Burada aklımda kaldığı kadarıyla dünya tarihini yazıyorum yazmasına da, aklımda kalan sadece aldığım
tarih dersleri değil. Şöyle bir düşününce hâlen devam eden ve şu anda 30. şeref yılını kutladığım
öğrencilik hayatım boyunca dinlediğim birçok dersten birçok şey aklımın bir köşesinde yer etmiş. Tabii fizik, kimya ve biyoloji gibi derslerden aklımda kalanlar ancak ve ancak dar gelirli bir kardeşimizin kelimeleri birleştirerek vereceği seri ilan kadar yer tutar, orası ayrı, ama mesela Milli Güvenlik dersi hocası emekli albayın şu sözleri kalmış aklımda:

“Savaş nedir? İstiyorum, vermiyor. O zaman gidip zorla alıyorum, savaş budur. Peki savaş nasıl kazanılır? Girmeyerek. Kaybetsen zaten kaybediyorsun ama kazansan, eline geçen genellikle harcadığını karşılamaz.”

Valla aklımda kaldığı kadarıyla dünya tarihine ve de İsviçre’nin ekonomisine baktığımda gerçekten de savaşa hiç girmeyenlerin, azını çoğunu bilemem ama bir şekilde kazandığını görüyorum. Hatta İsviçre gibi “Aman kimseye bulaşmayalım,” yaklaşımını devlet politikası hâline getirmiş ve işleri gayet de yolunda gitmiş ülkeler az değil. Misal Paraguay, 10. yüzyılın ilk yarısında böyle bir “kendi kendine yeten yedi ülkeden biri” olma
hevesine kapılmış ve kendisini dışarıya kapatarak hızlı bir gelişme süreci yaşamıştı. Paraguay’ın kendini dışarı kapatması çok da zor değil: Etrafında Uruguay, Arjantin, Brezilya var. Dünya kupası açısından adeta bir ölüm grubu ama Avrupa ve Ortadoğu’ya kıyasla sakin diyebileceğimiz tıynette ülkeler bunlar.

Ha nedir, günün birinde, 19. yüzyılın ikinci yarısında falan, Paraguay Başkanı Lopez ölüyor ve her demokratik ülkede olduğu gibi oğlu Solano Lopez başkan seçiliyor. Tabii ki ismi sadece bu kadar değil ama aklımda bu kadarının kaldığına şükredin artık. Bu oğul Lopez, “Artık bölgede seyirci değil, oyuncu olacağız,” diyor ve Güney Amerika’da diklenmeden dik duracağını ilan ediyor.

Hâlbuki ondan önce kimse “Paraguay da ürkekmiş, Paraguay da çekingenmiş,” falan demiyor ama oğul Lopez her nasılsa bir komplekse girmiş ve Güney Amerika’nın yükselen bölgesel gücü olma hevesine kapılmış. Ama Arjantin ve Brezilya hayli güçlü. Bizim Lopez uyanık ya, önce ‘komşularla sıfır sorun’ politikasıyla Uruguay’a yanaşıyor. E Brezilya ve Arjantin zaten küs gibi. Bizimki de hesapta Uruguay’ı yanına alıp bu ikisini birbirine düşürecek. Boyuna bakmadan stratejik sinsilikler peşinde.

Yalnız bir süre sonra Uruguay’da işler karışınca Brezilya kendi çıkarları için duruma müdahale
etmesin mi? Sen bizim Lopez’i görme, nasıl köpürüyor. Bu bizim salak oğlan, boyuna posuna bakmadan gidip Brezilya’nın ticaret gemilerinden birine el koyuyor. Aklımda doğru kaldıysa gemideki yolculardan biri de Brezilyalı bir devlet adamı mı, komutan mı ne, onu da derdest ediyor ve yetmiyormuş gibi Brezilya’ya savaş ilan ediyor. Aklı sıra Uruguay da onunla olacak, Brezilya ve Arjantin arasında bir sürtüşme olduğu için Arjantin de ona arka çıkacak ve hep birlik olup Brezilya’yı yenecekler. Bir akıllar ki sormayın gitsin.

Önce Uruguay “Bu stratejik debillikte ben yokum arkadaş,” diyerek karşı tarafa geçiveriyor, Arjantin bu dahice planı başından beri hiç mi hiç umursamıyor ve bir tarafta bizim salak oğlan Lopez, diğer tarafta Güney Amerika’nın iki büyük gücü Arjantin ve Brezilya, yanlarında da Uruguay, hep beraber Paraguay’a karşı savaşa giriyorlar. Sonrasının detaylarıyla canınızı sıkmayayım diyorum ama o detaylar en nihayetinde Güney Amerika’nın en kanlı savaşlarından birine ve 400 bin insanın hayatına mâl oluyor.

Ha nedir? En başta dediğim gibi, savaşı kaybeden Paraguay çok kaybediyor, evet, ama savaşı kazanan Brezilya borç içinde kalıyor, Arjantin de isyanlarla çalkalanıyor. Son tahlilde, savaşların asla kazananı olmuyor, sadece savaşanlardan biri daha az kaybediyor. Halklarını kişisel hırsları ve hayâlleri için ölüme sürükleyenler de aradan yüzlerce yıl geçse bile unutulmuyor, dünyanın bir diğer ucundaki bir zirzopun yazısına bile konu olabiliyor.