Tarihle ilgili, birbiriyle çelişen iki yanılgı var: İlki tarihin eninde sonunda kötülükleri yargılayacağı zannı. Hâlbuki bu, cezasız kalan kötülükleri belirsiz bir geleceğin tarihçilerine havale edip rahatlamaktan başka bir şey değil. Diğeri de, “Tarihi kazananların yazdığı” iddiası. Kazananlar genellikle tarihe havale ettiklerimiz olduğuna göre, nasıl olacak da kendi yazdıkları tarih tarafından yargılanacaklar? Neyse ki bu da şaşmaz bir doğru değil. Yani evet, ders kitaplarını falan kazananlar işlerine geldiği gibi ayarlar ama işte, taşa yazılıp sabit kalan ve herkesin üzerinde istese de istemese de uzlaştığı bir tarih de yok.

Maalesef, çoğunluğun bildiği tarih, tarihçilerin birbirinden farklı da olsa belli bir metodolojiyle ortaya koydukları değil de ipe sapa gelmez yorumlar oluyor. Tarihe dair başlıca bilgi kaynağının Youtube’da birbiriyle oynaşan kedicikleri izlerken kenarda beliren videolar olması bunun kanıtı. Örneğin, Gülhane Parkı’nda maraş dondurması satarken gelen ilhamla ansızın “Neden tarihçi olmayayım ki? Hazır fesim de var?” diyerek kendini tarihçi ilan edenin videoları bugüne değin 12 milyon insan tarafından izlenmişken, ülkenin resmi tarih kurumunun videolarının izlenme sayısı yarım milyona ancak ulaşmış, ki kurum videolarının da büyük bir kısmı goygoydan ibaret.

Bir yandan da çoğumuz öyle başlıyoruz. Mesela ben tarihle ilgili ilk saçma bilgilerimi Red Kit’ten aldım. Özellikle gerçek hayattan alınma karakterlerin olduğu Red Kit’leri çok severdim ve en sevdiklerimden biri de Jesse James macerasıydı.

Macera önce Jesse James’i tanıtarak başlar: Robin Hood’u okuyup etkilenen ve zenginden alıp fakire veren bir maceraperest. Maceranın başında, Jesse, zengin bir adamı soyup paralarını fakire verir. Fakir “Zengin oldum!” diye sevinince, “Hmm, ben zenginden alıp fakire verdiğime göre şimdi de seni soymam lâzım” diyerek bu sefer de onu soymak zorunda kalır ve kara kara düşünmeye başlar.

Ha tabii işin aslı öyle değil. Jesse James, aklımda kaldığı kadarıyla tıpkı bizdeki sözde halk kahramanı eşkıyalar gibi, sosyal adaletin aşındığı, halkın devlete güveninin azaldığı toplumlarda sıkça görülen ve kendisine aslında asla sahip olmadığı olumlu özellikler atfedilen bir haydut.

Üstelik Jesse James’in Robin Hood’a benzetilerek romantize edilmesi bayağı çirkin nedenlere dayanıyor: Aklımda kaldığı kadarıyla bu Jesse, Amerikan İç Savaşı’nda Konfederasyon tarafında savaşmış, savaştan sonra da işi haydutluğa vurmuş. Orayı soy, burayı soy. Ha nedir, Güneyliler iç savaştan sonra hayâlkırıklığına uğramış durumda ve Jesse James’i kendilerini yenen büyük güce karşı savaşan bir adam olarak görüyorlar.

Ama Jesse James’i tam manasıyla Robin Hood mertebesine ulaştıran bir kişi var. Bu adam köleliğin kalkmasına çok bozulan, savaştan sonra çıkarttığı gazetelerde köleliğin geri dönmesi gerektiğinden tutun da siyahların jüri üyesi olmaması gerektiğini ileri süren ve iç savaşın Güney’in yenilgisiyle bittiğini bir türlü kabullenmek istemeyen bir gazeteci. Jesse James tren soyuyor, bu da tren soygunu parasıyla çiftliğini kaybetmek üzere olan, masum bir dulun borcunun ödendiğini yazıyor. Jesse James banka soyuyor, bu gidip soygundan indirilen paranın bilmemneredeki yetimlere harcandığı yalanını üfürüyor.

Diğer yandan hırsızın uğursuzun hem kendi döneminde hem de gelecek kuşakların belleğinde olduğundan daha farklı bir şekilde hatırlanması Jesse James’e has değil. Özellikle belli bir otoriteden yaka silken insanlar, otoriteyle savaşan, hatta otoriteyle savaşmaktan çok otoritenin koyduğu kanunları çiğneyerek kendi ceplerinden çalan hırsızlara yakınlık besleyebiliyor. E bu konjonktürel yakınlık da gelecek kuşaklarda Maraş dondurmacısından bozma tarihçiler yüzünden genel geçer bilgi hâline gelebiliyor tabii.