Ankara’nın namlı kabadayılarından Kürt Cemali 1962’de vurulur. Yazar Haldun Taner ise bu hadiseyi yerinde inceler ve Türk tiyatro ve sinemasının klasiklerinden Keşanlı Ali Destanı böylelikle doğar. Altındağ’dan Sineklidağ’a, rahmetli Engin Cezzar’dan gününümüze bir modern zamanlar destanının öyküsü… 

Ankara’nın Altındağ semti pek çok şiirde söz konusu edilir. Bunların en güzellerinden biri Orhan Veli’nin 1947’de yayımlanan Yenisi adlı şiir kitabının sonundaki “EK” kısmında yer alır. Başındaki açıklama şöyledir: 

Altındağ, Ankara’nın arka tarafında kurulmuş büyük bir fakir fukara mahallesidir. Aşağıda okuyacağınız parçalar bu mahalleden bahseden uzun bir şiirden alınmıştır. Sabaha karşı bütün Altındağ rüya görür. Burada, sadece, bir genç kızla bir lağamcının rüyasını okuyacaksınız”.

Arkasından rüyaları anlatan şiir gelir. Kitabın yayımlanmasından hemen sonra, Orhan Veli’nin lisede en etkilendiği edebiyat öğretmenlerinden Ahmet Hamdi Tanpınar, Varlık dergisindeki bir söyleşisinde Altındağ şiiriyle ilgili bir roman temennisinde bulunur: “Orhan, Altındağ’ını roman olarak yazdığı zaman daha mes’ut olacağım” (Edebiyat Üzerine Makaleler, MEB, 1969, s. 539) 

“Altındağ, Ankara’nın arka tarafında kurulmuş büyük bir fakir fukara mahallesidir. Aşağıda okuyacağınız parçalar bu mahalleden bahseden uzun bir şiirden alınmıştır. Sabaha karşı bütün Altındağ rüya görür. Burada, sadece, bir genç kızla bir lağamcının rüyasını okuyacaksınız”. 

Orhan Veli üç yıl sonra öldü. Yaşamının son yıllarında, yazılarıyla da, toplumsal konularla gittikçe daha çok ilgilendiğini gösteren şair, şiirinin devamını yazabilseydi bir roman olmasa da bir Altındağ destanı çıkabilirdi ortaya. Yeni bir destan için yaklaşık 15 yıl beklemek gerekti. 

Orhan Veli’nin elyazısıyla “Altındağ” şiiri. Kürt Cemali de bu semtte yaşamıştı.

Ankaralı Kürt Cemali 

Altındağ’ın namlı kabadayılarından Kürt Cemali, 1 Nisan 1962’de zamanın yine namlı kabadayılarından Hacettepeli Mehmet’in kulübünde yani kumarhanesinde vurularak öldürülür. Anlatılanlara göre bir ara elektrikler kesilir ve geldiğinde Kürt Cemali vurulmuştur. Gazeteler günlerce bu cinayeti yazar. Cemali’yi sevenler yürüyüşler yapar, intikam yeminleri ederler. Hatta Nuri Sesigüzel bir taşplak çıkarır: “Ankaralı Kürt Cemali’ye Ağıt”. Söz ve müzik Nail Bayşu’ya aittir: 

Kaderim böyleymiş, ağlama anam 

Cemalin boyandı al kızıl kana 

Dört tane yavrumu bıraktım sana 

Layık mıdır felek bu ölüm bana 

Ben ölürsen bağlatmayın başımı 

Arkadaşlar diksin mezar taşımı 

Annem silsin gözlerimin yaşını 

Dertli yazın mezarımın taşını 

Cinayete karıştıkları iddiasıyla tutuklanan kabadayı Mehmet ve Dündar Kılıç, 1963 affıyla hapisten çıkarlar. Mehmet Kılıç 1965’te Kürt Cemali’nin yeğeni Nuri Coşan tarafından Hergele Meydanı’nda vurularak öldürülür. Dündar Kılıç’sa daha sonra çok ünleneceği İstanbul’a göçer, onlarca insanı vurduğunu kabul etmesine rağmen, Cemali’yi vurduğunu hiçbir zaman kabul etmez. Yıllar sonra Halit Çapın’a anlattıklarından (Bir Kabadayının Anatomisi), Nuri Sesigüzel’in plağının ne kadar etkili olduğunu anlayabiliriz: “Halit abi, Allah inandırsın, Ankara’da bu plakları dinleyip, rakıyı, şarabı içen, silahlanıp bizi öldürmeye çıkıyordu…” Nuri Sesigüzel’e bununla ilgili serzenişte bulunduğunda, “Seni tanımış olsaydım. Sana zararlı olacağını bilseydim yapmazdım” cevabını alınca, söyleyecek lafı kalmaz Dündar Kılıç’ın. 

Mehmed Kemal’in Kürt Cemali’yi anlattığı yazı, 29 Mayıs 1982 tarihli Cumhuriyet gazetesinde yayımlanmıştı (Cumhuriyet Arşivi). Nuri Sesigüzel “Ankaralı Kürt Cemali’ye Ağıt”ın hem 45’liğini hem taş plağını çıkarmıştı. 

Cemali’nin yakın arkadaşlarından Nurettin Eser’in (1937-2006) anılarına oğlu Selim Eser’in yazdığı önsözden Yılmaz Güney’in de Kürt Cemali’yle ilgilendiğini öğreniyoruz: “(Anıları) için Yılmaz Güney babama film senaryosu konusunda çok ısrar etmiş fakat babam zamanın erken olduğunu düşünerek eve kadar gelip yazıların bir bölümünü okuyan Yılmaz Güney’in isteğini geri çevirmiştir. Yılmaz Güney’in o dönemde çok ilgi duyduğu Kürt Cemali’nin hayatı bu kitapta gün yüzüne çıkıyor. Nasıl yaşadı, nasıl öldürüldü…” (http://www.nurettineser.com). 

Bildiğim kadarıyla Nurettin Eser’in anıları, ne yazık ki yayımlanmadı. 

Gerçek ve destan  Keşanlı Ali Destanı’nın Haldun Taner tarafından imzalanmış ilk basımı (solda üstte). Cemali Coşan, namı diğer Kürt Cemali’nin ölüm haberi ve birkaç fotoğrafı (Nurettin Eser arşivi). 

Keşanlı Ali Destanı 

Şimdi biraz da Keşanlı Ali Destanı kitabından bahsedelim. Sineklidağ adlı gecekondu mahallesinde geçen Haldun Taner’in iki bölüm 15 tabloluk bu oyunu, ilk defa Gülriz Sururi-Engin Cezzar Topluluğu tarafından 31 Mart 1964’te Muammer Karaca Tiyatrosu’nda sahnelendi. Müziğini Yalçın Tura’nın yaptığı eserde Genco Erkal hem rol aldı hem de oyunu sahneye koydu. 50’ye yakın rolün olduğu oyunda Keşanlı Ali’yi geçen hafta kaybettiğimiz Engin Cezzar, Zilha’yı ise Gülriz Sururi oynadı. Diğer rolleri oynayanlardan da birkaç isim verelim: Semiha Berksoy, Çetin İpekkaya, Aydemir Akbaş, Ani İpekkaya, Merih Dinçsor, Hasan Kuruyazıcı… 

Oyunun başarısı muazzam oldu, yurtiçinde ve yurtdışında yüzlerce kez sahnelendi. Sinemaya uyarlamasında Fatma Girik ve Fikret Hakan başrolleri paylaştılar, yönetmen Atıf Yılmaz’dı. 

Keşanlı Ali Destanı sahnelendiği yıl kitap olarak da basıldı. Kitabın başında oyunda rol alanların ve sahnelenmesinde emeği geçenlerin listesi var, fakat herhangi bir önsöz yer almıyor. 

Engin Cezzar, Keşanlı Ali rolünde  İlk defa 31 Mart 1964’te sahneye konan Keşanlı Ali Destanı’nda başrollerde geçen ay ölen Engin Cezzar ve Gülriz Sururi yer almıştı. 

Sonraki yıllarda Keşanlı Ali’nin kimliği, daha doğrusu esin kaynakları üzerine tartışmalar oldu, makaleler yazıldı. İnternette pek çok örneğini bulabilirsiniz. Bu konuda en önemli kaynak kişi bence Mehmed Kemal’dir. 

Mehmed Kemal, Mayıs 1982’de Cumhuriyet gazetesinde yayımlanan yazı dizisi “Türkiye’nin Kalbi Ankara”da Cemali’yi ve Haldun Taner’in kendisini ziyaretini anlatır. Bu yazıyı ufak tefek değişikliklerle Gayr-ı Resmi Yakın Tarih kitabına da almış. Yazı şöyle: 

“Kürt Cemali’nin Ali’si… 

Ankara’da Kürt Cemali’yi yeni vurmuşlardı. Gazeteler yazmış, sevenleri ağıtlar yakmışlardı. Cemali’nin vuruluşu kabadayılar arasında bir sorundu. Denge kurulmuş, kabadayıların çoğu kent değiştirmişlerdi. Birkaçı da daha sonra ünlenmek için İstanbul’a göç etmişti. 

Bir gün Haldun Taner çıkageldi. Vatan’ın Ankara bürosunda beni buldu. Damdan düşer gibi “Şu Kürt Cemali işini öğrenmek istiyorum, bana yardım eder misin” dedi. Bana göre kabadayı öyküsünden öte gitmiyordu. “Kabadayılar arasında bir döğüş” dedim. 

“Bana olayın geçtiği yerleri göster, kabadayılardan kimileriyle görüşmek istiyorum.” 

Haldun’un isteği benim boyumu aşıyordu. Olayı bilenleri ve karışanları görüştürmek gerekiyordu. Aklıma hemen avukat Şefik geldi. Altındağ’da doğmuş, büyümüş, oranın kabadayıları ile arkadaşlık etmişti. Haldun’la tanıştırdım. Üçümüz birlikte Kürt Tahsin’e gittik. Tahsin durmuş, oturmuş, eleğini asmış, elini eteğini külhanbeylikten çekmişti. Haldun’a bir gecekondu kahvesinde öykünün girdisini, çıktısını anlattı. Baktım Haldun hiç not almıyor, Tahsin’i ürkütmemek için işi olağan sayıyor. Tahsin epeyce anlattı. Daha sonra büroya döndüğümüzde Haldun, hemen kâğıt kaleme sarıldı, duyduklarını unutmamak için ivedi kâğıtlara döktü. 

Bir görüşme yetmemişti Haldun’a. Daha sonra birkaç kez rahmetli Avukat Şefik’le Altındağ’a gitti, başkalarını da dinledi. 

Şefik şaşırıyordu. 

“Bizim Altındağ’ı mı yazacak, Kürt Cemali’yi mi anlatacak” 

“Bilmem. Belki yazacak.”

“Yazmayacaksa, ne diye bu kadar üstünde duruyor?”

“Kendisine sorsana…”

“Sorulur mu hiç koskocaman yazar.”

Şefik’in yaşamı yazarlar arasında geçiyordu. Karpiç’e gelen bütün yazarlar tanış idi. Nedense Haldun Taner’i tanıdıklarından ayırıyordu. Haldun, başka tür bir yazar gibi görünüyordu ona, kocaman.

Aradan epeyce bir süre geçti. Kürt Cemali’nin öyküsünden Keşanlı Ali Destanı çıktı. Bu şarkılı bir oyundu. Epeyce de tanıtımı yapılmıştı. O yıl ne yana bakılsa ‘Keşanlı Ali’ görülüyordu. O yılın yazında ‘Keşanlı Ali’ Ankara’ya geldi. Gençlik parkında bir yazlık tiyatroda oynayacaktı. Baktım Haldun Taner beni arıyordu. Hoş beşten sonra dedi ki:

“Kürt Cemali’den bir ‘Keşanlı Ali’ çıktı. Senin genç bir arkadaş vardı hani, beni Altındağ’a götürmüş kabadayılarla görüştürmüştü. Neydi onun adı?”

“Şefik, Avukat Şefik.”

“Şefik beyi ve seni Keşanlı Ali’nin yarın galasına davet ediyorum. Onu nasıl buluruz da söylerim?”

“Arayayım bakalım” dedim.

Birkaç yere telefon ettim. Karpiç’te olduğunu öğrendim. Haldun’la kalkıp Karpiç’e gittik. Daveti işitince çok sevinmişti Şefik.

“Ya”, diyordu “Demek bizim Kürt Cemali’den bir Keşanlı çıktı, öyle mi? Niye Cemali diye yazmadınız da Keşanlı Ali dediniz?”

“İşin raconu, öyle çıktı tezgâhtan.”

“Demek öyle çıktı.”

Kendi kendine söylenip duruyordu: “Demek öyle çıktı.” Sonra durdu. 

“Hani Kürt Tahsin Ağabey var ya sana Cemali’yi anlatan”

“Evet.”

“Bir bilet daha versen de o da görse ‘Keşanlı Ali’yi… Bakalım Cemali’ye benzetebilecek mi?”

Adı mı olur, Haldun, Kürt Tahsin’i de galaya davet etti. Bir İstanbul efendisi olan Haldun’dan son günlerde çok söz ediliyor. Bu ortak öykü ara yerde kalmasın, gün ışığına çıksın, dedim. Oturup bir daha yazdım” (s. 103-105).

Keşanlı Ali’nin temelinde Kürt Cemali’nin olduğu kesin. Nitekim Haldun Taner de Keşanlı Ali Destanı’na 1983’te yazdığı ve ondan sonraki bütün basımlarda yer alan önsözde 60’lı yıllarda Dil ve Tarih-Coğrafya Fakültesi’nde ders verirken, sık sık Altındağ’a gittiğini, çoğu akşam ve gecelerini orada geçirdiğini yazar. Gecekondu dünyasında geçecek bir oyun tasarlamaya orada başladığını da ekler. Üstü biraz kapalı da olsa Sineklidağ ile Altındağ arasındaki bağlantı Haldun Taner tarafından kabul edilmiştir.

Tiyatrodan sinemaya Her sahnelemesi büyük başarı kazanan Keşanlı Ali Destanı oyunundan sonra, yazar Haldun Taner, Gülriz Sururi ve Engin Cezzar seyirciyi selamlıyor.

Keşanlı Ali Destanı sinemaya da uyarlanmış, Atıf Yılmaz’ın yönettiği filmde başrollerde Fatma Girik ve Fikret Hakan oynamıştı.