Halikarnas’ın ünlü ‘Balıkçı’sı Cevat Şakir Kabaağaçlı, hem eserleri hem yaşamıyla Bodrum ve havalisini dünyaya tanıttı. Onunla 60’lı yılların başında tanışan yazarımız Ozan Sağdıç, Ankara’yı sular-seller götüren yağmurlu bir günde yaşadıklarını; ünlü yazarla Bodrum’da ve Mavi Yolculuk’ta yollarının nasıl kesiştiğini anlatıyor.

Ankara’daki Hayat dergisi bürosu, Ulus’taki ilk yerinden, gelişen şehrin yeni merkezi Kızılay’a, İzmir Caddesindeki bir apartmanın beşinci katına taşınmıştı. O zamanlar Cumhuriyet gazetesinin bürosu da hemen yanımızdaki Kocabeyoğlu Apartmanının birinci katındaydı. Büroda tek başıma olduğum için istihbaratımız yoktu ve onu da yandaki komşu bürodaki arkadaşlardan alabilme şansımın artmasından dolayı, bir bakıma iyi olmuştu bu değişim.

Bodrum’un bakir zamanları Ozan Sağdıç’ın, İzmir’in ünlü fotoğrafçısı Mustaf Kapkan ile birlikte yaptığı ve akşamında sürpriz bir şekilde yemekte Cevat Şakir ile buluşacağı Bodrum ziyaretinin anısı, 1960’lar.

Merkezî bir yerde olduğumuz için ziyaretçilerimiz de artmıştı. Karışanım görüşenim olmadığından, büroyu neredeyse evim gibi döşemiştim; güzel bir müzik seti de yerleştirmiştim, bol bol klasik müzik dinleme fırsatım oluyordu.

1963 yılı olmalıydı; sıcak bir Temmuz günüydü. Bir yandan fotoğraflarımı düzene sokmaya çalışıyor bir yandan da pikaba Beethoven’in Beşinci Senfoni’sinin plağını koymuş, onu dinliyordum. O zamanlar plak koleksiyonu yapmaya yeni başladığım için, bu edindiğim beş-altı plaktan biriydi. Derken zil çalmadan, onun yerine kapıya adeta tokmak darbeleriyle, Beşinci Senfoni’nin başlangıcındaki o ünlü girişin temposuyla “ta ta ta taaam” diye vuruldu.  Kapıyı açtığımda kan ter içinde yaşlı bir adam, adeta bomba düşmüş gibi içeriye düştü: “Aç evlât aç, kulağımızın pası silinsin” diye haykırıyordu.

Kulağımızın pası silinsin! Ozan Sağdıç, Hayat’ın Ankara ofisinde Beethoven’in 5. senfonisini dinlerken kapı çalınmış, içeriye “Aç evlat aç, kulağımızın pası silinsin” diyerek yaşlı bir adam girmişti. Bu, Cevat Şakir’den başkası değildi.

Salona geçtiğimizde en yakın koltuğa yığıldı. Onun isteği üzerine ses yükselticisinin düğmesini sonuna kadar çevirdim. Kendi soluklanması sakinleşene ve plağın o yüzü sonlanıncaya kadar bekleştik. Müziğin sesi kesilince kendisini tanıttı: “Ben Cevat Şakir” dedi. 

Aslında onu hemen tanımıştım ama renk vermemiştim. Çünkü bir süre önce Türkiye’de ilk kurulan otel-motel zinciri Tusan’ın ilk tesislerinin açılışları için Truva, Bergama, Kuşadası, Efes ve Pamukkale’yi içeren bir tanıtım gezisine bir grup gazeteci davet edilmişti. O grupta örneğin Halit Kıvanç vardı ve kendisiyle uzun dostluğumuzun ilk tanışması gerçekleşmişti. Aklımda kalan her gazeteden birer kişi katılmıştı, ancak Cumhuriyet’ten bir muhabir bir de foto muhabiri vardı: Mücahit Beşer ile Aydın Dörder… Şirketin anı defterini bana da uzattıklarında bir espriyi kaydetme fırsatı doğmuştu; şöyle yazmıştım: “Bu gezide aramızda güçlü imzalar vardı. Ancak en güçlü ekip yine de Cumhuriyet ekibiydi. Baksanıza adamlar dörder, beşer gelmişler”.

Her neyse… İşte bu topluluğa, ziyaret ettiğimiz yerler hakkında bilgi verecek rehberler hazır bulundurulacaktı. Efes ve Pamukkale’deki Hierapolis ören yerlerini de Halikarnas Balıkçısı anlatacak demişlerdi. Ne yazık ki Efes’te geçirdiğimiz gün, Balıkçı bir İngiliz bakana mı ne mihmandarlık yapmaktaymış; biz kendisinden yararlanamadık. Onu ancak Pamukkale’ye yetiştirdiler. Orada onun sözcüğün tek anlamıyla görkemli tek kişilik tiyatrosuna (rehberliğine  diyemeyeceğim) tanık olmuştuk. Her bir anıtın önünde, bizi antik Yunan ya da Roma dönemine götürüyor; o çağlardan bir kahramanı dinlercesine onun gürleyen teatral sesinde kendimizi kâh bir trajedi kâh bir komedi içinde buluveriyorduk. Zaman zaman bizi Olimpos’a çıkarıyor, mitolojinin tanrılarıyla ve tanrıçalarıyla tanıştırıyordu. O gün çok kısa sürdüğü ve bir grup içinde bulunduğumuz için yüzyüze tanışmamız mümkün olamamıştı. Ama ben onu yakından görme fırsatını yakalamıştım.

Gelelim biz yine Ankara’daki öykümüzün devamına… Halikarnas Balıkçısı kendisini tanıttıktan sonra, orada hangi nedenle bulunduğunu anlatmaya başladı. Aslında aradabir onun yazıları da çıkardı ya, kendisine yardımcı olurlar niyetiyle Cumhuriyet’in Ankara bürosunu arıyormuş. Onların tabelasını görememiş, bizim balkonumuz boyunca uzanan koskoca “Hayat ve Ses Ankara Bürosu” levhasını görmüş. Bunlar asıl adresi bilir deyip, beş kat merdiveni tırmanmayı göze almış. Kat hizasına gelince de Beşinci Senfoni’nin daireden taşan melodileri onu mıknatıs gibi kendine çekmiş. Ankara’ya geliş nedeni de, oğlunun asker olması, havacı seçilmesiymiş. O günlerde de Hava Kuvvetleri Komutanı İrfan Tansel’di; oğlunu iyi bir yere yerleştirsin diye ricaya gelmiş. Bir yandan da “Ben hiç böyle işlerin adamı değilim ama, evlat derdi beni torpil arama yollarına düşürdü işte” diye kendi kendince yakınıyordu.

Şans kapıyı çalınca! Cumhuriyet gazetesinin bürosunu arayan Cevat Şakir, “Hayat ve Ses Ankara Bürosu” tabelasını görünce, adres sormak üzere uğramış, yazarımız Ozan Sağdıç, Balıkçı’nın bu harika portrelerini çekme fırsatını bulmuştu.

Ne de olsa Ege çocuğuyuz; onun 30 öyküsünü içeren ilk öykü kitabını ortaokul ikinci sınıfındayken okumuşuz ve o kitabı iş dersimizde usulüne tam uygun bir biçimde profesyonelce ciltlediğimiz için resim-iş öğretmenimizden 10 numara almışız. Aramızdaki sohbet koyulaşınca, hazret Cumhuriyet gazetesini aramayı da, İrfan Tansel’i de, herşeyi unutuverdi. “Boşver” dedi, “Sabahattin Eyüboğlu’yla tanışıklığımız, Bedri Rahmi’yle dostluğumuz ortaya çıktı. İş takibini de yarın yaparız, günler çuvala girmedi ya… Söz “Mavi Yolculuk”lara sıçradı, döndü dolaştı, ortak dostumuz İzmir’in en kral fotoğrafçısı, Bodrum sevdalısı Mustafa Kapkın’a ulaştı. Bu arada sırası geldikçe ona fotoğraflar, albümler gösterdim. Hepsini olağanüstü bir dikkatle izledi.

Yazın o sıcak günlerindeki boğucu havası, Ankara iklimini iyice esir almıştı. Kapıdan pencereden büronun içine de sızmıştı. Balıkçı “Yahu reis” dedi, “şu Ankara’da şöyle açıkhavada oturulacak bir yer yok mudur, gidip serinleyelim”.

O zamanlar Kızılay’ın göbeğinde mevcut Ulus Sineması ile Yapı Kredi Bankası arasında halen de bulunan, ancak daralmış ve işlevi değişmiş üçgen biçiminde oluşan meydancığa, Restoran Cevat isimli bir işletme birkaç masa koymuştu. İçki yasağı henüz olmadığı ve yadırganmadığı için, alenen bira da içilebiliyordu. Üstad ile bürodan çıktık, gidip bir masaya oturduk. Serinletecek biralar masamızda, yeniden sohbete başladık.

Ankara’nın ünlü “Kırkikindi” yağmurları vardır. Çoğu zaman düzenli olarak bir aydan fazla sürdüğü için bu adla anılır. Sabah gökyüzü açıktır, öğle saatlerinde bulut toplamaya başlar, ikindi vakitlerinde sağanak yağmur yağar. Memurların mesai bitimine rastladığı için ironik olarak “Memur ıslatan” da denilir bu yağmurlara. Tam da mevsimiymiş galiba, önce tozkoparan bir esinti çıktı. Meydanın diğer köşesinde sonradan Ankaralıların “Gökdelen” diye adlandırdığı, o zamanın en yüksek binasının inşaatına yeni başlanmış, henüz temel kazısı aşamasında. Oradan rüzgârın havaya kaldırdığı toz toprak bir anda üstümüze geldi, yüzümüze gözümüze çarptı. Ama üstat ona mı bakar; esinti çıktı ya, bir memnun kaldı ki, “Es bre deli rüzgâr” diye bağırıp çağırmaya başladı.

Kırkikinde veya ‘Memur ıslatan’ yağmurları Ozan Sağdıç, tanıştıkları gün Cevat Şakir’i Restoran Cevat’a götürmüş, dışarda bir masada otururlarken Ankara’nın meşhur “memur ıslatan” yağmuru başlamıştı. Önceleri “Islat bizi yaratılışın yağmuru” diye seslenen Halikarnas Balıkçısı, yağış şiddetlenince “Reis, biz de tüysek iyi olacak galiba” demek zorunda kalmıştı. Sağdıç’ın objektifinden o günkü yağmurun azizliğine uğrayan Ankaralılar.

O esinti birkaç dakika ya sürdü ya sürmedi, alnımıza küçük damlacıklar halinde bir çiselemedir başladı. Bu durum bizim üstadı daha bir coşturdu. Gömleğinin düğmelerini paralarcasına çözüp önünü neredeyse göbeğine kadar açtı. Bu arada gökyüzüne sesleniyor, adeta nutuk atıyordu: “Ey Yaradılış, bize ihsan buyur! Islat bizi yaradılışın yağmuru”. Bu arada küçük damlalar giderek büyümeye sıklaşmaya başlamıştı. Bizden başka ayrı ayrı masalarda iki çift daha oturmaktaydı. Daha yaşlıca olanı esinti çıkar çıkmaz kalkmış, restoranın mağara ağzına benzeyen karanlığında kaybolmuşlardı. Genç çift ise biraz daha dayanmıştı, yağmur hızlanınca onlar da meydanı terkettiler. Balıkçı “Islanalım be yahu, yaradılışın yağmuru bu” diye seslenirken bana döndü, “Ne dersin Reis, şöyle bir ıslanalım değil mi” diye sordu.

Sordu diyorum ama, bu soruyu benden tasdik bekler biçimde sormuştu. Yaşlı başlı, saygı duyduğum bir kişi, ne diyebilirim ki… O ıslanmayı öneriyorsa, bize de ıslanmak düşüyordu elbet. Sesim çıkmadı, yüzüne bakıp gülümsedim sadece. Ancak birkaç dakika sonra işin rengi tamamen değişti. Balıkçı sürgüne gönderilmeden önce Ulucanlar hapishanesinde bir süre yatmış. Ankara hakkındaki bilgisi sınırlı. Tabii, Kırkikindiler ne menem bir şey, o konuda hiçbir deneyimi yoktu herhalde. Çisenti sağanak halini alınca suya dalmış çıkmış gibi sırılsıklam ıslandık. Yüzüne bakıyorum, gittikçe değişen bir ifade… O ilk feryatlardan eser kalmadı. Sonunda “Reis” dedi, “biz de tüysek iyi olacak galiba, yukarıdaki işi azıttı”. “Yaradılış” artık “yukarıdaki” oluvermişti.  O mevhum güce elveda deyip sonunda biz de restoranın kapalı yerine sığındık.

Artık Balıkçı da aranılan dostlar listesine kaydedilmişti. Bir gün onunla yine sıcak bir yaz günü İzmir’de Kemeraltı caddesinin girişinde karşılaştım. Elinde fileye konulmuş bir paket vardı. “Hayrola, nereden böyle?” diye sordum. “Balık pazarından kokmuş balık aldım” dedi ve hemen ilave etti: “Evde karıdan garanti azar işiteceğiz. Ama balıksız da olmuyor ki…” Bunları söyledikten sonra “Eve gel, eve” deyip ayrılacaktı ki; “Geleyim ama, önce adresi söyler misin?” dedim. Sokağın adını söyledi, numarasını söylemedi: “Sokağa girince anlarsın zaten, orada bir tek namuslu adam evi var!”. İyi de, “namuslu adam” evi nasıl olur, nereden anlaşılacak, onu sordum. “Adaaam sen de” dedi, “Namuslu adam evi bir, bilemedin iki katlı olur. Ötekilerin hepsi apartman oldu yahu…” diye açıkladı. O zamanlar daha kat mülkiyeti yasası çıkmamıştı. Apartman denilince bir tek adamın mülkü olurdu, o da ancak zenginlerin kârıydı. Balıkçının düşüncesine göre dürüstlükle zenginlik pek birarada olamazdı galiba.

‘Balıkçı’nın sıcak tebessümü Hayat dergisinin Ankara ofisinde gerçekleşen tesadüfi buluşmada laf lafı açarken, Ozan Sağdıç parmağını deklanşörden ayırmamıştı.

İzmir’e her gidişimde, Mustafa Kapkın’ın fotoğraf stüdyosu merkez istasyonum olurdu. Önceleri Karşıyaka’da idi, Büyük Efes oteli yapılınca caddeye bakan mağazalardan birini tutmuştu. Arada bir onun sualtı fotoğrafları bizim dergide de çıkardı. Beni de işine iyi asılan yetenekli bir genç olarak gördüğü için ona konuk olmamdan hoşlanırdı. İzmir’den dergiye doğrudan postalamam gereken fotoğrafların filimlerini onun karanlık odasında yıkardım. Bodrumlu ve dalma meraklısı olduğu için sık sık iki günlüğüne oraya giderdi. Denk gelmişsem, beni de götürürdü. İşte bunlardan birinde yine onun arabasına bindik, Çeşmealtı yakınlarında bir balıkçıya uğradık, Mustafa Abi “Bodrum’da bulamayız, tedbirli gitmek gerek” dedi, bir kilo karides aldı. Bodrum niyetiyle yola çıktık. Karidesler, akşam gideceğimiz meyhaneye “Şunları hallediver ustacığım” diye bırakıldı.

Mustafa Abi kendi işlerine dalmışken, ben de alabildiğine bakir, henüz yapılaşmamış Bodrum’un o halinin fotoğraflarını çekmek üzere yürüyüşe çıkmıştım. Akşam meyhanede buluştuğumuzda bir sürprizle karşılaştık. Halikarnas Balıkçısı oradaydı! Yabancı birilerine rehberlik yapacakmış “Bodrum’da buluşalım” diye sözleşmişler. Ertesi gün ekiple buluşacakmış. Tabii meyhanenin içi bir şenlik. Masalar ayrı ayrı değil, tüm masalar tek bir masa gibiydi. Cevat Şakir baş aktör, şov yapıyordu sanki. Arada biri ortak anılarından bir şey ortaya atıyor, onun üzerine çeşitlemeler filan… Bu muhabbet içinde, getirdiğimiz karidesler eridi gitti. Mustafa Abi onları alırken işi abarttığını düşünüyordum. Şimdi o “Keşke bir değil, birkaç kilo almış olsaydım” diye yakınıyordu.

Yeni yayın hayatına giren Bilgi Yayınları’nın kapak düzenlerini ben yapıyordum. Azra Erhat Mavi Yolculuk’la ilgili bir kitabını getirmişti. Aklımda Balıkçı’nın bir hayli zaman önce çizmiş olduğu, mitolojik öğelerle süslü naif bir Ege haritası vardı. Ona benzer bir haritanın kitaba iyi oturacağını düşünmüştüm. Azra Hanım “Bizim ihtiyara şimdi benim bunu anlatmam çok zor” dedi, “En iyisi sen kendin konuş”. Reise telefon açtık, dileğimizi elimizden geldiği kadar anlattık. Hiç gözardı etmemiş. İsediğimizden âlâsını gönderdi. Ben basit bir şekilde renklendirdim. Kitap öyle bir kapakla satışa çıktı.

Birkaç kez daha yollarımız kesişti. Onu son görüşümde Büyük Efes otelinin barının karşısındaki bir kanepede boydan boya uzanmış haldeydi. Bir Amerikalı gazeteciye sandalında kıyı kıyı giderken ayağıyla yekeye nasıl kumanda ettiğini göstererek anlatıyordu. Uygulamalı anlatım son bulunca karşısına dikildim. Gözlerinin feri hiç eskisi gibi değildi. “Beni tanıyamadın mı yoksa” diye takıldım. “Tanımaz olur muyum evlat”” dedi “işin feci yanı, asıl ben kendimi tanıyamaz oldum”.

Aradan bir yıl kadar geçti, 1974’e geldik. Turizm Bakanlığına tesadüfen bilgi almak için uğramış olan bir Fransız ve bir İtalyan fotoğrafçıyla tanıştım. Yolculuklarının bir etabı da Marmaris’ten bir tekne kiralayıp, bir Mavi Yolculuk gerçekleştirmek imiş. Onlarla biraz ilgilenince, beni rehber gibi görmeye başladılar, “İstersen bize katılabilirsin” dediler. Benim Mavi Yolculuk konusunda hiçbir deneyimim yoktu. Ancak teklif çekici olunca “okey” dedim.

Biz bir çok koylara gire çıka, içimize sindire sindire dolaşıp dururken, sıra Bodrum’a geldiğinde rıhtıma yanaştık, karaya ayak bastık. Hemen fırlayıp turizm bürosuna uğradım. Amacım, yol arkadaşlarıma biraz da medeniyet göstereyim niyetiyle yardım istemekteydi.  O sıralarda Ankara’dan çok iyi tanıdığım bir hanım arkadaş büro şefi olarak atanmıştı. Bize VIP muamelesi yapacağından kuşkum yoktu. Ancak o bambaşka havalardaydı. Ne oldu, bilir misiniz? O gün ve o saate, kısa bir süre önce yapılmış olan Halikarnas Balıkçısı’nın mezarının açılışı yapılacakmış. Herkes oraya gidiyormuş. Durumu yol arkadaşlarıma anlattım. Onlar da bana katıldılar, hep beraber tören alanına yürüdük.

Çağrılı değildim, hiçbir haberim yoktu Bodrum’da anıt niteliğinde bir mezarı yapıldığından. Halikarnas’ın ünlü Balıkçı’sı Cevat Şakir Kabaağaçlı’nın ilk ölüm yıldönümü olan günde, adına düzenlenmiş anma gününde, tamamen bir rastlantı eseri olarak Bodrum’a uğramıştık. Gariptir, sanki Balıkçı’nın ruhu gaipten benim için özel bir çağrı yapmış gibiydi.

ARDINDAN

Fikret Hakan’dan kızına kahve falı

Geçen ay çok değerli bir arkadaşımızın kaybı, Ankara büromuza yapılan bir başka ziyareti de anımsattı. Takvimler 1966 ya da 67 yılını gösteriyordu. Daha önce sözünü ettiğim büro apartmanın beşinci katındaydı. Tırmanmak zor oluyordu. Yandaki Aydın Apartmanı daha yeni bir yapıydı ve birinci kattaki iki daireden biri boşalmıştı. Hemen oraya taşındık. Bu arada Cumhuriyet bürosu da Atatürk Bulvarı’na taşınmıştı. Biz bu kez Milliyet’in bürosuna kapı komşusu olmuştuk. Benim pikapta dönen plaklarla o gümbür gümbür senfoniler, konçertolar berdevam. Yakın komşumuz Ankara Sanat Tiyatrosu’nun tüm sanatçılarıyla arkadaşız, içli dışlıyız. Zaman zaman ben onların kulisindeyim, sahne fotoğraflarını çekiyorum, dergi kapaklarını yapıyorum. Onlardan bazıları da benim konuğum oluyorlar.

Adalet Ağaoğlu Fransız oyun yazarı Armand Salacrou’nun Durand Bulvarı oyununu Türkçeye çevirmiş, kardeşi Güner Sümer de sahneye koyuyor. Gala temsiline yazarın kendisi de davet edilmişti. Ben de çok güzel portelerini çekmiştim. Oyunun çok geniş bir oyuncu kadrosu vardı. Sinema oyunculuğu kariyerinin zirvesinde olan yakışıklı Fikret Hakan da konuk oyuncu olarak rollerden birini paylaşmıştı.

Günlerden bir gün yine ben müzik dinliyordum; büromuzun kapısı çalındı. Açtım baktım, Fikret Hakan yanında küçük bir kız çocuğu ile ziyarete gelmişler. Buyur ettim, oturdular. Fikret kızını  annesinden (o günlerde bizce meçhul olan) bir günlüğüne “ödünç almış” olmalıydı. Belki bir yerlerde gezdirmişti kızını. Belki de gözlerden ırak bir köşede başbaşa olmayı yeğlemişti. Ben çocuğa çikolatin verdim, babasına da kahve ikram ettim. Biraz havadan sudan, sanattan filân sohbet ettik. Ayni yılın çocuklarıymışız, ikimiz de 1934 doğumluyduk. Üstelik babası Balıkesir Lisesi’nde öğretmen, annesi de Balıkesir Memleket Hastanesi’nde başhemşire olduğu için hemşehri de çıkmıştık. Ben baba-kızın birbirleriyle ilgilenmelerine fırsat vermeye dikkat gösterdim. Fikret Hakan içtiği kahvenin fincanını “Hadi bakalım, baba-kız ortak bir fal kapatalım” diye tabağına ters kapatmıştı. Bir süre sonra fincan soğuyunca açtı, birlikte fincanın içindeki telve kalıntılarını kimi kez çocukça ifadelerle birlikte yorumlamaya çalıştılar. Bu manzara kaçmazdı. Hemen bir fotoğraflarını çektim.

Fikret Hakan ve kızı 1960’lı yılların ortalarında Ankara’da.

Bir ara Fikret Hakan kızına “Sen burada uslu uslu otur, baba hemen gelecek” dedi, çocuğu bana emanet edip, bürodan ayrıldı. Ben herhalde AST’ta bir işi vardı, oraya gitmiştir diye düşündüm. Oysa o hemen Kocabeyoğlu pasajından geçip, tam arkamızdaki ünlü Ersan Plak mağazasından bir LP alıp geri dönmüştü. “Güzel bir vakit geçirdiğimiz bu günün anısına” deyip bana armağan etti. Plak koleksiyonumdaki DG markalı Lorin Maazel’in yönettiği Berlin Filarmoni’nin icrası Brahms’ın 3. Senfonisi o günün ve Fikret’in yadigârıdır.

O günün bir diğer yadigârı olan yukardaki fotoğrafta Fikret Hakan’ın falına baktığı sevimli kız çocuğu, olasıdır ki, onun bir süre gözlerden uzak tuttuğu tek kızı, annesi Neşecan Hanım olan Elif’ti.