MÖ 2000’lerde Anadolu’ya gelen Hititler, Kızılırmak civarındaki Hattiler üzerinde hakimiyet kurmuş ve Hatti kültürü ile içiçe yaşamışlardı. Anadolu’nun yerli halklarından olan Hattilerin Hititlerle dil, ırk, din açısından bir akrabalıkları yoktu. Buna rağmen Hititler “Hatti ülkesi” adını ve Hatti uygarlığından gelen “Hitit Güneşi” dediğimiz sembolü kullandılar.

 Firavunların Kahire’nin merkezinde bulunan müzedeki eski yerlerinden şehrin biraz dışın­daki yeni mekanlarına “göçürülmeleri” ve bu göçün temsil edildiği görkemli firavunlar geçidini sanırım herkes duymuştur. Bazılarına göre o kadar da önemli değil, sadece propaganda. Kimileri ise Batı medeniyetinin başlangıcı olarak görülen firavunları Mısır’ın yeniden sahiplenmesine vurgu yapıyor. So­nuçta ne Arap ne de Müslüman olmayan firavunları bu şekil­de sahiplenmek ülke tarihi açısından önemli. Öte yandan bu hadiseyi turizm amaçlı olarak değerlendirenler de var; bizim de neler yapabileceklerimizi dile getiriyorlar.

“Bizim ülke tarihi ne durumda” diye bakmaya başladım. İlköğretim çağlarında şimdi +65 olan kuşak için “ülke tari­hi” kavramı pek tanıdık gelmese de, “eskiden burada kimler vardı?” sorusu “Etiler” diye yanıtlanırdı. Günümüzde Etiler nasıl öğretiliyor diye internetten biraz araştırmak isteyince, karşıma Etiler pastanesi, emlak bürosu gibi İstanbul’un Etiler semti çıktı. Etibank’tan, Eti bisküvisine kadar birçok yere adı­nı vermiş olduğumuz Etiler’e bugün ne olmuştu? Göreme’nin Kapadokya’ya, salgının pandemiye, zirvenin “pik”e dönüştüğü gibi Etiler de Hitit olmuştu. Ancak Hitit adının da eski tabirle “galat-ı meşhur” olduğu ve onların kendilerine Neşa (Kültepe) ile bağlantılı isim verdikleri anlaşılıyor (M. Alparslan, 2009).

Ancak diğer dönüşümlerden farkı, eskiden Etilerin Türk olması, Hititlerin ise Hint-Avrupa dili konuşmuş ve yazmış bir halk olmasıydı. Kısacası evvelce bizim olan Etiler, şim­di bize yabancı Hititler olmuştu. Ortaokul ders kitaplarında da verilen bir kaç satır bilgi, onları Mezopotamya ve Anado­lu uygarlıkları çerçevesinde uzaktan ele alıyordu. Tematik olarak hazırlanmış lise ders kitapları ise Hitit adından İyon­lar, Urartular, Frigyalılar, Lidyalılar ile birarada söz etmekte. Konular tematik olarak düzenlenmiş olduğu için, kronoloji­yi sadece başlangıçta düzenlenmiş olan tabloyu inceleyerek bulmak gerekiyorr. Tabii, sadece siyasi olaylar, savaşlar sı­ralaması yerine tematik bir düzenleme ile öğrencilerin belli konularda kavrayış sahibi olmalarına yönelik bir düzenleme takdire şayan. Ancak “ne için öğreniyoruz, bizimle ilgisi ne­dir?” konusu pek ortaya çıkmamakta.

Konuya millet tarihi değil de ülke tarihi açısın­dan baktığımız zaman, MÖ 2000’lerde muhtemelen Kafkaslar yoluyla Anadolu’ya gelmiş olan Hititle­rin de kendi tarihî kayıtlarını ülke tarihi çerçevesin­de tutmuş oldukları görülüyor. Hititler Anadolu’ya geldikleri zaman özellikle Kızılırmak büklümü içi ve etrafında bulunan Hattiler üzerine hakimiyet kurarak bölgeye yerleşmiş ve Hatti kültürü ile içiçe yaşamışlardı. Ana­dolu’nun yerli halklarından olan Hattilerin Hititlerle dil, ırk, din açısından bir akrabalıkları yoktu. Buna rağmen Hititler memleketleri için Hattilerin verdiği adı –“Hatti ülkesi” adını-kullanmışlar ve Hatti uygarlığından birçok öğeyi benimsemiş­lerdir. Bunun en güzel örneği “Hitit Güneşi” dediğimiz sembo­lün aslında Hattilerden gelmesidir. Diğer bir deyimle ülkeleri­ni tanımlarken bile etnik açıdan veya dil açısından değil, ülke tarihi çerçevesinde düşünmüş oldukları görülüyor. Aslında Anadolu medeniyetleri çerçevesinde öğrendiklerimiz ve öğ­retilenleri millet tarihi olarak ele aldığımız için bilgiler çoğu zaman havada kalıyor, bunlar sanki yabancılara aitmiş hissini veriyor. Ben de uzun yıllardan beri Türklerin tarihi ile meşgul olduğum için “halk, millet, ulus” tarihinin önemini bilen ve bunlara değer veren biri olarak ülke tarihinin önemine işaret etmek istiyorum.

Zeki Velidi Togan, Bugünkü Türkili (Türkistan) ve Ya­kın Mazisi (1929) eserinin ilk bölümünde ırmakları, dağları, yerleşimleri ele alır; ancak ondan sonra o topraklara yaşamış olanların tarihini anlatır. Bu bölgelerin en eski devirlerdeki tarihsel yapısını ise Umumi Türk Tarihine Giriş’te (1946) ele almıştır. Onun tarih anlayışında coğrafya ve toprak mesele­si önemli yer tutar. Nitekim Prof. Richard N. Frye, Orta Asya Mirası (2009) adlı eserinde “Türkiye Cumhuriyeti halkının kökeni iki bölgeye dayanır: Anadolu ve Altay dağları etrafında­ki İç Asya” sözleriyle ülke tarihine işaret eder ve Atatürk za­manında başlatılan arkeolojik kazıların bu çerçevede anlaşıl­ması gerektiğini belirtir. Kazak arkeolog K. Akişev de “toprak­larımızda yaşamış olanlarla babadan akraba değilsek, anadan akrabayız” demiştir.