Dünün ve bugünün gündemi e-postanıza gelsin.
0,00 ₺

Sepetinizde ürün bulunmuyor.

TARİHİN MAHKEMESİNDE POLİTİK DAVALAR

Hak, hukuk, adalet gak, guguk, siyaset

Geçen ay önce Gezi Davası’nda, ardından CHP’li Canan Kaftancıoğlu hakkında çıkan kararlar, yargının siyasallaşması tartışmasını yeniden gündeme getirdi. Ancak tarih, yargının özünde hiçbir zaman siyasetten bağımsız olmadığını gösteren birçok örnek barındırıyor. Sokrates’ten Jeanne d’Arc’a, Mithat Paşa’dan Dreyfus’a, Yassıada’dan Deniz Gezmiş’lere sembol davalar ve birer aydınlanma belgesi hâline gelen savunmalar…

Platon’un Devlet’te yap­tığı “hukuk” tanımının üzerinden neredeyse 2400 yıl geçti: “Her hükümet, yasaları kendi işine geldiği gi­bi kurar. Demokratlar demok­ratlığa, Tyrannis Tyrannis’e uygun yasalar kurar. Kendi işlerine gelenlerden ayrılanı da yasalara karşı geldi diye ce­zalandırırlar”… Siyasetle ada­letin bir ileri iki geri dansı, o günden bu yana pek az değişti.

Tarafsızlığına istinaden göz­leri bağlı, bir elinde caydırıcılığı simgeleyen kılıcı, bir elinde den­geli bir adaleti temsil eden tera­zisiyle, hukukun evrensel ilkele­rini vücudunda toplayan Tanrı­ça Themis bir hayalden ibaretti. Zira “hukuk devleti” modelinin siyasi olanla hukuki olan arasına çektiği sınır, hemen her zaman ihlallerle mürekkep olmuştu. Ele aldığı maddi gerçekliği, toplu­mun algılarından yalıtarak, “Ey­lem gerçekleşti mi?”, “Bunu is­pata yetecek kanıt var mı?” gibi teknik sorular üzerinden incele­mesi gereken hukukçu; tarih bo­yunca, özellikle de kamuoyunun gözü önünde cereyan eden dava­larda, siyasal olanın etkisinden nadiren kurtulabilmişti. “Kamu­oyu vicdanı”nı ya da “devletin üstün çıkarı”nı gözetme baskısı­nı hep üzerinde hissetmişti.

Sorun şu ki, toplumsal algılar zaman içinde dönüştü; iktida­rı elinde tutanlar değişti; siyasi angajmanların kimisi tarihe ka­rıştı. Bir zamanlar “gerçek” olan da böylece yer değiştirdi; tarihin mahkemesinden geçerek “ger­çek dışı”, “hukuk dışı” oldu. Bir zamanların “vatan hainleri”, “din düşmanları”, “teroristleri”nin sonradan aziz ya da kahraman ilan edildiği bile görüldü. Bugün kimse Sokrates’ten, Jeanne d’Ar­c’tan veya Mithat Paşa’dan bah­sederken haklarında verilen hü­kümlerin adil olduğunu söylemi­yor. 3. Reich’ın, faşist İtalya’nın, Vichy hükümetinin hâkimleri hukuksuz devletlerin hukukçu­ları olarak 1945 sonrası yargılan­dılar. Moskova Mahkemeleri’nin ve Franco’nun “adli bekçileri”, McCarthy döneminin lejyoner sözde hukukçuları arkalarında temizlenmesi mümkün olma­yan siciller bıraktılar. Cumhur­başkanı Recep Tayyip Erdoğan, “Minareler süngümüz/ kubbeler miğfer” diye başlayan şiiri oku­duğu için hapisle cezalandırıl­dığı günlerden güçlenerek çıktı. Şimdilerde devam eden kimi da­vaların tarafları acaba yarın na­sıl görülecek?

 CHP İstanbul İl Başkanı Canan Kaftancıoğlu’na 2013’te yaptığı sosyal medya paylaşımları nedeniyle 5 ayrı suçtan verilen hapis cezasının 4 yıl 11 ay 20 günlük bölümü geçen ay onandı (altta). HDP’nin eski eşbaşkanı Selahattin Demirtaş ise 4 Kasım 2016’dan beri tutuklu (altta).

Bir zamandır ceza hukuku­nun iki yüzüne şahitlik ediyoruz. Bir tarafta yurttaş ceza hukuku, diğer tarafta düşman ceza hu­kuku… Kavramın mucidi Alman hukuk felsefecisi Günter Jakobs, 70’lerde tüm dünyada “terör olayları”nın etkisiyle ayyuka çı­kan güvenlik kaygısına dayana­rak, hakları olan “yurttaş”ın na­sıl bertaraf edilmesi gereken bir “düşman”a dönüştüğünü vur­guluyordu. “Düşman”, anayasal düzenle uzlaşmaz bir tavır sergi­lediği için “yurttaş” olma vasfını yitiriyor; yalnız geçmiş eylem­lerinin kefaretini ödemek için değil aynı zamanda müstakbel eylemlerini engellemek için de hapsediliyordu. Bu bir ceza değil, tedbirdi! “Sanık” bile olamaya­cak düzeyde hakları kısıtlanmış politik öznelerin yargılamaları, zaten baştan verilmiş bir hükme sonradan kılıf uyduran bir kur­guya dönüşüyordu.

Artık yasaları koyduğu gibi “olağanüstü hâl”e de karar veren egemen, bir yandan karar alma yetkisini hukuk üzerinden meş­ru kılarken bir yandan da olağa­nüstü hâl tanımı ile onu askıya alabiliyor. Sonuçta mahkeme salonu, istisnanın kural hâline geldiği, adaletten çok körü körü­ne “öç alma”ya dayanan bir siya­si düellonun sahnesi oluyor. Bu düellonun son zamanlarda Tür­kiye’de tartışılan halkası; Gezi’de “Bize dayatılan hayatı istemiyo­ruz” diyen milyonlarca insanın iktidar üzerinde yarattığı trav­manın “günah keçisi” ilan edilen Osman Kavala ile Gezi Dava­sı’nda hapsedilen Can Atalay, Çiğdem Mater, Hakan Altınay, Mine Özerden, Mücella Yapı­cı ve Tayfun Kahraman. Ayrıca AK Parti’nin iktidar çoğunluğu­nu kaybettiği ilk seçim olan 2015 Haziran’da büyük rol oynayan HDP ve Selahattin Demirtaş. Son olarak da 2019’daki İstan­bul belediye seçimlerinin iki ana unsurundan biri olarak görülen CHP’li Canan Kaftancıoğlu.

Gezi Davası’nın günah keçileri

Yaklaşık 3 yıldır devam eden Gezi Parkı davasında 25 Nisan’da Osman Kavala, “ağırlaştırılmış müebbet hapis cezasına çarptırıldı (üstte). Davanın diğer sanıklarından Mücella Yapıcı, Çiğdem Mater, Hakan Altınay, Mine Özerden, Can Atalay, Tayfun Kahraman ve Yiğit Ali Ekmekçi’nin ise 18’er yıl hapis cezasına çarptırılmalarına ve tutuklanmalarına karar verildi (en üstte).

Yıldırım Türker Yeniden TV’de Kavala kararıyla ilgili şöy­le diyor: “Ürkütücü bütün sıfat­ların yüklenebildiği bu adam; bu ‘kızıl milyoner’, bu ‘kirli Batı’nın casusu’, bu ‘darbe kışkırtıcısı’nın gerçekte kim olduğu hakkında hiçbir bilgisi olmayan bir linç güruhu onun ağırlaştırılmış mü­ebbet cezasını coşkuyla karşıla­dı. (…) Binbir rezillikle artık her­kesin bildiği seyirde devam eden ‘hukuk süreci’, hükmü yarım ya­malak ilan ederek sırra kadem basan hâkimleriyle hayatımız­dan geleceğe dair bütün beklen­tileri silivermişti. Hüküm, Os­man’ın hayatını sonlandırmakla kalmıyor, topluma çok önemli bir ‘andıç’ da sunuyordu”.

William Godwin’den alıntıy­la “İnsanlık çıkarının yansız göz­lemcisi olmayı ve kendi tercihle­rimizi gözardı etmeyi gerektiren adalet”in peşinde, bu ay, sembol siyasi davaları, birer aydınlanma belgesi hâline gelen savunmaları ve eninde sonunda tarihin verdi­ği-vereceği mahkumiyet kararla­rını ele alıyoruz.

ATİNA / MÖ 399 SOKRATES

Ve savunma, ithamın önüne geçer

Ölümden kurtulabilecekken, sürgüne gitme fırsatını geri çevirdi; baldıran zehrini tercih etti.

Balık için su ne ise, savunma için özgürlük odur” diyen Sokrates, yargılanan bir kişinin savunmasının, yargılamayı yapan kurumun itham­larının önüne geçtiği ilk örnekti. Bu yüzden ona “Savunmanın Babası” denmişti. Başta Platon’un gençlik ürünü Sokrates’in Savunması olmak üzere 2.400 yıllık bu davanın kayıt­ları, yalnızca bir bilgenin kendine özgü duruşunu, akıl yürütme biçi­mini göstermekle kalmıyor, çağın adalet anlayışının içine düştüğü çıkmazlara da işaret ediyordu.

Atina’nın ünlü filozofu, kul­landığı diyalektik metotla, sorular sorarak insanları edinilmiş bilgilerini sorgulamaya yöneltiyordu. İnsanın nesnel düşünceye ancak kendi aklıyla ulaşabileceğini savunuyor­du. Gelenekleri sarsmak, sitenin Tanrılarından farklı Tanrıları yücelt­mek ve gençliği yoldan çıkarmak suçlamalarıyla “özel mahkeme”de yargılandığı sırada yaptığı savun­ma; karaçalmanın ve dayanaksız suçlamaların mahkeme kararını biçimlendirişini gözler önüne sermişti. Sokrates pekala ölüm­den kurtulabilecekken, onurunu korumayı yaşamsal ilkelerin başına yerleştirdiğini söylemiş; sürgüne gitme fırsatını geri çevirerek bal­dıran zehrini tercih etmişti. Ölümü Eski Yunan uygarlığının çöküşünün başlangıç noktasındaydı; toplum mahkemeden gereken sonucu çıkaramamıştı.

Apuleius Altın Eşek’te mahke­meyi tarihe şu sözlerle kazıyacaktı: “Ey ilkel yaratıklar, hatta mahkeme sürüleri, hatta togalı akbabalar! Günümüzde bütün hâkimlerin yar­gılarını para için satmasına neden şaşırdınız? (…) Tanrısal bir önseziye sahip olan o yaşlı adam, hani Delp­hoi Tanrısı’nın bilgelikte bütün ölümlülere üstün tuttuğu adam, son derece çirkin bir hizipçiliğin dalavereleri ve kıskançlığıyla oyuna gelmedi mi, gençliği bozuyormuş diye? Ama yurttaşların alınlarına sonsuza değin sürecek bir rezaletin damgası da vurulmuş oldu”.

Jacques-Louis David, “Sokrates’in Ölümü” adlı tabloda (1787) kaçmak yerine ölümü seçen Sokrates’i dimdik, öğretmeye devam ederken resmetmiş.

BAĞDAT / 922 HALLÂC-I MANSUR

Bedeni parçalandı, ismi tarihe kazındı

Kâbe’yi yoketmeyi planladığı suçlamasıyla ölüme mahkum edildi. Savrulan küllerinden yeniden doğdu.

İsa Peygamber’in çarmıha gerilişi; ardından Savonarola ve Giordano Bruno’nunkiler gibi yargılanma öyküleri Batı dünyasında en ufak ayrıntısına kadar büyüteç altına alınmıştır. İslâm dünyasın­da ise Şeyh Bedreddin, Nesimî, Nadajlı Sarı Abdurrahman gibi va­kalar, geniş ölçekte sis altındadır. Bunun bir istisnası, aradan geçen 1.100 yıla karşın sapkınlık ya da dinsizlik bağlamında İslâm uygar­lık tarihinin tanık olduğu en sarsıcı olaylardan Mansûr El-Hallâc’ın başına gelenlerdir.

Hallâc-ı Mansûr’un Abbâsî Halifesi Muktedir Bi’llâh’ın emriyle infazı (Bağdat, 26 Mart 922).

9. ve 10. yüzyıllarda yaşa­mış İranlı mistik ve şair, Sufizm öğretisinden etkilenmişti. “Ben Gerçek’im” deyişiyle tanınan Hallâc-ı Mansur, başarılı bir hatip olarak çevresine birçok taraf­tar toplamış; Abbasi saltanatı içindeki iktidar mücadelelerine dahil olmuştu. Yaptığı açıklama­lar hem halktan hem de toplumun elitlerinden tepki görüyordu. Bir yandan Tanrı’ya olan aşkını ilan ediyor, diğer yandan da mevcut sistemi eleştiriyordu. Sünni re­formcuların güneyde yol açtıkları problemlerden haberdar olan Bağdatlı elitler harekete geçti ve Hallac 9 Mart 922 günü, aylar boyu süren çetrefil bir yargılama sürecinin sonunda, Kâbe’yi yo­ketmeyi planladığı suçlamasıyla ölüme mahkum edildi.

Kimine göre zındık, kimine göre mülhid olan El-Hallâc’ın hem kimliği hem de düşüncesi ve inanış biçimi, 4. yüzyıldan baş­layarak yasaklanmış, unutulsun istenmişti. Gelgelelim, Bağdat’ta çarmıha gerilen, gövdesi ağır ağır parçalanan, kafası kesilen (ve önce Bağdat’ta, sonra Horasan elinde sergilenen), gövdesi üzeri­ne neft dökülerek yakılan, külleri savrulan sufinin hikayesi tarihten silinemedi. Barındırdığı yaşamsal tehlikelere karşın, Arap dünyasın­da olduğu kadar, Acem dünyasın­da ve Türk coğrafyalarında da etki alanı, muhalifler ve mazlumlar katında kalıcı oldu.

FRANSA / 1431 JEANNE D’ARC

Erkek kıyafetleri giydi, savaşa katıldı ve en tehlikelisi, ülkeyi kimin yöneteceğine karar verdi.

İngiltere Kralı 8. Henry’nin kurtulmak için cadılıkla suçladığı karısı Anne Boleyn; 1634’te Fransa’da Kardinal Richelieu’ye karşı çıktığı için şeytanla işbirliği yapmakla suçlanıp idam edilen Urbain Grandier ve daha birçokları… Siyasi nedenlerle “cadılıkla” suçlanarak ortadan kaldırılan pek çok örnek var tarihte. Ancak hiçbiri Fransa’yı işgal eden İngilizlere karşı savaşın kahramanı hâline gelen Jeanne d’Arc’ın 19 yaşında yakılması kadar meşhur değil.

Onu meşhur eden olaylar, epi topu 2.5 yıl içinde cereyan etmişti: 1429’da Fransa’nın büyük bölümünü, kendini Fransa Kralı ilan eden İngiltere Kralı’na kaptırmış olan Fransız prensi Charles’ın sarayına gelişi; Jeanne’ın ona gerçek Fransa kralı olduğunu söyleyişi; zırh giyerek ya­nında az sayıda savaşçıyla İngiliz kuşatması al­tındaki Orléans kentini kurtarışı; sonra Charles’ı büyük bir törenle Fransa tacını takmaya ikna edişi; 1430’da Bourgogne Dükü’ne esir düşerek İngilizlere satılması; ertesi yıl Paris Üniversite­si’ndeki din adamlarının gayretiyle çıkarıldığı mahkemede duyduğu seslerin Tanrı’dan değil şeytandan geldiğine karar verilmesi ve yakılarak idam edilişi…

Yargılamayı ilk aşamasından beri İngiltere Kralı’nın danışmanlarından, ilahiyatçı ve kilise hukuku doktoru Caughon yönlendirmek­teydi; yöneltilen suçlamaları kilise ile birlikte hazırlamışlardı. Bu suçlamalar 76 maddeden oluşsa da Jeanne ile ilgili esas sorunun “erkeğe özgü” eylemleri olduğunu anlıyoruz. Jeanne d’Arc erkek kıyafetleri giyiyor, savaşa katılıyor ve en tehlikelisi ülkeyi kimin yöneteceğine karar verebiliyordu. 24 Mayıs 1431 günü sözlerini geri aldığını ve pişman olduğunu belirten metni imzalasa da, ömür boyu hapis cezasını yeniden ölüme çeviren de cezaevinde kendisini görme­ye gelen engizisyon yargıçlarını erkek kıyafet­leriyle karşılaması olmuştu. Mahkemede, erkek kıyafeti giymesinin Tesniye’ye göre “Tanrı’ya karşı işlenmiş bir suç” olduğu söylenmişti.

30 Mayıs 1431’de eski bir pazar yeri olan Vieux-Marché meydanında, yüzlerce kişinin gözleri önünde yakılarak öldürüldü. Tutuk­luyken onu kurtarmak için hiçbir girişimde bulunmayan Kral 7. Charles, cezanın infazından yaklaşık 20 yıl sonra Engizisyon Mahkeme­si’nden kararın tekrar gözden geçirilmesini istedi. 1456’da Papa’nın emri üzerine toplanan mahkeme Jeanne’ı gıyabında yeniden yargıladı ve suçsuzluğuna hükmetti. Jeanne d’Arc 16 Mayıs 1920’de Papa 15. Benedictus tarafından azize ilan edildi.

Hermann Stilke’nin, 1843 tarihli “Jeanne d’Arc’ın kazıktaki ölümü” tablosu, Hermitage Müzesi’nde.

ROMA / 1633 GALİLEO GALILEI

Biat etti ama, ‘yine de dünya dönüyor’ dedi

Ünlü astronom diri diri yakılmaktan kurtuldu; ama “halk anlayabilir” gerekçesiyle kitapları yakıldı.

Ortaçağ’dan Rönesans dönemine uzanan çizgide, Batı uygarlığının gelişim çizgisine mührünü vurmuş davalardan biri de Galileo Galilei’nin (1564-1642) yargılanışıydı. İtalyan fizikçi ve astronom, Dünya’nın Güneş çev­resinde döndüğü iddiasının Tev­rat’ta yer alan “Yeşu’nun Güneş’e hareketsiz durma emri” yolundaki beyanlarına ters düşmesinden dolayı 1633’te “din dogmalarına karşı geldiği” gerekçesiyle, Papa­lık tarafından özel olarak kurulan Roma Engizisyon Mahkemesi’nin önüne çıkarıldı. 69 yaşındaki Galilei, sadece 20 gün süren o mahkemede diri diri yakılmaktan kurtulmak için diz çökerek “biat” etmek zorunda bırakılmıştı. Dizleri üzerinden doğrulurken, ayağını sessizce yere vurmuş ve “Eppur, si muove!” (Ama yine de dönüyor) demişti. Biat ettiği için diri diri yakılmaktan kurtulmuştu belki ama müebbet hapse mahkum edilmişti. Cezası sonradan kendi evinde göz hapsi­ne çevrildi. Büyük Dünya Sistemi Üzerine Konuşmalar adlı yapıtı ise yasaklandı ve yakıldı.

Din-bilim çatışmasının en klasik örneklerden biri olan Galileo Davası’nda ilginç bir nokta vardı. Galileo’nun bilimsel açıdan Kopernik döneminden kalan, bilime yeni ve çarpıcı bir unsur getirmeyen Diyalog adlı kitabının kiliseyi rahatsız eden yanı, üslubu ve İtalyanca yazılmış olmasıydı. Kitapta söylenenleri ve kimden bahsedildiğini herkes anlayabilir; küçük düşürücü taşlamalar tüm İtalyanlar tarafından okununca, kilisenin ciddiyet ve vakarına halel gelebilirdi. Kutsal makamın kitabı incelemek için atadığı üç ilahiyatçı bilirkişi “O İtalyanca yazıyor; yanlışların kolaylıkla kök saldığı sıradan halkı iğfal etmek için” demişlerdi.

1633’te Roma’daki Engizisyon Mahkemesi’ndeki dava sırasında İncil’i iten Galileo.

İSTANBUL / 1884 MİTHAT PAŞA

‘Yazık; devlete ve millete yazık’

Abdülaziz’in ölümünden sorumlu tutuldu; idam cezası sürgüne çevrildi; Abdülhamid tarafından Taim’de boğduruldu.

1822-1884 arasında yaşayan Mithat Paşa, tarihimizin en trajik şahsiyetlerinden. Edirne’den Bağdat’a valilik görevleriyle başarılı bir devlet adamı portresi çizen, Ziraat Bankası’nın kuruluşuna öncülük eden Mithat Paşa’nın adını tarihe kazıyan, sonradan kurbanı olduğu ilk anayasamız Kanun-ı Esâsî olmuştu.

Kanun-ı Esasî’nin ilk taslağı Mithat Paşa tarafından hazırlanmış ve yine onun çabaları sonucunda 2. Abdülhamid tarafından 23 Aralık 1876’da “Vezir-i Meâlî-semirim Mithat Paşa (Yüce Nitelikli Vezirim Mithat Paşa)” diye başlayan bir Hatt-ı Hümayun ile ısdar edilmişti.

Kanun-ı Esasi, öngördüğü haklar bakımından aslında çağdaşı pek çok anayasanın hiç de gerisinde değildi. Bununla birlikte, aynı Ana­yasa’nın bir maddesi, tüm bu hakla­rın kullanılmasını olanaksız kılmıştı. 113. maddeye göre padişah, hükü­metin emniyetini suiistimal ettikleri bir polis soruşturması sonucu (!) tespit edilenleri sürgüne yollama yetkisine sahipti. Mithat Paşa, anayasanın bu maddesini Sultan 2. Abdülhamid’in ısrarları üzerine ve daralan vaktin bir sonucu olarak kabul etmek zorunda kalmıştı. Bu madde, ne hazin ki ilk olarak kendi­sine karşı kullanılacaktı.

Temmuz 1910 tarihli Resimli Kitab dergisinde Mithat Paşa, hususi katibiyle birlikte…

Anayasanın öngördüğü kukla sadrazamlık rolünü reddeden, ger­çek bir Meşrutiyet başbakanı gibi davranan Mithat Paşa, Abdülaziz’in ölümünden sorumlu tutuldu. Padi­şah Abdülhamid, kendi oturduğu Yıldız Sarayı’nda özel bir mahkeme oluşturmuştu. Paşa kendisi hak­kındaki suçlamaları çürütmesine rağmen saraya bağlı yargıçlar, onu ölüm cezasına çarptırmış; cezası Padişah tarafından sürgüne çevril­mişti. Mithat Paşa 5 Şubat 1877’de önce Cidde’ye, ardından Taif’teki sürgününe doğru yola çıkarken “Yazık, devlete ve millete yazık! İnna lillah ve inna ileyhi raciun” de­miş; “Konstitüsyon (Anayasa) bitti, bu millet terakki edemeyecek” diye feryat etmişti.

Mithat Paşa, sürgüne gönde­rildiği Taif zindanlarında 1884’te Abdülhamid’in emriyle boğduruldu. 1. Meşrutiyet Meclisi’nin sonu da Mithat Paşa’dan pek farklı olmaya­cak, mimarı olduğu anayasa 1 yıl sonra rafa kaldırılacaktı.

FRANSA / 1898 ALFRED DREYFUS

‘Gerçek yürüyor, kimse durduramaz’

Emile Zola’nın tarihe geçen “J’Accuse” (İtham Ediyorum) makalesine rağmen mahkum edilen yüzbaşının hikayesi…

Her şey Fransız Genelkurmayı’nda görev yapan Yüzbaşı Alfred Dreyfus’un, Alman Askerî Ataşesi Von Schwartzkoppen’e bazı gizli askerî belgeleri gönderdiği iddiasıyla tutuklanmasıyla başlamıştı. Daha mahkeme bile başlamadan Fransız basını kaynıyor, “bu Yahudi”nin suçlu olduğunu ilan ediyordu. 1894 Aralık’ta yargılanmaya başlanan yüzbaşıy­la ilgili eldeki tek delil, çöp sepetinde bulunan imzasız bir belgeydi. Bu belgedeki elyazısının Dreyfus’unkine benzediği ileri sürülüyordu.

Savaş Bakanı General Mercier, istihbarat servisinin Dreyfus hakkında hazırladığı “gizli dosya”yı, sanığın ve savunma avukatının haberi olma­dan askerî yargıçlara gönderdiğinde; hiç kimse savunma hakkını yok sayan bu durum karşısında sesini çıkarmadı. 22 Aralık 1894’te karar açık­landı: Dreyfus oybirliğiyle vatana ihanetten suçlu bulunmuş; rütbesinin geri alınmasına ve Şeytan Adası’nda ömür boyu hapsine karar verilmişti.

2 yıl sonra askerî istihbaratın başına geçen Binbaşı Georges Picquart, gerçek suçlunun Walsin Esterhazy adında bir subay olduğunu ortaya çıkarmış, ama o da kendisini Tunus’ta sürgünde bulmuştu. Ünlü romancı Emile Zola, Cumhurbaşkanı Félix Faure’a hitaben bir mektup yazarak, L’Aurore gazetesinde yayımladı. Yazıya “İtham ediyorum” (J’Accuse) başlığını atan, gazetenin editörü Clémenceau’ydu. Zola, skandalı örtbas etmek için ordu içinde kurulan komployu anlatıyor ve şöyle diyordu: “(Ama) gerçek yürüyor ve onu durdurmaya kimsenin gücü yetmez…”

Zola, 1 yıl hapis ve 3.000 Frank para cezasına çarptırıl­mış, İngiltere’ye kaçmıştı. Sonunda Dreyfus davasının omur­gasını oluşturan imzasız belgenin sahte olduğu ıspatlandı. Bu sahte belgeyi düzenleyen Albay Henry intihar etti. Yeniden başlayan mahkeme, bu sefer hafifletici nedenleri dikkate alarak Dreyfus’u 10 sene cezayla bir defa daha Şeytan Ada­sı’na gönderdi. Ancak “gerçek yürüyordu”. Eylül 1899’da cumhurbaşkanı, Dreyfus’u affettiğini açıkladı; tam olarak aklanması ise 1906’da son kez yargılanmasıyla müm­kün oldu.

11 yıl önce askerî okulun bahçe­sinde apoletleri sökülen Dreyfus için aynı yerde yeni bir tören düzen­lendi ve bölük komutanı olarak binbaşı rütbesiyle yeniden orduya alındı. Göğsüne Légion d’Honneur nişanı iliştirildi. O gün “Yaşasın Dreyfus!” diye bağıranla­ra şöyle cevap verdi: “Hayır, yaşasın hakikat!”

TÜRKİYE / 1926 İZMİR SUİKASTI DAVASI

Ankara’nın yumruğu, muhalefetin idamı

Mustafa Kemal’i hedef alan suikast planı, siyasi-iktisadi bir davaya dönüştü; Cavit Bey de ipe yollandı.

14 Haziran 1926’da Gazi Musta­fa Kemal’e İzmir’de yapılması planlanan bir suikast girişimi ortaya çıkarıldı. Eski Lazistan milletvekili Ziya Hurşit tarafından yönlendi­rilen kiralık katil çetesi gözaltına alındı. Ankara İstiklal Mahkeme­si’nin İzmir’e varmasının hemen ardından, faillerin yanısıra hayatta kalan ünlü İttihatçıların ve Millet Meclisi’ndeki eski Terakkiperver Cumhuriyet Fırkası’nın da nere­deyse tüm üyeleri tutuklanmış; suikast tertibine yardımcı olmak ve darbe planlamakla suçlanmışlardı.

İzmir ve Ankara’daki iki mahkemede, kimisi suikastla ilgisi bulunmayan sanıklardan 18’i ölü­me mahkum edildi. Millî Mücadele kahramanlarından olmalarına rağmen daha sonra muhalefet kanadına geçen Kâzım (Karabekir), Ali Fuat (Cebesoy), Refet (Bele) ve Cafer Tayyar (Eğilmez) ise kamuoyunun baskısıyla serbest bırakılmıştı.

“Gerçek ve çok ağır bir suçtan hareket edilerek, siyasi bir davaya varılmış”, aslen ekonomik bir ope­rasyon olan tasfiye, “Kara Kemal ve İtibar-ı Millî Bankası’nın başındaki Cavit Bey’i hedef almıştı. Ali Çe­tinkaya, Kılıç Ali ve Dr. Reşit Galip beylerden oluşan İstiklâl Mahkeme­si, ona olmadık ithamlar yönelt­mişti. Osmanlı Devleti’nin ilk ciddî bütçesini yapan maliyeci Cavit Bey, çok parlak bir savunma yapmasına karşın idamdan kurtulamadı.

ABD / 1950 ETHEL VE JULIUS ROSENBERG

Bir çift güvercin havalansa…

ABD’de modern cadı avı: Atom bombası ile ilgili sırları Sovyetler’e sızdırdıkları iddiasıyla “yargılanıp” öldürüldüler.

ABD’de 12 Nisan 1945 günü Başkan Roosewelt’in ölmesi ve yerine Harry S. Truman’ın baş­kan seçilmesiyle yeni bir dönem başlamıştı. İki yıl geçmeden 12 Mart 1947’de “Hürriyet ve ba­ğımsızlıklarını korumaya çalışan milletlere askerî ve ekonomik yar­dım yapmak suretiyle komünizmi durdurmayı amaçlayan” Marshall Planı’yla Soğuk Savaş perdesi açılacaktı.

1950’de Kore Savaşı’nın devam ettiği sırada, Senatör McCarthy’nin anti-komünist kampanyasıyla bu savaş ülkenin içine de taşındı. McCarthy ülkede komünist, komünist yanlısı ve güvenliği tehdit eden 57 milyon 205 bin 81 kişi olduğunu açıklaya­rak ülke çapında bir paranoyayı; seçkin aydınlarla muhalif sanat­çıları hedef tahtasına oturtan ve yaklaşık 10 yıl sürecek bir “Cadı Avı”nı tetikledi.

Kampanyanın ilk kurbanla­rı, New York’ta kendi hâlinde yaşayan orta hâlli, iki çocuklu bir Yahudi aileydi. Julius Rosen­berg 17 Temmuz 1950 gecesi FBI görevlileri tarafından evinden gö­türüldü. Yaklaşık 1 ay sonra da eşi Ethel Rosenberg tutuklanacaktı.

6 Mart 1951’de başlayan mahkemede suçlama çok ağırdı: “Rosenbergler tanrısever bir ulusu ortadan kaldırmak üzere ha­zırlanan çirkin ve gizli bir ittifakın içerisinde yer almışlar”dı. Vatan hainliği ve casuslukla ilgili yasa uyarınca suçlanıyorlardı. Nükleer silahlarla ilgili bilgileri SSCB’ye sızdırmışlardı!

Nagazaki’ye atılan atom bom­basının mühendisi Philip Morrison mahkemede dinlendi. Morrison, kanıt olarak sunulan belgelerin yanlışlarla dolu bir karikatür olduğunu; esasen bombanın plan­larının savaştan sonra uygulamalı olarak açıklandığını; planın zaten özel bir anlam ifade etmediğini belirtti.

Rosenbergler’e verilen ölüm cezası, dünyanın değişik ülkele­rinde onbinlerce kişinin gösterile­rine rağmen 19 Haziran 1953’de elektrikli sandalyede infaz edildi.

İddia makamının tanığı David Greenglass ise neredeyse 50 yıl sonra bir röportajda kardeşini ve eniştesini idama götüren davada yalan ifade verdiğini açıkladı!

TÜRKİYE / 1961 YASSIADA DURUŞMALARI

Hasta demokrasinin ölüm fermanı

Adnan Menderes, Fatin Rüştü Zorlu ve Hasan Polatkan, itibarsızlaştırma çabaları eşliğinde idama yollandı.

Türkiye’nin aylarca radyoda­ki “Yassıada Saati” pro­gramında, Hâkim Salim Başol’un “Sanıklar getirildiler. Bağlı olmayarak yerlerine alındılar. Müdafiler hazır…” açılış sözleriyle dinlediği Yassıada Davaları’nın sonunda çıkan kararla; 16 Eylül 1961’de, Menderes hükümeti Dışişleri Bakanı Fatin Rüştü Zorlu ve Maliye Bakanı Hasan Polatkan, İmralı Adası’nda idam edildi. 15 Eylül gecesi intihar etmeye çalışan eski Başbakan Adnan Menderes de, kurtarıldıktan sonra 17 Eylül’de alelacele İmralı’ya götürülüp idam edilecekti.

27 Mayıs 1960 darbesinden 5 ay sonra başlayan ve 11 ay 1 gün süren yargılamalarda toplam 1.033 saatlik 202 oturum yapıl­mış; 592 sanık suçlanmış; 1.068 tanık ifade vermişti. Davalar sırasında eski Sağlık Bakanı Lütfi Kırdar’ın da içlerinde bulunduğu 7 sanık kalp krizi geçirerek vefat etmişti. Duruşmalar sırasında sa­nıkların kişisel hayatlarına dair bir dizi dava da (Bebek Davası, Köpek Davası…) onları itibarsızlaştırmak için kullanılacaktı.

Kararlar 15 Eylül 1961’de açık­landı. 15 sanık ölüm cezası alır­ken, 402 sanık ömür boyu hapse ya da başka ağır cezalara mahkum oldu. MBK, idam cezalarından 12’sini müebbet hapse çevirip, üçünü onayladı.

TÜRKİYE / 1972 DENİZ GEZMİŞ YUSUF ASLAN HÜSEYİN İNAN

Güneşe gömülen 3 fidan

20’li yaşlarının başında, “Anayasal düzeni zorla değiştirmek” istedikleri gerekçesiyle, milletvekillerinin de onayıyla…

Türkiye’de sol hareketin sembol isimleri Deniz Gezmiş, Hüseyin İnan ve Yusuf Aslan, 6 Mayıs 1972’de idam sehpasına yürürken, Gezmiş ve Aslan henüz 25 yaşında, İnan ise yalnızca 23 yaşındaydı. 12 Mart 1971 muhtırasından sonra Yassıada’daki üç idamın rövanşı olarak görülen idamlarının onayı Meclis’ten “3-3” bağırışları ara­sında çıkmıştı. Adalet Partisi lideri Süleyman Demirel’in başrolde ol­duğu, iki eliyle onay verdiği karara evet diyenler arasında CHP’den de 30 isim vardı.

Savcılık iddianamesinde Anka­ra İş Bankası Emek Şubesi soygunu ve Ankara Balgat’taki Amerikan tesislerinden dört Amerikan askerinin kaçırılması eylemlerine dayanılarak TCK’nın 146. madde­sine muhalefet ve Anayasal düzeni zorla değiştirmek suçlamaları yer alıyordu.

Dava, Hüseyin İnan’ın yaka­lanmasının üzerinden sadece üç gün geçtikten sonra idam istemiyle açılmıştı. Bu derece ağır suçlama­ların yöneltildiği bir iddianamenin hazırlanması için inanılamayacak kadar kısa bir süreydi bu.

Deniz Gezmiş savunmasın­da şöyle diyordu: “İddianame kelle istemek için hazırlanmıştır. Yapılan tahliller yanlıştır, hatalıdır; değerlendirmeler keza isabetsiz­dir. Yalnız biz varlığımızı hiçbir karşılık beklemeden esasen Türk halkına armağan etmiş bulunmak­tayız ve yine varlığımızı devletin bağımsızlığına armağan etmiş bu­lunmaktayız. Bu sebeple ölümden çekinmiyoruz. (…) İddia makamı bizim vermekte olduğumuz ba­ğımsızlık savaşına karşıdır. Türkiye Cumhuriyeti Anayasası’na karşı, reformlara karşıdır ve bu nedenle bizim anayasayı ilgaya teşebbüs ettiğimizi ileri sürmektedir. Kud­reti yetiyorsa Süleyman Demirel hakkında aynı şekilde dava açsın. Onlar 36 milyonluk ülkenin bütün yükünü 20 gencin üzerinde yıkma­ya alışmışlardır”.

Demirel yıllar sonra idamlar için “O günkü şartlar onu gösteri­yordu” diyecekti.

TÜRKİYE / 1998 PINAR SELEK

Adaleti beklerken: 20 yılın hesabı

20 yıl boyunca sahte tutanaklarla; basına sızdırılan dayanaksız suçlamalarla uzatılan bir hukuksuzluk örneği…

İstanbul’daki tarihî Mısır Çarşısı’nın girişindeki yiyecek büfesinde 9 Temmuz 1998 günü büyük bir patlama meydana geldi. Patlama 7 kişinin ölümüne, 100’ün üzerinde insanın da yaralanmasına neden oldu. O sıra­da Pınar Selek, 27 yaşında genç bir sosyologdu. Türkiye’nin her daim en hassas meselelerinden “Kürt sorunu”yla ilgili bir araştırmaya başlamıştı. Olaydan iki gün sonra gözaltına alınan 15 kişi arasında o da vardı. Ancak Filistin askısın­da kolunun çıkmasına yolaçan işkence sorgusu sırasında ona bombayla ilgili soru sorulmamıştı.

Suçlamaya doğrudan tek da­yanak, Abdülmecit Öztürk adlı 16 yaşında bir çocuğun “Mısır Çarşı­sı’na Pınar Selek’le birlikte bomba koyduk” demesiydi. O da daha sonra ifadesini ağır işkence altında verdiğini, Selek’i tanımadığını itiraf etmişti. Mahkemenin baş­lamasıyla tayin edilen üç uzman profesör ise raporlarında patlama­nın kesinlikle bomba değil, tüp gaz kaçağından olduğunu söylemiş­lerdi. Buna rağmen Selek davasını, 20 yıl boyunca sahte tutanaklarla; basına sızdırılan dayanaksız suçla­malarla; dört defa beraat etmesine rağmen her defasında uzatılma­sıyla yakın tarihimizin en çarpıcı adaletsizlik numunelerinden biri hâline getiren, belki de bu genç kadının bombalardan çok daha güçlü olmasıydı.

Selek’in savunması her şeyi özetliyordu: “Mısır Çarşısı komp­losu en çok neye zarar verdi diye düşünüyorum. En güzel yıllarıma mı, geleceğime mi? Öncelikle bu komplo, annemin hayatına mâl oldu. İkincisi sokak sanatçıları atölyesini öyle bir tuz-buz etti ki artık tamir edilmesi imkânsız… Peki ya benim açımdan, neler oldu? Oyunun kuralıymış, öğren­dim. Eğer şifreyi yüksek sesle söy­lemeye çalışırsan, suçlu ilan edi­lirsin. Üstelik suçun, şifreyi yüksek sesle söylemeye çalışmak olmaz. Tam da senin karşı durduğun, mücadele ettiğin bir tutum sana mâl edilir. Örneğin bir rahibeysen, fahişelik yapmakla suçlanırsın. Hayatını İslâmi değerlerin canlı tutulmasına adamış bir insansan, boynuna içki ya da uyuşturucu tüccarı yaftası asılır. Ya da bir anti-militarist olarak bombacılıkla suçlanırsın. Ve bu öyle kriminal bir tarzda yapılır ki sen savunmaya itilirsin. Yani bir odağın üzerine yürürken, kendinle uğraşmaya başlarsın. Suçlamalar sürekli tek­rarlanır, tekrarlanır… Bunlar iddia biçiminde de verilse, çamur izini bırakır ve herkes sana baktığında bu suçlamaları hatırlar. Artık sen asla eski kimliğini sürdüremezsin. Bir düşünce suçlusu değilsindir. Barış suçlusu da ilan edilmezsin. Savaş örgütü seni terorize eder ve yeni bir kimlikle milyonların karşısına çıkarır”.

TÜRKİYE / 2007’DEN BUGÜNE

ERGENEKON-BALYOZ-KCK

Torba davalara insan atmak

Dönemin Başbakanı Recep Tayyip Erdoğan’ın “Ben bu davanın savcısıyım” dediği, AK Parti’nin müdahil olduğu Ergenekon soruşturması, Trabzon jandarmasına geldiği iddia edilen “ihbar telefonu­nun” ardından 12 Haziran 2007’de Ümraniye’de bir gecekonduya yapı­lan opearasyonda 27 el bombasının bulunmasıyla başladı. Soruşturma­nın ilk iddianamesini dönemin özel yetkili savcıları Zekeriya Öz, Meh­met Ali Pekgüzel ve Nihat Taşkın hazırladı. 2.455 sayfalık iddianame 25 Temmuz 2008’de kabul edildi. Emekli Tuğgeneral Veli Küçük, İşçi Partisi Genel Başkanı Doğu Perinçek, eski İstanbul Üniversitesi Rektörü Prof. Dr. Kemal Alemdaroğlu, Cum­huriyet gazetesi imtiyaz sahibi ve başyazarı İlhan Selçuk, Sedat Peker, Sami Hoştan ile bazı emekli askerler ve dönemin İP yöneticilerinin de aralarında bulunduğu 46’sı tutuklu 86 sanık iddianamede yer aldı. Daha sonra 23 ayrı iddianamenin tek dos­yada birleştirilmesiyle yargılananla­rın sayısı Türkan Saylan gibi isimleri de kapsayan 275 kişiye çıktı.

Faili meçhul cinayetler, yargısız infazlar, işkence ve köy yakmalar, gözaltında kaybedilenler konuşu­luyordu; Gazi Katliamı’ndan Hrant Dink cinayetine Türkiye’nin aydın­latılmayı bekleyen en kara sayfaları bahis konusuydu; ancak sanıklar “silahlı örgüt kurmak ve yönetmek” başta olmak üzere devlete karşı suç­lardan yargılanıyorlardı. Yaşamını yitirenlerin ailelerinin müdahillik talepleri kabul edilmemişti. “Gizli tanıklık” uygulaması da ilk kez Erge­nekon’la hukuk literatürüne girmişti. Davada 31’i gizli tanık olmak üzere 160 tanığın beyanı alınmıştı.

Dava 1 Temmuz 2019’da sona erdi. “Örgüt üyeliğiyle” suçlanan tüm sanıklar beraat etti. 12 yıllık hikayenin sonunda davanın savcıları bugün ya tutuklu ya da firari…

Ergenekon’dan 3 yıl sonra bir gazete haberiyle “Balyoz” başladı. Taraf gazetesinin 20 Ocak 2010’da açıkladığı 2003 tarihli “Balyoz Harekât Planı”nın 5.000 sayfalık belgelerinde Fatih ve Beyazıt camile­rinde bomba patlatılarak hükümetin sıkıyönetim ilan etmeye zorlanması, Yunanistan hava sahası üzerinde bir Türk jetinin düşürülerek halkın galeyana getirilmesi ve darbe sonrası önceden ismi belirlenen kişilerin tu­tuklanması gibi planların olduğu ileri sürüldü. Gazetenin yazarı Mehmet Baransu, 30 Ocak 2010’da elindeki belgeleri bir bavul içerisinde İstanbul Adliyesi’ne teslim etti.

Adalete Balyoz

21 Eylül 2012’de tamamlanan dava­da 1. Ordu Komutanı Orgeneral Çetin Doğan ile Emekli Deniz Kuvvetleri Komutanı Oramiral Özden Örnek ve Emekli Hava Kuvvetleri Komutanı Orgeneral Halil İbrahim Fırtına’ya darbe girişiminde bulundukları iddiasıyla ağırlaştırılmış müebbet hapis cezası verildi. Ardından eksik teşebbüste bulundukları gerekçe­siyle cezaları 20 yıl hapis cezasına düşürüldü. AYM, 18 Haziran 2014’te verdiği kararla 230 Balyoz davası sanığının başvurusu üzerine verdiği kararda dijital veriler ve sanık dinle­nilmesiyle ilgili konularda haklarının ihlal edildiğine hükmetti. 31 Mart 2015’te Anadolu 4. Ağır Ceza Mah­kemesi, Anayasa Mahkemesi’nin “hak ihlali” yönünde verdiği kararın ardından yeniden görülen “Balyoz Planı” davasında 236 sanık hakkında beraat kararı verdi. Geçen sürede, Silahlı Kuvvetler mensubu birçok seçkin subay 3.5-4 sene hapiste kaldı; orduyla ilişkileri kesildi.

KCK adı altında açılan davalar ise, diğer “torba davalar”dan farklı olarak ayrı ayrı görüldü. Verilen ha­pis cezaları, diğer “torba davalar”da tutumu değişen devletin, burada değişmediğinin de bir göstergesiy­di. Aralık 2011’de Özgür Gündem gazetesi, Dicle Haber Ajansı (DİHA) büroları, Demokratik Modernite dergisi, Etkin Haber Ajansı (ETHA) ve Fırat Dağıtım’ın bürolarına ve evlere düzenlenen baskınlarla 49 basın çalışanı gözaltına alındı ve 36’sı tutuklandı. Nisan 2012’de hazır­lanan iddianamede, gazetecilerin meslektaşlarıyla ve haber kaynakları ile yaptığı görüşmeler, haberler ve haber görüntüleri, “örgüt yönetici­liği” ya da “örgüt üyeliği” suçlama­larına delil olarak gösterildi. “KCK Basın” olarak adlandırılan dosyada yargılanan 46 kişiden 37’si 9 ay-2.5 yıl arası tutuklu kaldı. Tüm sanıklar, özel yetkili mahkemelerin kaldırıl­masının ardından Temmuz 2014’te tahliye edildi. 9 yıldır devam eden yargılamada, savcılık esas hakkın­daki mütalaasını halen açıklamadı. Aralarında siyasetçiler, belediye çalışanları, sivil toplum çalışan­ları, avukatlar, akademisyenler, sanatçılar, yazarlar ve gazetecilerin de bulunduğu binlerce kişi gözaltına alındı, 1.000’e yakın kişi tutuklandı.


+ yazıları

Devamını Oku

Son Haberler