İstanbul’da şehir sakinleriyle geleneksel bir uyum içinde yaşayan köpekler, halktan çok idarecilerden çekti. İlk iki sürgün kararı ahalinin infiali nedeniyle iptal edilirken, modernleşme gerekçesiyle yapılan üçüncüsü dört ayaklı İstanbullulara en acı darbeyi indirdi, sürgün yeri Sivriada’nın ismini Hayırsız Ada’ya dönüştürdü. 

Osmanlı İmparatorluğu’nun farklı dönemlerinde, tehlikeli şekilde çoğalmaları ve şehir sakinleriyle ziyaretçileri için tehdit oluşturmaları gibi gerekçelerle İstanbul sokaklarının köpeklerden “temizlenmesi” için girişimlerde bulunulmuştur. 1800’lerin başlarında Sultan II. Mahmud iktidarında, köpeklerin toplanıp Sivriada’ya sürülmeleri denenmiş, ama bu ilk “köpek tehciri”nden halkın tepkisi üzerine vazgeçilmişti. 1870’li yıllarda Sultan Abdülaziz’in saltanat döneminde başlatılan benzer bir uygulamaya, İstanbul’da o günlerde çıkan büyük yangın halk tarafından köpeklere yapılan eziyetin çağırdığı uğursuzluğa yorulunca son verilmişti. Sultan Abdülhamid döneminde nispeten rahat bir hayat süren İstanbul köpeklerinin kaderi İttihat ve Terakki iktidarında yeniden değişecek, tarih yeni ve bu kez daha kapsamlı bir Sivriada zulmüne tanıklık edecekti. 

Açlıktan birbirlerini yediler 30 Haziran 1910 tarihli Servet-i Fünûn dergisinde yayımlanan fotoğrafta, Hayırsız Ada’ya ölüme gönderilen köpeklerin perişan hali görülüyor. 

Jön Türklerin sürgün gerekçesi, İstanbul’a daha Avrupai bir kent görünümü kazandırmaktı. Şehir sokak köpeklerinden arındırılacak, İstanbul Batılı hayat tarzının, modernitenin ve temizliğin vitrini haline getirilecekti. Böylece bir kere daha sokak köpeklerinden kurtulmaya karar verildi. Fakat, İttihatçılar daha önce denenmiş ve başarılı olmadığı tecrübeyle sabit Sivriada sürgünü seçeneğini devreye sokmadan önce, Batılı dostlarından teknik destek istediler. Gelen teklifler arasında İstanbul Pasteur Enstitüsü’nün müdürü Doktor Remlinger’inkini dikkat çekiciydi. Remlinger, kapsamlı projesinde modern köpek itlaf merkezlerinin, diğer bir deyişle köpek mezbahalarının kurulmasını öneriyor, zavallı hayvanların derilerini, kıllarını, kemiklerini ve yağlarını ayrıştırarak bunları gelire dönüştürmeyi öngörüyordu. Doktorun hesabına göre, bu atıkların ederi köpek başına 3-4 frank tutuyordu. İstanbul’da bulunduğunu tahmin ettiği 60 ila 80 bin arasında köpekten hazineye yaklaşık 250.000 Frank gelir kalacak, bu tutarın %10’u da komisyonu olarak Remlinger’in cüzdanına girecekti. Ne var ki doktorun hesabı tutmadı, modern köpek imha projesi pahalı bulunduğundan rafa kaldırıldı, şehir idaresi eski moda Sivriada formülünü bir kez daha uygulamaya koymaya karar verdi. 

1910 itlafında sokak köpeklerini yakalayan belediye görevlileri ve onları izleyen meraklı çocuklar, Pierre Gigord koleksiyonu.

1910 İstanbul köpek sürgünü 3 Haziran’da başladı. İstanbul’un Köpekleri kitabının yazarı Fransız akademisyen Catherine Pinguet’nin belirttiği rakama göre yaklaşık 30.000 köpek sokaklardan toplanarak kafeslere dolduruldu, teknelerle -köpeklerin sürgün yerine dönüştüğü için adı halk arasında Hayırsız Ada olarak anılmaya başlanan- Sivriada’ya taşınıp orada bırakıldı. Hayvanlara günde iki kere su ve ekmek götürmekle görevlendirilen kayıkçıların maaşları da iki yıl sonra Balkan Savaşı nedeniyle gidilen bütçe kısıtlamasına takılıp kesilince, aç ve susuz kalan hayvanlar birbirlerin yedi. İstanbul’da, rüzgarın karaya doğru estiği günlerde, köpek ulumalarının şehirden duyulduğu rivayetleri dolaşmaya başladı. Köpeklerin üzerinde ot bitmeyen bu adada yaşamaya -aslında ölmeye- mahkum edilmesi basının da ilgi odağı oldu. Uygulamanın başlarında durumu yerinde görmek için adaya giden Servet-i Fünûn’un bir muhabiri, 30 Haziran 1910 tarihli sayıda “Karabatak” imzasıyla yayımlanan fotoğraflı haberinde, dayanılmaz bir koku ve sinek istilası altında adaya yaptığı hızlı ziyareti anlatmıştı. Muhabirin yazdığına göre; adada köpeklere belediye görevlilerinin çuvallar içinde getirdiği ekmekler verilmekte, bir kuyudan çekilen su ile köpeklerin susuzluğu giderilmeye çalışılmaktaydı. Muhabirin dikkatini çeken bir diğer husus, adanın kayalık tepesinde sıralanmış ve hepsinin kafaları İstanbul yönüne çevrilmiş, kıpırdamadan sürekli o tarafa bakan köpeklerin görüntüsüydü! 

BİR KÖPEK DÜŞMANI: ABDULLAH CEVDET

Bu sefil ve pis hayvanlara gösterdiğimiz âlâka nedir?

Abdullah Cevdet 

İstanbul’da köpeklere ilan edilen, şehrin Batılılaşma hareketinin merkezi niteliğindeki kozmopolit Galata-Pera hattından başlamıştı. Altıncı Daire’nin kurulmasıyla birlikte Batılı anlamda bir şehircilik anlayışının belirmesi, “doğal çöpçü köpek” efsanesini tersyüz edecek, yeni ve sert belediye önlemlerini öne çıkaracaktı. 

Jön Türk hareketinin önde gelen isimlerinden Dr. Abdullah Cevdet, yaşamının önemli bir bölümünü sürgünde geçirmiş, Paris’te Fransızca üç şiir kitabı çıkarmış, Cenevre’de ve Kahire’de padişah karşıtı yayınlar yapmıştı. Kahire’deyken yazıp okur önüne çıkardığı İstanbul’da Köpekler risalesinde, ulemayı hurafelerle çarpıştıran bir kültürel strateji izlemiş, tipik Jön Türk zihniyetiyle hedefine ulaşmayı denemişti.

Abdullah Cevdet’in 1909’mda yazdığı ihbar niteliğindeki bir makalesi, yaklaşmakta olan 1910 türkıyımının habercisiydi: “Bundan birkaç ay evvel, şehremâneti müsteşarı bulunan bir zat-ı münevver ile görüşüyorduk. Dâimâ kan ve irin boşaltan vâsi bir habis yara gibi huzuru tahkîr eden köpeklerden, bedbaht ve güzel İstanbul’umuzu ne vakit kurtaracaksınız?” sorusuyla yola koyulan Doktor, köpeklerin pisliğinden, havlama ve topluca ulumaları nedeniyle asûde bir uyku tutturulmamasından dem vuruyor, gelişmiş ülkelerin düzeylerine nasıl erişebileceğimizi merak ediyor, sütüyle yünüyle bize onca yararlı koyunları “boğazlıyoruz, parçalıyoruz, yiyoruz” da dedikten sonra, sözü “mahallelerimize taun saçan, sokaklarımızda bizi rahat gezdirmeyen, uykumuzu rahat uyutmayan köpeklere, bu nâ-pâk, bu sefil, bu hafiyyeşiâr hayvanlara gösterdiğimiz alâkâ nedir?” diye soruyordu.

Enis Batur’un NTV tarih dergisinin Aralık 2009 sayısında yayımlanan yazısından derlenmiştir.