Bundan 45 yıl önce, 27 Kasım akşamı Taksim’de gökyüzü kızıla boyanmıştı. İstanbul Kültür Sarayı, yani bugünkü Atatürk Kültür Merkezi yanıyordu. Ancak yanan sadece ülkenin en önemli kültür-sanat merkezi değildi. Topkapı Sarayı’ndan getirtilip fuaye alanında sergilenen, IV. Murat’a ait bazı eşyalar da yanıp kül olmuştu.

Yapımı yılan hikâyesine dönen Kültür Sarayı’nın inşaatı 1946’dan 1969’a kadar tam 23 yıl sürmüştü. 1946’da İstanbul Belediyesi’nce opera binası olarak başlanan, Taksim Meydanı’na hâkim konumdaki binanın yapımı ödeneksizlik yüzünden uzun yıllar sürüncemede kalmıştı. Cumhuriyet’in 30’uncu, İstanbul’un fethinin 500’üncü yıldönümünün kutlandığı 1953’te koskoca kentte görkemli bir gösteri salonunun olmadığı bir kez daha fark edildi. Bu ayıbı gidermek üzere hükümet devreye girmiş, projenin tamamlanması için Bayındırlık Bakanlığı görevlendirilmişti. Ama bu da yeterli olmadı ve iş uzadıkça uzadı. Çeşitli aşamalardan geçtikten sonra Mimar Hayati Tabanlıoğlu’nun projesiyle bitirilen bina nihayet 1969’da açılabildi.

27 Kasım 1970’de akşamı başlayan İstanbul Kültür Sarayı yangını.

1970 yılına kadar Devlet Tiyatroları ile Devlet Opera ve Balesi aynı genel müdürlük çatısı altındaydı. Sahneler çoğalıp kadro genişleyince, iş hacmi de artmış ve yönetim iki genel müdürlük halinde ayrılmıştı. Tiyatro Genel Müdürlüğü’nü Cüneyt Gökçer sürdürmekteydi, Opera ve Bale Genel Müdürlüğü’ne ise Aydın Gün atanmıştı. Bu kurumların durumu diğer devlet kurumlarına hiç benzemiyordu. Yöneticiler aynı zamanda sanatçıydılar ve sanatlarını en yüksek düzeyde temsil etme arzusu içindeydiler. Diğer yandan kurum ikiye ayrılmıştı ama birçok bina ve olanağı ortak kullanmak zorundalardı. Aynı babanın mirasını paylaşan, daha doğrusu kavgasız gürültüsüz paylaşamayan evlatlar gibi iki kurum birbirinin rakibi oldu; adeta düşman kardeşler haline geldiler. Bu iki başlılık ve bir çok şeye tek başına sahip çıkma isteği, tersine birçok konuda sahipsizliğe neden oldu.

Yangında kül olan 4. Murat’a ait paha biçilmez eşyalar arasında minyatürlü bir kitap ve 4. Murat’ı at üstünde betimleyen bir minyatür.
Cildi koyu bordo renkli deri kaplı, kabartma bezemeli bir Kur’an-ı Kerim.

Elbette Kültür Sarayı da iki kurum arasında rekabete ve çekişmeye konu olmuştu. Üstelik Kültür Sarayı’nın açıldığı 1969’da kurumlar henüz ayrılmamıştı ve aynı çatı altındaydılar. Buna rağmen açılışı kimin üstleneceği önemli bir sorun olmuştu. Operacılar, Çeşmebaşı balesini ve Aidaoperasını hazırlamaktayken, tiyatrocular bir Türk tiyatro eseriyle başlamanın daha milli ve daha uygun olacağı teziyle, Ankara repertuarında zaten hazır olan Deli İbrahim oyununu empoze etmeye çalışıyorlardı. Öyle ki, adları pek ünlü olan opera sanatçılarımız toptan “Türkiye’nin en büyük sanat projesinin uluslararası bir organizasyonla açılışında ülkemiz bir deli adamın hikayesiyle mi temsil edilecek” diye Başbakan Süleyman Demirel’e dilekçe bile yazmışlardı! Açılış çekişmesini operacılar kazandı.

4. Murat’ın kendisinden çok sonra, 19. yüzyılda Avrupalı bir ressam tarafından yapılan yağlıboya portresi, kendi kişisel eşyasından sayılmazdı, ama müzelik bir değeri vardı.

Ben o sıralarda Devlet Tiyatroları’nın sahne fotoğraflarını çekiyordum. Yayın yönetmenliğini kurumun genel sekreteri olan Lûtfi Ay’ın üstlendiği Tiyatro dergisinin düzenleme işini de bana teslim etmişlerdi. Günün birinde tarihi oyunların usta yazarı Turan Oflazoğlu’nun Dördüncü Murat oyunu gündeme geldi. Çok önem verilen ve ses getireceği düşünülen oyunlar için Tiyatro dergisini o oyuna özgü özel sayılar olarak hazırlıyorduk. Dördüncü Murat da böyle güçlü bir eserdi, yönetmen genel müdür Cüneyt Gökçer’di. Dördüncü Murat karakteri de bir başrol oyuncusuna büyük sükse yaptıracak muhteşem bir potansiyele sahipti. İlk üç beş oyundan sonra Cihan Ünal’a bırakacağı bu rolü de bizzat Cüneyt Gökçer üstlenecekti. Uzun lafın kısası, Dördüncü Murat oyunu için özel sayı hazırlamanın bütün koşulları ortadaydı.

4. Murat’ın kırmızı renkli atlas kumaştan yapılmış kaftanı.

4. Murat’ın zırhı.

Yanan eşyalar arasında en kıymetli olanlardan biri de 87,5 santim uzunluğundaki, kabzası boynuzdan yapılı kılıçtı. İki yüzünde de altın kakmalı ayetler yazılıydı.

Bu arada oyunun yazarı Turan Oflazoğlu, (oyundaki karakterin gerçek kişiyle kanlı canlı bağlantısı kurulabilsin diye olsa gerek) Topkapı Sarayı yöneticileriyle IV. Murat’a ait bazı eşyanın özel vitrinler içinde tiyatro fuayesinde sergilenme olasılığını görüşmüş, Bakanlığın onayı ile bu izin alınmıştı. Dergide yayımlanmak üzere sergilenecek eşyanın fotoğraflanması işi de bana düştü.

Topkapı Sarayı Müzesi’nin o zamanki müdürü Kemal Çığ idi. Müzelerin tatil olduğu bir Pazartesi günü Topkapı Sarayı’nın Hazine Dairesi önündeki eyvanın gölgeliğinde derme çatma bir set hazırladık. Eserleri kısmen teşhirden almışlar, kısmen depodan taşıyıp hazır etmişlerdi. Kemal Bey’in gözetiminde sırayla çıkarıp fotoğraflamam için önüme koydular. Bir yandan da çektiğim her parçanın ayrıntılı bilgisini Kemal Çığ ’dan alıp not ediyordum. Lûtfi Ay, mümkünse müze müdüründen konuyla ilgili bir makale yazmasını arzu etmişti. Onun bu ricasını da kendisine ilettim.

Topkapı Sarayı’nda yaşamış padişahlar arasında en çok kişisel eşyası bulunanlardan birinin IV. Murat olduğunu söyleyen Kemal Çığ’ın rehberliği ile edindiğimiz bilgiler ışığında, fotoğraflarını çektiğimiz eşyaları gözden geçirelim:

Eşyalardan birincisi sultanın büyük boyda yağlıboya bir portresiydi, ancak o kendi döneminde yapılmış değildi, imzasızdı ve olasılıkla 19. yüzyılda Avrupalı bir ressam tarafından yapılmıştı. Yani padişahın kendi kişisel eşyasından sayılmazdı, ama müzelik bir değeri vardı.

İkinci eser, Dördüncü Murat’a ait altın yaldızlı kendi tuğrasını taşıyan bir buçuk metre uzunlukta bir berattı. Üzerindeki tarih miladi 1638 tarihine denk düşüyordu. Kıbrıs gayrımüslimlerinden alınan vergilerin padişahın annesi Mahpeyker Kösem Sultan’a tahsis edilmesiyle ilgiliydi.

Üçüncü eser, Padişahın 142 santim boyundaki kaftanıydı. Kırmızı renkli atlas kumaştan yapılmıştı. Yanları yırtmaçlı, kısa kollu ve yakasızdı. Açık önü şerit düğmelerle ilikleniyordu. İçi yarıya kadar sincap kürküyle kaplıydı, ayrıca lacivert renkte dalgalı görünümlü canfes bir kumaşla çerçevelenmiş açık kahverengiye çalan krem renginde bir astarı mevcuttu.

Kültür Sarayı’nda sahnelenen ikinci oyun Arthur Miller’ın “Cadı Kazanı”ndan bir sahne.

“Dördüncü Murat” oyununda hem başrolü hem yönetmenliği, Devlet Tiyatroları Genel Müdürü Cüneyt Gökçer üstlenmişti.

Sultanın eşyalarının Topkapı Sarayı’ndan getirilmesine neden olan “Dördüncü Murat” oyunundaki ünlü Kur’an sahnesi.

Dördüncü parça, 127 santim boyundaki beyaz patiskadan dikilmiş entariydi. Önden açık, yakasız ve kısa kolluydu, yandan yırtmaçlıydı. İçten yarı bele kadar astarlıydı.

Beşinci parça, 80 okka ağırlığındaki idman taşıydı. Üst tarafı kubbemsi, ortadan itibaren aşağılara doğru çokgen biçimde daralan bir görünümü vardı. Üzerinde, tam merkezde yer alan bir halka mevcuttu ki, Sultan Murat’ın bu taşı o halkadan serçe parmağı ile kaldırıp haremden Bağdat Köşkü’ne kadar taşıdığı rivayet edilmekte imiş.

Sultan Murat’tan kalan eşyadan biri de 95 santim beden genişliğindeki zırhıydı. Aslında bu zırh Memluk Sultanı Kayıtbay’a aitmiş. Osmanlı sarayına taşınmış olmasından sonra IV. Murat kullanmış ve üzerine “Murad bin Ahmed” yazılı kurşun damga basılmış. Beden zincirsi örgü biçimindeydi. Yanlarda ve arkada çiçek ve yazıya benzer yaratık betimlemeleriyle bezenmiş küçük levhacıklarla pekiştirilmişti. (Aslında IV. Murat’a ait olduğu söylenilen iki zırh vardı hatırladığım kadarıyla. Kültür Sarayı’na bunlardan, daha basitçe olanın taşındığını tahmin ediyorum. Daha görkemli olan bir zırh daha vardı ki, en azından üzerindeki mücevherat dolayısıyla hazine eşyası sayılıyordu. Hazine dairesindeki özel gömme vitrininde teşhir ediliyordu. Sayın Kemal Çığ’ın bana dikte ettiği bilginin bu daha kıymetli zırha ait olduğunu tahmin ediyorum).

Yedinci parça, 20 santim çapında ve 18 santim yüksekliğinde tuğlu bir miğferdi. Önü ve arkası siperlikli, ön siperi sarı çemberliydi. Etraflarında yaldızlı çift kulakları vardı.

Sekizinci parça ise 87 buçuk santim uzunluğunda bir kılıçtı. İki yüzünde de altın kakmalı ayetler yazılıydı. Kabzası boynuzdan yapılı kılıcın sırtında ise “Sultan Murad Han-ı Râbi Feth-i Bağdat 1041” yazısı kazınmıştı.

Dokuzuncu eser 28×18 santim boyutunda değerli bir Kur’an-ı Kerim’di. Her sayfada 12 satır bulunuyordu ve ta- mamı 365 yapraktı. Cildi koyu bordo renkli deri ile kaplıydı ve kabartma bezemeliydi. İçinde “İmam” olarak ünlenmiş Üsküdarî’nin öğrencisi Hafız Mehmed Tokadî tarafından yazılarak 1 Ramazan 1041 (22 Mart 1632) tarihinde tamamlandığına dair not bulunuyordu.

Yukarıda sayılanlardan başka ayrıntılı bilgisine ulaşamadığım ya da notlarını yitirdiğim bir minyatürlü kitap ile bir de kitaba sığmayacak büyüklükte, tek başına levha olarak yapıldığı anlaşılan Dördüncü Murat’ı at üstünde betimleyen bir minyatür daha bulunuyordu.

Dördüncü Murat oyunu sahnelendiği sırada repertuarda bir başka oyun daha vardı. O da Arthur Miller’ın çok etkili bir tiyatro kurgusu ve dili olan ünlü Cadı Kazanı oyunuydu. Başta Kerim Afşar, Ayten Gökçer, Arsen Göze (Gürzap), Şahap Akalın, Nihat Akcan olmak üzere sanatçılarımız tarafından da insanın tüylerini diken diken eden bir biçimde oynanıyordu. Her iki oyun da seyirciden çok büyük ilgi görüyordu.

Kültür Sarayı’nı insanlar sadece salonu ve fuayeleriyle tanır. Oysa onun görünmeyen kısmı görünenin çok daha fazlasıdır. İdare odaları, birçok çalışma ve prova mekanları, dekor atölyeleri, demirhaneleri, terzihane ve marangozhaneleri, depoları, inanılmaz boyuttaki ısıtma, havalandırma tesisleri, alabildiğine geniş ve donanımlı kulisleri, bina boyunca yükselen sofitasıyla sahne imkanları, bir kente yetecek kadar elektrik ve elektronik sistemleriyle muazzam bir fabrikadır orası. Düşünün, AKM olduktan sonra içine tam 6 tane genel müdürlük ve müdürlük yerleştirilmişti. Böyle bir kompleksin tedbirsizlik ve sorumsuzluk yüzünden 27 Kasım 1970 tarihinde Cadı Kazanı oyununun temsili sırasında çıra gibi 45 dakika içinde yanıp kavrulması çok şaşırtıcı ve üzücü bir olaydır.

Topkapı Sarayı’nda fotoğraflarını çektiğim, Kültür Sarayı fuayesinde vitrinler içinde sergilenen Dördüncü Murat’ın eşyası da maalesef binayla birlikte kül olup gitti. Onlardan geriye sadece benim arşivimdeki fotoğraflarının negatifleri kaldı.