Atatürk devrimlerinden biri sayılması gereken müzikteki değişimlerimize İnönü’nün katkılarının her biri, şükranla anılacak girişimler, gayretler ve desteklerdir. Ankara- Cebeci’de ilk konservatuvarın kurulmasından itibaren hemen hemen tüm konserleri eksiksiz izlemesi, birçok siyasetçiye, üst düzey bürokrata örnek olmuş; opera ve konser salonları gibi mekânların yapımının önünü açmış; “Harika Çocuklar” yasasının çıkarılmasını sağlayarak İdil Biret, Suna Kan gibi yetenekleri desteklemişti.

Rahmetli İsmet İnönü 1973’ün son günlerin­de, 25 Aralık’ta vefat etmişti. O nedenle İnönü Vak­fı her yıl onunla ilgili bir dizi etkinlikler düzenler. Kendi evi olan Pembe Köşk’te İnönü ile ilintili tematik sergiler, konfe­ranslar, paneller ile anısı ya­şatılmaya çalışılır. İnönü’nün biricik kızı ve vakfın mütevel­lisi olan Sayın Özden Toker’in fedakârane gayreti ve gözeti­mi altında gerçekleştirilen bu etkinlikler birçok Ankaralı­nın ilgiyle izlediği bir olaydır. Özellikle öğrenci grupları için yakın tarihimiz hakkında öğ­retici olması bakımından göze çarpmaktadır. Bu arada müzi­ğe olan yakın ilgisi dolayısıyla başta CSO olmak üzere İnönü adına bir de konser düzenle­nir.

Sayın İnönü’yü 1960-73 arası bir dönemde 13 yıl bo­yunca oldukça yakından izle­me şansına erişmiş bir gazete­ciyim. Onunla yakın düşmüş­lüğümüzü, dostlarıma biraz esprili ve gizemli bir biçimde söylerdim. “İsmet Paşa ile her Cuma buluşuyoruz. Genellik­le hemen onun arkasında saf tutarım” derdim. “Nasıl yani” diye soranlara “Devlet Kon­ser Salonu’nda İsmet İnönü ile Mevhibe Hanım’ın yerle­ri en ön sırada, sağ blokun en başındaki iki koltuk; benim tercih ettiğim değişmez yerim ise, hemen ikinci sırada ikisi­nin arasına denk gelen koltuk­tur” diye açıklardım durumu. Orkestra idaresi çektiğim fo­toğraflardan yararlandığı için ricam üzerine bana o koltuğu ayırırdı. Orayı tercih edişimin nedeni de konsere eşlik eden solistlere en yakın ve onları en iyi gören bir pozisyonda olma­sıydı.

★ ★ ★

1960’lı yılların sonlarına doğruydu. TBMM Başkanı Sa­bit Osman Avcı’yı makamın­da ziyaret etmiştik. Kendisine bir ara “Sayın Başkanım, sizi son zamanlarda CSO’nun kon­ser salonunda pek sık görür olduk” demiştim. “Aman kar­deşim” diye söze başladı, bana konserlerle ilgili macerasını tatlı tatlı anlattı. “Bakanlığım sırasında bir meselenin hal­li için mutlaka İsmet Paşa ile özel görüşmem, onun fikirle­rini almam gerekiyordu. Ama bir türlü onu derdimi anlata­cağım rahat bir yerde kıstı­ramıyordum. Bana bir arka­daşım ‘Cuma akşamı konser salonuna git. Onu orada rahat­ça görebilirsin, bir punduna getirip randevu da alabilirsin’ 1950’li yıllardan beri gazetecilik dedi. Ben de o arkadaşı dinle­yip ilk cuma konser salonu­na gittim. Konser sırasında ne kadar sıkıldığımı anlatamam. Sağa sola bakındım. Tavanda­ki ışık sistemine, duvarlarda­ki ışık kutularına bakındım, sahnenin üzenindeki ampul­leri defalarca saydım, üzerim­deki sıkıntıyı bir türlü atama­dım. Mecburen ertesi hafta bir kez daha gittim. Herhalde bunların yaptığı işte bir kera­met vardır diye düşünmeye başladım. Doğrusunu söyle­mek gerekirse ilk seferdeki ka­dar da sıkılmadım. İsmet Paşa ile arada birkaç lâf da edebil­miştik. Az buçuk alışkanlık mı oldu nedir, çalınan eser­lerdeki ezgiler kulağıma hoş gelmeye başladı. Eh işte, üç hafta üst üste gidişim orkest­ra idaresinin dikkatini çekmiş. Beni meraklı biri sanmışlar herhalde. Dördüncü hafta on­ların protokol memuru bizim özel kalem müdürünü aramış ‘Sayın bakanımız bu hafta da teşrif edeceklerse yer ayıralım mı’demiş. ‘Olur’ dedik, böy­le böyle konser tiryakisi olup çıktık. Şimdi bütün haftanın yorgunluğunu, stresini cuma akşamları CSO konserlerinde atıp rahatlıyorum. O kadar da hoşuma gidiyor ki tahmin ede­mezsin. Meğer alışmak için önce bir çalışmak lâzımmış”.

Tarihi viyolonsel ve konser girişi Ozan Sağdıç’ın ailenin izniyle fotoğrafını çektiği İnönü’nün viyolonseli Pembe Köşk’te korunuyor (sol sayfada). İnönü’nün, kızı ve damadı Toker çifti ile konser salonuna girişleri. Kendilerini orkestranın müdürü Mükerrem Berk karşılıyor (üstte).

★ ★ ★

Sabit Osman Avcı, klâsik müzik dinlemeyi nasıl önce yadsımış, daha sonra gayret göstererek zevk veren bir alış­kanlık haline getirmişse, biz­zat İsmet İnönü’nün kendi ha­yatında da böyle bir deneyim süreci yaşanmıştır. 19. yüzyılın başlarında, Os­manlı devletinin en uzak bir köşesi olan Yemen’de isyanlar başgöstermişti. İsmet İnönü kolağası rütbesiyle Yemen’e yapan ve atanmış, binbaşılık rütbesine orada yükseltilmişti. O sıra­larda San’a kentine döşenecek tren hattının ön çalışmaları­nı yapan Fransız şirketi savaş ortamı yüzünden işi bırakıp ülkeyi terketmişti. Şirketin mühendislerine ait bir san­dık eskiciler aracılığıyla Türk subaylarının eline geçmiş. Bu sandığın içinde bir gramo­fon ve alafranga türden plâk­lar varmış. Subaylarımız boş zamanlarda o plâklardan so­natlar, serenatlar, opera arya­ları gibi müzikler dinlemek­teymişler. Başlangıçta yadır­gadıkları için alay ettikleri bile oluyormuş. Ama alternatif olmadığı için dinleye dinleye alışanlar olmuş. İlk anlar gibi görünen Saffet Arıkan, inat­la anlamaya çalışan ise İsmet İnönü olmuş. İnönü kendi anı­larında “Benim hayatıma Batı musikisinin terbiyesi böylece Yemen’de girmiştir” demek­tedir.

Yemen dönüşünde İnö­nü’nün arkadaşı Kazım Kara­bekir ile bir aylık Avrupa yol­culuğu vardır. Berlin Büyü­kelçiliği ataşemiliteri Hasan Cemil Çambel onları bir opera temsiline götürmüş. Plâklar­dan kulak dolgunluğuna sahip oldukları aryaları canlı olarak dinleyecekleri için çok sevin­mişler. Talihsizlik ise saatler­ce süren Wagner operaların­dan birisine rastlamaları ol­muş. İnönü bu anısını mizahi bir dille “adam şarkısını söy­leye söyleye kapıdan odanın ortasına gelinceye kadar ya­rım saat geçiyordu” şeklinde bir yorumla anlatıyor. Sözünü “Canımızı dışarıya zor attık” diye bitiriyor. Onun demek istediği şuydu: “İnatla dinle­mezseniz sevemezsiniz. Bir kere sevince de bırakamazsı­nız”. O bu tür müziği sevmiş­ti. Dahası müziği insanı insan yapan başlıca değerlerden biri, önemli bir uygarlık aşaması saymış, toplum için bir talim ve terbiye aracı olarak gör­müştü.

1916’da Mevhibe Hanım ile evlendikten 21 gün sonra Di­yarbakır’a sefer emri çıkarıl­mış. Yola çıkmadan önce yap­tığı tek şey, bir iki haftalık eşi­ne armağan olarak bir piyano almak ve bir Rum madamı öğ­retmen olarak tutmak olmuş. Nitekim bir kız çocuğu dünya­ya geldiğinde, ikinci bir tecrü­be yaşanmış. İnönü cumhur­başkanı iken, Özden Hanım’a çocuk yaşlarda Devlet Konser­vatuvarı’nın değerli öğretme­ni Ferhunde Erkin’in ders ver­mesi sağlanmış. Özden Hanım bu konuda özel yeteneğinin ol­madığını ve bu derslerden çok sıkıldığını samimiyetle itiraf etmektedir. Bu denemeler bel­ki aileden bir müzisyen çıkar­mamıştır ama, tüm bir aile ve çevresinin güçlü bir müzikse­ver olmasını sağlamıştır.

Rubinstein ve ünlü solistlerle İnönü ve Rubinstein çok samimi bir sohbet sırasında. Sanatçı ilk kez 1917’de 19 yaşındayken Varşova’dan İstanbul’a geldiğini anlatmış, İnönü’nün cumhurbaşkanlığı yıllarından hayranlıkla sözetmişti (üstte). Bir diğer ünlü piyanist Wilhelm Kempf’in, Türkiye, İnönü ve İdil Biret hakkında anlatacak pek çok anısı vardı (altta).

İnönü’nün ısrarcı kişiliği­nin, onu bizzat bir enstrüman çalma denemesine kadar gö­türdüğü biliniyor. İnönü’nün çello çalma girişimi ilk başve­killik dönemini sonlandırdığı 1937 yılına, onun 50’li yaşla­rına rastlar. Unutulmamalı­dır ki İnönü İngilizceyi de 53 yaşında öğrenmeye başlamış ve diplomasi jargonundaki ince nüansları bile dillendi­recek bir olgunluğa erişebil­miştir. Kendisine iyi bir viyo­lonsel alınır. İlk hocası Edip Sezer’dir. O sıralarda Nazi rejiminden uzaklaşıp Türki­ye’ye sığınan birçok müzisyen bulunmaktadır. Bunlardan biri dünyaca ünlü Alman Yahudi­si çellist Davit Zirkin’dir. Hem Riyaset-i cumhur Orkestra­sı’nda baş çellist, hem da kon­servatuvarda hocadır. İnönü bir yıl kadar da ondan ders al­mıştır. Erdal İnönü’nün ifade­sine göre, babası bir eser icra edebilecek kıvama gelmemiş­tir. Zaten kendisinin de “Tam öğrenemiyeceğimi ben de bi­liyordum, ancak bir enstrü­manda sesler nasıl oluşuyor, bunu anlamak ve müziği daha çok duyumsamak için bu işe teşebbüs ettim” gibisinden bir savunması var.

Her şey bir yana, İnö­nü’nün Atatürk devrimlerin­den biri sayılması gereken müzikteki değişimlerimize katkılarının her biri, şükranla anılacak girişimler, gayretler ve desteklerdir.

Örneğin Cebeci’deki ilk konservatuvarın kurulması, o tarihî binada mevcut müteva­zı gösteri salonundaki bütün konserlerin ve başka sanatsal etkinliklerin İnönü tarafın­dan Cumhurbaşkanlığı süre­cinde ve sonrasında hemen hemen eksiksiz izlenmesi ve birçok siyasetçiye, üst düzey bürokrata örnek olması… Milli Eğitim Bakanı Hasan Âli Yü­cel’e “Bu çocuklar mezun ol­duklarında sanatlarını nerede icra edecekler” diye sorarak, daha sonra yapılacak tiyatro, opera ve konser salonları gibi mekânların yapımının önünü açması… Üç-dört yaşındaki İdil Biret’in yetenek ve bece­risine, Suna Kan adındaki bir diğer çocuğun keman çalışın­daki maharetine tanık olur ol­maz “Harika Çocuklar” yasası­nın çıkarılmasını sağlaması… Tatbikat Sahnesi ile hayata ge­çen Devlet Tiyatroları, 1941’de başarılı bir Madam Butterfly temsiliyle başlayan opera hep onun zamanının eserleridir.

★ ★ ★

Ben ortaokulda iftihara ge­çen bir öğrenciydim. Bütün kanaat notların 9-10 seviye­sindeydi. Bir tek müzik öğret­menim bana düşük not veri­yordu. Müziği çok sevdiğim halde nasıl oluyordu bu iş? Demek ki yaratılıştan ağzımla kulağım arasında bir uyum­suzluk vardı. Dinlediğimi aynı tonlarda tekrar edemiyormu­şum. Bu kusur beni mutsuz kı­lacağına, üzerine gitme yolu­nu yeğledim. Lise çağımda ve hemen sonrasında İstanbul’da ciddi bir konser takipçisi ol­dum çıktım.

1960’ta CSO’nun en genç üyesiyle evlenip Ankara’ya yerleştiğimde böyle bir ön ha­zırlığım vardı. Fotoğrafçı ya­nım ise konserlerdeki şef ve solistlerin fotoğraflarını çek­meye itiyordu beni. Çok son­raları “En büyük Dinleyici: İsmet İnönü” başlıklı bir sergi açtığımda, sunu yazısını yazan Filiz Ali yazısına şu satırlarla başlayacaktı: “Tutkuyla mü­zisyenlerin fotoğrafını çeken iki fotoğraf sanatçısı tanıyo­rum. Biri Life dergisine çektiği fotoğraflarla ün yapan Alfred Eisenstaedt, öteki de ünlü fo­toğraf sanatçısı Ozan Sağdıç”.

Konser fotoğrafçılığının bazı püf noktaları vardır. Fo­toğraf makinası göstererek solistlerin dikkatini dağıt­mamak, onları kızdırmamak, şaşırtmamak önemlidir. Flaş patlatmamak, klik sesi çıkaran makine kullanmamak esastır. Bunlar bende zaten mevcut. Bir de başlangıçta dediğim gi­bi, Sayın İnönü çiftini siper gibi kullandığım için hiçbir solist beni görüp rahatsız ol­mazdı.

Ankaralı olur olmaz yap­tığım ilk iş o zamanlar Ayten Sokak’ta oturan İnönü’nün evinde özel portrelerini çek­mek olmuştu. Siyasal ortamda zaten onu yakından izliyor­duk. Başbakanlık merdivenle­rinin gediklisi gazetecilerden biri konumundaydım. Bunlar, içinde ilginç anekdotlar içeren apayrı öyküler… Konser sa­lonlarında her hafta bir araya gelmek ise, çok daha başka ve daha sıcak bir temas vesile­si olmuştu. Yıllar sonra İnönü Vakfı’nın etkinliklerinden bi­rinde Sayın Özden Toker beni İstanbul’dan gelen konuşma­cıya tanıtmaya çalışırken “Ba­bamın…” deyip bir an duraksa­mıştı. Sözü nasıl bağlayacağını beklerken “…konser arkadaşı” demişti, gülüşmüştük.

Ünlü şefler ve bakanlar CSO kendisine ait bir konser salonuna sahip olduğu yıllardaki anlaşmalı şefi Otto Matzerath idi. Ünlü şef İnönü’ye şükran duygularını arzediyor (üstte). Meclis Başkanı Sabir Osman Avcı Ozan Sağdıç’a konser izleme alışkanlığını İnönü sayesinde edindiğini söylemişti (altta).

Aslında benim Ankara’ya atandığım günlerde başkent­te devletin özel bir konser sa­lonu yoktu. Cumhurbaşkanlı­ğı Senfoni Orkestrası, Cuma akşamları Opera binasında bir konser, Cumartesi günleri de Dil ve Tarih-Coğrafya Fakül­tesi’nin Farabi Salonunda ya benzer ya da farklı bir prog­ramla parasız öğrenci konse­ri vermekteydi. İdaresi, opera binasının bodrumundaki bir iki odadan ibaret, bir sığın­tı halinde yer almaktaydı. Or­kestranın kesinlikle bağımsız bir binada bir konser salonuna ihtiyacı vardı.

Aslı Mızıka-i Hümayun’a dayanan tarihî orkestra, Ri­yaset-i Cumhur Orkestrası olarak anılır olmuştu. 1953’te Türk Filarmoni Derneğinin kurulmasıyla orkestraya da Cumhurbaşkanlığı Filarmoni Orkestrası adı uygun görüldü. Nihayet 1957’de çıkarılan özel yasa ile adı CSO olarak tescil­lenmiş oldu. Bu yasa gereğince idari müdür, orkestra üyeleri tarafından kendi aralarındaki bir seçimle işbaşına getiril­mekteydi. 1960’ta müdürlük makamında flütist Mükerrem Berk bulunmaktaydı. Anka­ra’nın ilk sergievi Mimar Bo­natz tarafından Opera binası­na dönüştürülmüştü. Talatpa­şa Bulvarı üzerindeki ikinci sergievi ise amaç dışında kul­lanılıyordu. Bodrum katına yeni kurulan Devlet Plânlama Teşkilâtı’nın “bilgisayarları” yerleştirilmişti. Ana salona ise Güreş Federasyonu minderler sermişti, güreşçiler orada ant­renman yapıyorlardı. Müker­rem Berk genç mimar mühen­dis Ertuğrul Özakdemir’in te­sadüfen görüp önerdiği işte bu binaya göz dikmişti.

Milli Birlik Hükümeti za­manıydı. Fahri Özdilek ve Sıt­kı Ulay’ın olurunu almak ge­rekiyordu. Mükerrem Berk o işi kolayca halletti. Karar onaylandı, ancak Milli Bir­likçilerin bir şartı vardı. Eğer 29 Ekim’de orada bir konser verilebilirse binanın tümü CSO’nun olacaktı. Zamanın Milli Eğitim Bakanı Ahmet Tahtakılıç, Bayındırlık Baka­nı Mukbil Gökdoğan ve Güzel Sanatlar Müdürü Halil Dik­men’in destekleri de sağlan­mıştı. Önlerinde sadece 30 gün ve 38 bin liralık bir öde­nek vardı. Başdöndürücü bir hızla faaliyete geçildi. Bazı orkestra üyeleri bile maran­gozlara, boyacılara yardıma koştular. Koltuk yoktu, onların yerine tahta iskemleler dizil­di. Ve 29 Ekim’de vaadedilen konser geçici bir açılış ile o sa­londa verildi.

1961’de İnönü koalisyon hükümetinin başkanı olun­ca Mükerrem Bey hemen ka­pısına dayandı. İsmet Paşa onu karşısında görür görmez “Benden para istemeye geldiy­sen para yok” dedi. Mükerrem Berk “Para istemeye gelme­dim efendim, salon isteme­ye geldim” diye karşılık verdi. Böyle bir talep için akan sular dururdu. Orkestranın 36 bin lira olan genel gider bütçesi hemen 1 milyon liraya çıkarıl­dı. Yüksek Mühendis Ertuğrul Özakdemir’in gözetiminde ta­dilat projesi yürütülmeye baş­landı. Sonunda ortaya az mas­rafla oldukça fonksiyonel 740 kişilik bir salon çıkarılmıştı.

Açılışın baş konuğu elbette Başbakan İsmet İnönü idi.

İnönü, randevularına daki­kası dakikasına sadık kalma­ya azami dikkati gösterirdi. Konser saatine beş dakika ka­la muhakkak ana kapıda görü­nürdü. Orkestra müdürü onu kapıda karşılar, oturacağı ye­re kadar eşlik ederdi. O sırada üç-beş dakikalık bir konuşma geçerdi ikisi arasında. İnö­nü dinleti salonuna girer gir­mez coşkulu bir alkış başlardı. Konser dinleyicileri bunu ih­mal edilemez bir ritüel haline getirmişlerdi adeta.

Birçok kere ilginç diyalog­lara tanık olmuştum. Başlan­gıçta bir protokol odası yoktu fuayede. Gerektiğinde doktor odası o işi görürdü. Dünya ça­pında ünlü sanatçılarla buluş­ma olurdu. Artur Rubinstein, Wilhelm Kempff gibi 1800’lü yıllardan kalma kimi sanatçı­lar tarih bilirlerdi ve daha ön­ce Türkiye ile ilişkileri oldu­ğu için İnönü’ye büyük saygı gösterirlerdi. İnönü de onlarla uzun uzun sohbet ederdi, çün­kü ortaklaşa pek çok konula­rı vardı. Pierre Fournier, Paul Tortelier, Andre Navarra gi­bi çellistlerin kulağına İnö­nü’nün viyolonselle ilgisi za­ten fısıldanmış olurdu. Onlar da bu özel başbakan profiline ilgi duyarlardı.

Paşalar konserde Cumhurbaşkanı Cemal Gürsel, İsmet İnönü’yü örnek alarak konsere gitmeyi devlet adamlığının bir gereği olarak kabul etmişti. Gürsel ve İsmet Paşa bir konser sırasında.

İnönü konseri dinlerken bir taraftan da program der­gisini sonuna kadar okuma­yı sürdürürdü. Bir konse­rin solisti İsrailli bir çellistti. İnönü’nün yanında Dışişleri Bakanı Feridun Cemal Erkin oturuyordu. Mükerrem Bey arada gelmiş, onlara sanatçı hakkında bilgi vermeye çalı­şıyordu. İsmet Paşa elindeki program kitapçığını göstere­rek “Atıyorsun Mükerrem, bu­rada hiç öyle şeyler yazmıyor” demişti.

Mükerrem Bey’in müdür­lükten ayrılmasından sonra da gelen müdürler de aynı gele­neği sürdürdüler. İnönü yanı­na gelen müdürle orkestranın durumu, çalınan eserler ve sa­natçılar üzerine konuşurdu. O konuşmalardan bazı çalgıcıla­rı konservatuvar öğrenciliğin­den beri izlediği anlaşılıyordu. Örneğin çellist Erol Küyel’in solist olarak sahneye çıktı­ğı bir konser arasında başke­mancı ve müdür olan Ulvi Yü­celen’e “Çocuk çaldıkça açılı­yor maşallah” demişti.

Gördüklerimizin yanında duyduklarımız da oluyordu. İsmet İnönü’nün ağır işittiği malûm. İnönü için kulak hiza­sında sesi yansıtan ve büyü­ten aygıtlarla takviye edilmiş bir koltuk yapılmıştı. 1950’de Demokrat Parti iktidara gel­diğinde bu koltuğu depoya kaldırmışlar. 1960 sonrasında tıpkı Meclis’te kullandığı ses yükselticisinin bir benzeri ona Opera’da da sunulurdu. Küçük bir ekmek kızartma makina­sına benzeyen bu beyaz cihaz, orkestra çukurunu çevreleyen kırmızı maroken bant üzeri­ne yerleştirilir, İnönü’nün ku­laklığı ile irtibatlandırılırdı. Opera’da ayrıca dahili bir ses sistemi vardı. İnönü sahne­ye baktığı sürece hiçbir sorun yoktu. Ama bir şey söylemek üzere yan koltukta oturan Mevhibe Hanım’a doğru dö­nerse iki ses sistemi arasın­da akrostiş denilen fiziksel bir olay oluşuyor, merkezî sistem­den çok keskin bir “tiiii” sesi yayılıyordu.

Devlet Balesi’nin ilk temsili: Coppelia Tarihî bir an daha. 1961’deüç perdelik Coppelia balesi ile faaliyete başlayan Devlet Balesi’nin ilk temsilinden sonra İnönü, Turan Feyzioğlu ile başta Coppelia rolündeki Binay Okurer olmak üzere genç balerinleri kutluyor.

“Maça Kızı” operasının bir sahnesinde bir Azeri te­nor (sanırım Lütfiyar İma­nof olacak) yerde ölü rolünde yatmaktaydı. Bizim üç opera­cımız, Necdet Aydın, Şinasi Özel ve Cemil Sökmen cesedin başındaydılar. Çok dramatik bir sahne; seyircinin nefesi ke­silmiş. Tam o anda İsmet Pa­şa’nın Mevhibe Hanım’a doğ­ru döneceği tutar. Çok keskin bir düdük sesi salonun bütün boşluğunda çınlamaya başlar. Yerde yatan ölü arkadaşta bir tedirginlik! Salondan duyul­mayacak ancak yakınında bu­lunan arkadaşlarının duyacağı bir sesle soruyor: “Ne oliyy?” Cemil Sökmen şakacı, şen bir arkadaş. Azeri tenorun soru­suna karşılık olarak “İsmet Paşa kısa dalgadan neşriyat yapıyor” diye yanıt vermesiy­le diğer iki sanatçının vida­ları gevşeyiveriyor. Eserin en dramatik sahnesinde kahka­halarını koyverip rezil olma­mak için kendilerini kulise dar atıyorlar. Yaylı sazlar ağıtsı bir hava çaladursun…

★ ★ ★

Tarih 22 Kasım 1963. Dev­let Konser Salonu’ndayız. O gece bir Opera Sahnesinde de bir eserin gala temsili oldu­ğu için İnönü oraya davetliy­di, operaya gitmişti. Onun boş kalan yerinde Dışişleri Bakanı Feridun Cemal Erkin oturu­yordu. Konser sırasında bir adam içeriye girdi. Dinleyici­lerin önünden eğile eğile ön sıraya doğru yöneldi. Bakanın yanına kadar ulaştı, kulağına bir şeyler fısıldadı. Bakan he­men yerinden kalkıp salondan fuayeye çıkmıştı. Bir gazete­ci içgüdüsüyle önemli bir şey olduğunu sezinledim, ben de onu izledim. Orada Bakan’a Kennedy’ye yapılan suikas­tın haberi veriliyordu. Feridun Cemal, Opera’daki İsmet İnö­nü’ye bu haberi yetiştirme te­laşı içindeydi. İki bina arasın­daki mesafe uzak sayılmazdı. Hemen caddeye fırlayıp koş­maya başladım. Bakanın ma­kam aracı trafiğin gerektirdiği yolları dönüp dolaşana kadar ben de Opera binasına ulaş­mıştım. Feridun Cemal Bey’in İsmet İnönü’ye aktarmasının da tanığı olmuştum. Herhalde Türkiye’de olayı ilk duyanlar­dan biri de bendim.

İnönü, vaktiyle salonunda pek çok konserler dinlemiş ol­duğu Cebeci’deki Devlet Kon­servatuvarını da hiç aklından çıkarmamıştı. Öğrencilerin se­zon sonu konseri, mezuniyet gösterileri, anma günü gibi da­vetlerini geri çevirmez, mut­laka katılırdı. Oradaki çocuk­lar sanki onun kendi evlatları gibiydi. Özellikle mezuniyet yılına ulaşmış olanlarla ayrıca ilgilenirdi. Öğretmenler bir so­runları varsa dert döker, kimi anıları paylaşırlardı.

Ünlü besteci ve Adnan Saygun İsmet İnönü konservatuvarı ziyareti sırasında okulun kompozisyon dersleri hocası değerli bestecimiz Adnan Saygun ile.

Suikastten 3 saat sonra konser salonundaydı

Tarih 21 Şubat 1964. İnönü Başbakanlık’tan çıkarken arabasına bineceği anda Mesut Suna adlı bir şahıs öldürme kastıyla kendisine yakın me­safeden üç el ateş eder. Neyse ki isabet kaydedemez. Bu olay süratle her yana yayılır. Bütün bir ulus heyecan içinde. Belki de heyecanlanmayan tek kişi bizzat İnönü’nün kendisidir. O akşam konser akşamı idi; ben de alışıldığı üzere konser salonun­da idim. Herkes günün olayını konuşuyordu. Heyecan ve infial duyguları son haddindeydi. Üç saat kadar önceki bu lânetlenesi olay nedeniyle İsmet Paşa kon­sere gelemezdi herhalde. A! O da ne? Başbakan önüne eşini kat­mış, dinleyici sıraları arasından süzülerek öne doğru ilerlemeye çalışıyor. Bu konser salonu sayısız alkışlara tanıklık etmişti. Birçok sanatçı alkışlanıyordu, İn­önü’yü alkışlamak zaten olağan bir hâldi. Ama o gün kopan alkış hem süre bakımından hem de desibelle ölçülecek olursa, şiddet bakımından evvelce yaşanmamıştı. Daha sonra da yaşanacağı yoktu. Bu seller gibi boşanan alkış tufanı sevgiyi, saygıyı, bir suikastten kurtul­muşluğun sevincini aşan farklı bir coşkuydu sanki.

Suikast girişiminden hemen sonra konsere İşte tarihi bir gün. İsmet İnönü kendisine suikast teşebbüsünde bulunulduktan üç dört saat sonra CSO’nun konserini dinlemek üzere Mevhibe Hanım’la Devlet Konser Salonu’nda. Salon alkıştan inliyor.