MİTOLOJİK ANKA KUŞU İLE TÜRKLERİN ORTAK YAZGISI

Felaketlerle yanarız küllerimizden doğarız

0
226

Türklerin 7. yüzyıldan 21. yüzyıla uzanan Anadolu macerası, sayısız doğal felaketle olduğu kadar savaşlar, isyanlar, darbeler ve göçlerle de şekillendi. Coğrafyamızı sarsan, insanlarımızı tüketen bu trajik hadiselere ve çoğu zaman yetersiz-beceriksiz idarecilere rağmen yıkılmadık, ayakta kaldık. Türk milletinin hayatını, kimliğini ve yaşam alanlarını devam ettirebilmesinin tarihî referansları, kodları…

Türkler en azından 7. yüz­yıldan beri Anadolu’ya girmiş ama 11 yüzyıldan önceki perakende göçlerle ge­lenler bu coğrafyaya damgası­nı vuramamış; bir kısmı Bizans toplumuna entegre olmuş, on­ların askerî yapısı ve bürokrasi­sinde yer almıştı. Bizans ordu­sunun daimi alaylarından ikisi Türklerden oluşurdu. Selçuk­lular büyük bir dalgayla gelin­ce, bunların bir kısmı kavmine döndü; ama ne kadarı, bilmemi­ze olanak yok.

Keza Erzurum, Malatya, Si­vas ve Kars daha Malazgirt ön­cesinde Türklerin eline geçmiş­ti. Romen Diyojen bu gelişme­nin önünü kesmek üzere tayin edici sonuç için Doğu Anado­lu’ya ilerledi ama Malazgirt’te kesin sonuçlu bir yenilgiye uğ­radı ve Anadolu’nun Türk yur­du olması hız kazandı. Malaz­girt’den 20 yıl sonra İznik’te ilk Türk camii yapılmıştı bile. Ne var ki Anadolu’da çok rahat bir hayat süremedik. Asırlar bo­yunca Hazar Denizi’nin kıyıla­rından batıya akan atalarımız, oradan daha sorunlu bir bölgeye geldiklerini bilmiyorlardı. Bunu torunları büyük sıkıntı çekerek öğrenecekti. Hemen her asırda ayrı bir dizi kriz kapımızı çal­dı. 21. yüzyılda da iklim krizin­den mülteci akınına ve dörtbir yanımızı saran savaşlara kadar aralıksız krizler yaşıyoruz. Bun­ları başka ülkelerde olduğu ka­dar yadırgamıyor, sonunda başa çıkmanın yollarını bir şekilde buluyoruz; çünkü hep kriz ve istikrarsızlık içerisinde yaşa­dık. Anadolu’ya geliş sürecinde­ki sıkıntıları bir kenara bıraksak bile, şöyle “oh!” diyerek rahat ettiğimiz dönem çok azdır. Bu nedenle “istikrarsızlık karak­terimizdir” sözü doğrudur ama istikrarsızlığa tahammül gücü­müz fazladır.

Haçlı seferleri

Anadolu’da yaygın bir yerleşime geçip tam da rahata ermeden, daha ayağımızın tozuyla Haç­lı seferleriyle uğraşmak zorun­da kaldık. Bu seferlerin örgüt­lendiği Clermont Konseyi’nda söz alan Flandr Kontu Robert, Türklerin Boğazlar’a kadar gel­diğinden bahsetmiş; bu hareke­tin hedeflerden birinin Anado­lu’da Hıristiyanları desteklemek olması gerektiğini ifade etmiş­ti. 1096’da Anadolu’ya ulaşan 1. Haçlı Seferi’nin ilk hedefi İznik oldu. Daha sonra Eskişehir ve Konya üzerinden güneye iler­leyerek Antakya’yı kuşattılar ve ele geçirip bir prenslik kurdu­lar. Bu arada bir kolları da do­ğuya ilerleyip Urfa Kontluğu’nu kurdu. Bir kısım Haçlılar (Nor­manlar ve sonra Katalanlar) da­ha sonraları İç ve Batı Anado­lu’da kalıp başka Haçlı devletleri oluşturmaya çalıştılar.

Haçlıların Anadolu’dan geç­mesini engelleyemedik ama yol üzerinde onlara büyük kayıplar verdirerek Doğu Akdeniz’de ka­lıcı olmalarını önledik. Bunun­la birlikte, bu durum Bizans’ın harekete geçerek bazı bölgeleri geri almasına yolaçtı ki, bu giri­şimleri durdurmak ancak onları 1176’daki Miryokefalon Muha­rebesi’nde hezimete uğratarak mümkün oldu. Doğu Anado­lu’daki Malazgirt ve Batı Anado­lu’daki Miryokefalon yenilgileri sonrasında gücü tükenen Bizans bir daha Anadolu’ya büyük bir ordu gönderemedi; faaliyetleri Marmara bölgesiyle sınırlı kaldı. Ne var ki Haçlıların yarattığı sı­kıntılar henüz geçmeden doğu­dan çok daha büyük bir fırtına yaklaşmaktaydı.

Moğollar’la Selçuklular karşı karşıya 2. Gıyâseddin Keyhüsrev’in başında olduğu Anadolu Selçuklular’la Moğollar arasındaki Kösedağ Muharebesi (1243) sonunda Anadolu Selçuklu Devleti, Moğol tabiiyeti altına girdi. Bunu izleyen yarım yüzyılda Selçukluların bakiyeleri İlhanlı valilerin altında sürekli aşağılanırken, ahali de işgalcinin altında ezildi.

Moğol istilaları

Moğollar Anadolu’yu büyük bir krize sokmuş, o sırada Babai isyanıyla uğraşan Selçuklular kötü bir yönetim sergilemişler­dir. Bir kısım göçerlerin toprağa bağlı vergi mükellefi olmaktan kaçmaları, bu isyanın temelde­ki nedenleri arasındadır. Ayrıca Selçukluların, Moğolların hedefi olan Harezmilerle ittifak yapa­caklarına onlarla savaşmaları, iki tarafı da kolay yem haline ge­tirmiştir.

İlk Moğol istilasını önlemek için hazırlanan Selçuklu ordusu, yerleşik hayata geçtikten sonra geleneksel savaş yeteneğini yi­tirmiş yönetimin liderliği altın­da bir varlık gösteremedi. Saray hayatı Selçuklu yönetimine hiç yaramamıştı. 1243’teki Kösedağ muharebesinde Selçuklu öncü kuvvetlerinin bir kısmı imha olunca geri kalan birlikler utanç verici bir şekilde dağıldı. Bunu izleyen yarım yüzyılda Selçuk­luların bakiyeleri İlhanlı vali­lerin altında sürekli aşağılanır­ken, ahali de işgalcinin altında ezildi.

Kısa vadede Anadolu’da Türk birliğini kuracak bir güç ortaya çıkmadı ve en büyük aday, hatta onların doğal varisi sayılan Karamanlılar da bunu başaracak güçte değildi. Moğol zulmünün büyüklüğü Nasred­din Hoca fıkralarına bile konu olmuştur. Bununla birlikte, Ana­dolu-Türk birliğinin dağılması Osmanlıların devlet kurmaları için uygun koşulları oluşturdu ve esaret altındaki Selçuklular 1300’lerin başlarında tarihten silinirken, aynı tarihlerde Os­man Bey İznik’i tekrar alıyor ve Bizanslıları İzmit yakınlarında Koyunhisarı’nda yenilgiye uğra­tarak (1302) büyük yürüyüşüne geçiyordu.

 Türkler 7. yüzyıldan itibaren perakende göçlerle Anadolu’ya girseler de bu coğrafyaya damga vurmaları 11. yüzyılı bulmuştu. 1071 Malazgirt Muharebesi’nden (altta) 20 yıl sonra İznik’te ilk Türk camii yapılmıştı.

Ancak ilk Moğol istilasının sona ermesi Anadolu’ya dir­lik-düzen getirmedi. Osmanlı­lar Anadolu’yu fethetmek için 200 yıl daha savaşacaklardı. Dördüncü padişah olan Yıldırım Bayezıd, İstanbul’u kuşatmayı düşündüğü sırada Ti­mur felaketi yaşandı. Ankara Muharebe­si’nde (1402) yapılan stratejik ve taktik hatalar sonunda esir dü­şen padişah tutsak olarak öldü. İlginçtir, bu muharebede de şeh­zadeler padişahı bırakıp emir­leri altındaki birliklerle kaçmış­lardır. Bu sırada bir kısım ahali de önceki Moğol zulmünü ha­tırlayarak Rumeli’ye kaçmaya çalıştı. Çanakkale’de bekleyen Ceneviz gemileri karşıya geç­mek isteyenlerden fahiş paralar aldılar.

Ne var ki Anadolu’da kurul­muş olan irili ufaklı 60 kadar Türk Beyliği kendi bölgelerin­de belli bir düzen tesis ederek ahalinin ayakta kalmasını sağla­dı. Bunların bazıları ileride Os­manlılara katılırken, en başta, Selçukluların varisi olarak gö­rülen Karamanoğulları olmak üzere bazıları da 16. yüzyılın başlarına kadar direndi. Osman­lılara defalarca boyun eğip her seferinde ilk fırsatta, özellikle de ordu Balkanlar’da savaşırken is­yan ettiler. Ne var ki, o dönem­de Anadolu hâlâ İpek Yolu’nun ucunda bir dizi ticaret merkezi­ne sahipti ve ayrıca Moğol isti­laları Anadolu’ya yeni bir Türk göçü dalgası getirmişti.

Böylece Osmanlılar Fetret Devri’ni çabuk atlattılar ve Ba­yezıd’dan 50 yıl sonra İstanbul’u aldılar. Ancak bu ara dönemde Osmanlı sultanları, örneğin en tipik olarak 2. Murad, bir yan­dan Avrupa’dan gelen Haçlılar­la mücadele için Rumeli’ye, di­ğer yandan da Anadolu’da isyan eden Türk beyliklerine müda­hale için iki kıta arasında at koş­turmaktan bitap düşmüştü. Şu iyi bilinmelidir ki, Anadolu sü­rekli isyan ve içsavaşlarla örülü bir tarihe sahiptir. Her isyan sa­yısız ölüm, sürgün ve acı getir­mekteydi. Osmanlılar beylikle­rin yanısıra güneydeki Mem­lûkleri de yenerek Anadolu’ya hâkim olduklarında 16. yüzyılın büyük bunalımı başlamıştı.

16. yüzyıl: Büyük Kaçgun

Sözkonusu uzun kriz, 2 Bayezıd ve özellikle Anadolu’nun fethini tamamlayan Selim’in dönem­lerinde kendini belli etmekle birlikte, esas olarak 10. padişah 1. Süleyman’ın devrinde geliş­ti ve torunlarının döneminde patladı. Yani aslında durum pek “muhteşem” değildi. Sorunlar her taraftan geldi; hiçbir ülke o kadarıyla başa çıkamazdı. Önce­likle Anadolu’da çok büyük bir nüfus artışı yaşandı. Artık artan nüfusu sevkedecek fetihler de yapılamıyordu; hatta Kıbrıs’a bu nedenle çıkıldığı söylenir. Şehir­lere akan ancak işsiz kalan med­rese talebeleri suhte isyanlarını başlattılar ki, bunlar Celalî adı verilen isyanlarla birlikte yayı­lacaktı.

Bu arada devlet merkez teş­kilatının yerleşmesine rağmen şehzadeler arasındaki taht sa­vaşları da kesilmedi. Ne var ki, artık (tipik olarak Cem Sultan vakasında olduğu gibi) bürok­rasinin uygun gördüğü şehzade tahta oturmaktaydı. Esas felaket 16. yüzyılın ikinci yarısında ku­raklık, veba, fare ve çekirge isti­laları ile aşırı soğuklar nedeniyle oluşan kıtlıkla başladı. 1564- 65, 1570-1, 1574, 1579 ve 1583-5 yıllarında kuraklık ve açlık, o dönemde kendisini iyice hisseti­ren “küçük buz çağı” ile birlikte ahaliyi giderek artan bir sıkıntı­ya soktu.

Timur felaketi

Yıldırım Bayezıd’ın İstanbul’u kuşatmayı düşündüğü sırada Timur felaketi yaşandı. Ankara Muharebesi öncesinde (1402) kuzeyde Altın Orda, güneyde Mısır Memlûk Devleti, Timur’a mağlup oldu.

Aynı dönemde, 1585’te, pa­ranın değeri büyük ölçüde dü­şürüldü ve tahmin edilebilece­ği gibi bunun ardından 1589’da, o güne kadar görülen en büyük Yeniçeri isyanı meydana geldi. Devlet, Fatih’ten beri her zaman mali kriz içerisinde olup sürekli daha düşük değerde para bası­yordu. İstanbul’da ilk yağma Fa­tih ölünce meydana geldi. Kapı­kulları, oğlu 2 Bayezıd’ı paranın değerini düşürmemesi koşu­luyla tahta çıkardılar ama daha sonra sürekli işler raydan çıktı. Tüm bunlarla birlikte 16. yüzyıl­da Safevilerin Anadolu’ya gön­derdikleri kızıl börklü derviş­lerin isyan çıkarma girişimleri İran savaşlarıyla birlikte muaz­zam bir kaynak yuttu. Anadolu ahalisinin isyancılara yakın du­ran kısmı daha büyük bir baskı gördü. Kaldı ki, Tuna boylarında ve Akdeniz’de yapılan seferler de gelir getirir olmaktan çıkmış; uzaklaşan sınırlarda kale gar­nizonları bulundurulması ge­rekince her kış evine dönen Tı­marlı Sipahiler işlevini yitirmiş; pahalı profesyonel askerler ha­zineyi büsbütün tüketmişti.

Tüm bunların üzerine 1590’ın büyük soğuk dalgası gel­di ve ertesi yıl kıtlık ve eşkıya­lık had safhaya çıktı. Sonrasında Karayazıcı ile birlikte sürekli is­yanlar dönemi başladı. 1590’lar önemli bir dönüm noktasıdır. Ovalarda yaşayan ahalinin bir kısmı uzak dağ köylerine çekildi. Orada kısa bir süre kalıp çatış­maların sona ermesini umuyor­lardı ama bu fırsatı bulamadılar. Geçici olacağını düşünerek yer­leştikleri derme-çatma konut­lardan dönemeyecek ve uzun süren bir sefalete sürüklenecek­lerdi.

Bu olayların sonucunda Anadolu’da dirlik ve düzenlik kalmadı. Ayrıca Osmanlıların 16. yüzyılda Doğu ticaretinden gelen geliri büyük ölçüde yitir­diklerini; İpek Yolu’nun önemini kaybetmesinden sonra Baharat Yolu’nun da Batı Avrupalıların eline geçtiğini; Osmanlı denizci­lerinin Hint Okyanusu’ndaki gi­rişimlerinin akamete uğradığını; Akdeniz’de üstünlük mücadele­sinde geri kaldıklarını; Batılıla­rın sömürgelerden taşıdıkları altın, gümüş ve diğer mallar kar­şısında şaşırdıklarını; özellikle dokuma imalatında rekabet ede­meyip atölyeleri kapattıklarını görürüz.

Anadolu’da isyan Kalender Çelebi isyanı, Kanunî’nin Macaristan seferi sırasında Anadolu’da patlak verdi. Hasan Rıza’nın fırçasından 1526 Mohaç Meydan Muharebesi.

Tüm bunlara rağmen, artık Anadolu’nun kılcal damarları­na kadar nüfuz edildiği için top­lum ayakta kalmıştır. Kentlere ve kasabalara yayılan işsizlerin bir kısmı eşkıyalara katılmış, bir kısmı da paşaların yanında pa­ralı asker olarak işe alınmıştır. Artık kısmetine göre neresi na­sip olmuşsa…

17. yüzyılın başında, 14. pa­dişah 1. Ahmed (saltanatı 1603- 1617) döneminde İstanbul’a gelen Batılılar, imparatorluğun yıkılmak üzere olduğu yorumu­nu yapmışlardı. Nitekim ondan sonra tahta çıkan 1. Mustafa hapsedilmiş; yerine geçirilen 2. Osman öldürülmüş; 4. Murad zamanında bunalım sürmüş; 1. Ahmed’in en küçük oğlu İbra­him ise tahta çıktıktan sonra ön­ce hapsedilip sonra devlet ricali­nin kararıyla boğdurulmuştur.

Tüm bunlara rağmen devlet kendisini toparladı ama bu de­fa da Orta Avrupa’da yürütülen uzun savaş ile birlikte Rusla­rın Karadeniz’e inmesi, Venedik savaşları ile birlikte 17. yüzyı­la damgasını vurdu. Bu sırada Anadolu’da istikrarsızlık sürü­yordu. Kapıkulları kontrolden çıkmış; başarısız savaşlar birbi­rini izlemiş; paranın değeri daha da düşmüş; reaya toprağı terket­meye devam etmiş; isyancılar paşaların kellelerini almaya baş­lamışlardı.

Nasıl ayakta kaldık?

Anadolu-Türk varlığının bu ka­dar olumsuz koşullara rağmen ayakta kalmasının iki önemli nedeni vardır. Birincisi Türk­lerin Anadolu’da kesin nüfus çoğunluğuna sahip olmalarıdır. Aynı çoğunluğa sahip olama­dıkları, coğrafyanın en ince da­marlarına kadar yerleşmedikleri Balkanlar’da durum farklı oldu. İkincisi, örgütlenme yeteneği­dir. Selçuklular çökünce kent­lerde ahiler, fütuvvet örgütleri, bölgelerde Anadolu Beylikleri çerçevesinde örgütlenerek güç oluşturdular. Osmanlılar çökün­ce de hem Müdafayı Hukuk ce­miyetleri liderliğinde yerel millî kongre iktidarları oluşturdular hem de merkezî devlet idare­sini Anadolu’ya taşıyabildiler. Bunlar büyük olaylardır. Teme­linde ahalinin beka sorununun farkında olması ve Osmanlıların Türk tarihinde ilk kez kalıcı bir devlet geleneği yaratması vardır. Daha önce Asya coğrafyasında kurduğumuz çok sayıda devletin hepsi kısa sürede çökmüştü; zi­ra veraset kanunu olmadığı için her tahta çıkış bir içsavaşa yol açıyordu. Osmanlıların önemi, merkezî bir devlet bürokrasisi yaratmalarıdır ki, çoğu zaman veraset meselesini de bu bürok­rasi kararlaştırıp çözmüştür. Bürokrasinin örgütlülüğü dev­letin hem zaafı hem de gücüdür; ama buna hem lanet hem lütuf diyenler de olmuştur.

 Esir padişah Timur’un esaret altında tuttuğu Yıldırım Bayezıd’ın resmedildiği tablo Stanisław Chlebowski tarafından 1878’de yapılmış. Padişah, tutsak olarak ölmüştü.

Bürokrasi, varlığının tek teminatı olan devleti ne yapıp edip ayakta tutmuş, sonunda cumhuriyeti de onlar kurmuş­tur. Öte yandan bürokrasinin her reformu yarım yamalak ol­muş, ülkeyi imar etmeyi nadiren hedef haline getirmiş, görevliler genelde başını derde sokmadan yeni tayin beklemiştir. Devlet de yöneticiler ve yerel nüfuzlular ile sıkı bağ kurup sömürü çarkı­na fazla kapılmasınlar diye sık sık memurların yerini değiştir­miştir. Tayin geleneği, günü­müzde hâlâ devam etmektedir.

Diğer bir faktör de ilk 10 pa­dişahımızın Tuna’dan Basra’ya kadar uzanan büyük bir top­rak sermayesi oluşturmasıdır. Böylece, çoğu zaman krizlerle başa çıkabilecek yedek kaynak­lar oluşturulabilmiştir. Osmanlı devleti merkezîleştiğinde Avru­pa’da sadece İngiltere ve Fransa merkezî monarşi yolunda adım atmaktaydı ve doğal sınırlarını henüz ele geçirmemişlerdi. Top­rak sermayesi Osmanlı Devle­ti’nin son yılına kadar parça par­ça elden çıkarılarak kullanıldı, sonunda tükendi; hatta Misak-ı Millî sınırlarından da taviz ve­rilmek zorunda kalındı. Ancak bu mücadeleyi sonuna erdiren; toplumu ayakta tutan tüm ku­rumları oluşturan gücün devle­tin merkez teşkilatı olduğu ha­tırda tutulmalıdır.

Haçlılar Kostantiniyye’de Eugene Delacroix’nın fırçasından “Konstantinopolis’e Giren Haçlılar” (1840), 4. Haçlı Seferi sırasında 12 Nisan 1204’te bugünün İstanbul’una giren askerleri ve aman dileyen kent sakinlerini gösteriyor.

19. yüzyıl: Bitmeyen çile

İlber Ortaylı 19. yüzyılı “İmpara­torluğun en uzun yüzyılı” olarak nitelemiştir. Sayısız gaile im­paratorluğun üzerine çökmüş, krizler biribirini izlemiştir. 3. Selim öldürülmüş; Rus savaşları sürekli kaynak tüketmiş; İngiliz ve Fransızlar da savaşların gidi­şatına göre işgalci veya müttefik olarak topraklarımızı karıştır­mış; buna 1789 sonrasında artan milliyetçi cereyanların faaliyeti eklenmiştir.

Diğer yandan âyanlar yerel iktidarlarının tanınmasını iste­miş, Kavalalı gibi bazıları ken­di devlet yönetimlerini kurarak Anadolu’da ilerlemiştir. Rume­li âyanları devlet içinde devlet haline gelmiş, Anadolu’da da ba­zı yerel nüfuzlular güç kazan­mıştır. Yeniçeriliğin kaldırılma­sından sonra devlet bir süre işe yaramaz bir orduyla başbaşa kalmış; bu ordu benzeri güruh, örneğin Nizip Muharebesi’nde kimi zaman daha düşmanı gör­meden dağılmış; Donanma ise komutanı tarafından kaçırıla­rak İskenderiye’de Kavalalı’ya teslim edilmiş ancak İngilizlerin aracılığı sayesinde 2 yıl sonra İstanbul’a dönebilmiştir.

Yanlışların bedeli Balkan Savaşı sırasında esir düşen Osmanlı askerleri, Bükreş’teki kampta, kar altında abdest alıp namaz kılarken…

2. Mahmud, Sened-i İttfak’ı yokederek âyanların gücünü kırmaya önem vermiş; yeni ordu ve kurumlar oluşturarak devle­ti yeniden toparlamayı amaçla­mış; Abdülmecid döneminde is­tenilen reformlar güdük kalmış; Abdülaziz darbeyle iktidardan düşürülmüş; Kırım Savaşı ile başlayan dış borçlanma devlet gelirlerine yabancıların el koy­duğu Düyun-u Umumi utancıy­la sonuçlanmıştır.

Yüzyılın sonunda, devletin memur ve subaylarına bile dü­zenli maaş verilemiyordu ve or­du reformu tamamlanamamıştı. İşte toplum bu şekilde 20. yüzyı­la girmiş ve Kurtuluş Savaşımı­zın ilk aşaması olarak niteleye­bileceğimiz Balkan Savaşı hezi­metiyle Rumeli yitirilmiştir ki, bölgenin bazı yerleri bizim için Ankara veya Kastamonu kadar Türk vatanıydı.

Sevr değil Lozan

Her halükarda Osmanlı haneda­nı yokolmaya mahkumdu; zira 1918’de yanlız onlar değil, Ro­manovlar, Habsburglar ve Ho­henzollernler de tarihe karıştı. Ancak 1. Dünya Savaşı sonra­sında Merkezî İttifak’a dayatı­lan parçalayıcı antlaşmaları ilk yırtan, Sevr’in yerine Lozan’ı koyan Türkiye oldu. Osman­lı Devleti Türklere huzurlu bir hayat sunmadı; ama en uzun ömürlü Türk devletini oluştu­rarak nüfusun Anadolu’da yo­ğunlaşmasını ve örgütlenmesini sağladı. Bir dönem, dünyadaki tek bağımsız Türk devleti biz­dik. Bu arada, imparatorluğun tüm tarihi boyunca Asya’dan sürekli göçler geldi. Bu göçler her dönemde taze kan getirdi ki, bunlar imparatorluğun felaketli son günlerinde çok kritik bir in­sangücü sağlamıştır.

En umutsuz anda yeniden doğuş

1. Balkan Savaşı sırasında Kumanovo Muharebesi’nde esir düşen Osmanlı paşası, Sırplar tarafından götürüldüğü Belgrad Kalesi’nde umutsuzluk içinde. Ancak 1. Dünya Savaşı sonrasında Merkezî İttifak’a dayatılan parçalayıcı antlaşmaları ilk yırtan, Sevr’in yerine Lozan’ı koyan da Türkiye olacaktı.

Selçuklular bir geçiş döne­miydi ve Türkleri kritik böl­gelere yerleştirdiler. Anadolu Beylikleri kriz döneminde Türk varlığına çatı oluşturdular. Os­manlılar uzun ömürlü ilk Türk devletini kurarak cumhuriyete yetecek bir insan ve toprak ser­mayesini korudular.

Bu topraklar tarih boyun­ca istikrarsızlık üretti. Bizans zamanında da benzer sorun­lar vardı. Anadolu, İstanbul’dan müdahale eden merkezî bürok­rasi ile yerel nüfuzlular arasında sıkışıp dururdu. Osmanlılar da benzer sorunlarla karşı karşıya kaldılar. 19. yüzyılda yerel nü­füzlular merkezî otoriteye kafa tutacak güce eriştiler ama sonra sisteme entegre oldular. 1911-22 savaşlarından sonra nüfus da­ha homojen hale geldi ve dün­ya tarihinde eşi görülmemiş bir oranla 100 yılda 7 kat artış gös­terdi. Günümüzde bunun sosyal ve siyasal sonuçları ile boğuşu­luyor; bu nüfus, dinamizmini yeni kanallara aktarmanın yol­larını oluşturuyor. Her seferinde küllerimizden doğarak gelişen müthiş maceramız sürüyor.

* TANJU AKAD’IN 87. SAYIMIZDA YERALAN MAKALESİNDEN DÜZENLENMİŞTİR.

CEVAP VER

Lütfen yorumunuzu giriniz!
Lütfen isminizi buraya giriniz

Bu site, istenmeyenleri azaltmak için Akismet kullanıyor. Yorum verilerinizin nasıl işlendiği hakkında daha fazla bilgi edinin.