyamayız” demiştir.

Rusya’nın harp ilanı Osmanlı toplumu için bir şans olabilirdi. Günümüzde anlatılanların aksine din-mezhep ayrımını içermeyen, devlet ve millet beraberliğini kapsayan Osmanlılık ruhu belki de o gün olgunlaşmıştı. Zaten Kanun-ı Esasi ve Meşrutiyet meclisinin gayesi de öncelikle bunu sağlamaktı. Hukukun üstünlüğü, kanunların eşit ve adil oluşu bu temelden inşa edilecekti. O gün yakalanan ruh I. ve II. Meclisin sonuna kadar yaşatılabilmişti. Bir daha da Osmanlılık politikasına bel bağlanmayacak, “çözüldüğü yere kadar” ilkesi esas alınacaktır. Sonrasında, kapatılan parlamentomuz günah keçisi olurken, Ayastefanos ve Berlin Kongrelerini milletin denetiminden kurtulmanın rahatlığıyla kendi bildikleri gibi yapan, Bulgar, Sırp, Ermeni, Arap, Arnavut demeden tüm etnik tebaayı kurtlar sofrasına bırakıveren sivil ve askerî, aristokrat veya hanedandan kim varsa sütten çıkmış kaşık gibi “ak” oldular.

Yazımızı, II. Abdülhamid’in parlamentoyu kapatmakla ne kadar isabetli bir karar aldığına, ülkenin, milletin yararına davrandığına dair görüş sahiplerinin, Prens Bismarck’ın, iftihar ederek sahiplendikleri sözleriyle bitirelim: “Ne iyi ettiniz de parlamentoyu bertaraf ettiniz. Sizin gibi tek milletten ibaret olmayan devletlerde parlamentonun faydasından ziyade zararı olur!”.