Charlie Chaplin, 1954 yılında Dünya Barış Konseyi’nin barış ödülünü alır. Ödülün altında kimsenin bugüne kadar dikkatini çekmeyen meşhur bir imza vardır: Nâzım Hikmet! Aynı ödülü 1950’de alan Nâzım ile Şarlo’nun kesişen hayat hikayelerine, Nobelli biliminsanları Frédéric Joliot-Curie ve eşi Irène Joliot-Curie de dahil olacaktır. 

Meşhur aktör ve yapımcı Charlie Chaplin, namı diğer Şarlo, 5 Haziran 1954’te İsviçre’de Cenevre Gölü kıyısındaki malikanesinin bahçesinde Dünya Barış Konseyi’nin ödülünü almıştı. Barış ödülünün üzerinde iki imza vardı; biri konsey başkanı Frédéric Joliot-Curie’ye aitti, diğeriyse ödül jürisi başkanı Nâzım Hikmet’e! 

O dönem Sovyetler Birliği tarafından kurulan ve amacını “dünya barışı, silahsızlanma, insan hakları ve sosyal adalet için çalışmak” olarak ifade eden Dünya Barış Konseyi’nin (World Peace Council) başkanı da, ölene kadar bu görevi yürüten Fransız fizikçi Frédéric Joliot-Curie idi (1900-1958). 

Bu yazıda iki büyük sanatçı, Charlie Chaplin ve Nâzım arasındaki bağlantıları paylaşmak istedim. Bunlar sadece bir imzayla sınırlı değildir; Nâzım Hikmet, Şarlo’yu uzun yıllardır takdir etmektedir. Şöyle anlatmış bu takdiri: “Ne yazık ki ben Şarlo’nun son filmini görmedim. Ama bak ne oldu. 20. yüzyılın en büyük dram yazıcısına, rejisörüne, aktörüne, yani asrımızın Şekspir’ine; dünya barış hareketi, dünya barış mükâfatını verdi. Ben, bu barış mükâfatlarını dağıtan jürinin başkanıyım. Bu mükâfatı meşhur bestekar Şoskatoviç’e de (Dmitri Dmitriyevich Shostakovich) verdik. İkisinin diplomalarını imzaladım. Ömrümde imzam böylesine şerefli ve tarihi vesikaya ilk defa konduğu için, kağıtları imzalarken bayağı elim titrediydi. Fransız parlamentosu fahri başkanı Edvart Herio’ya da (Édouard Marie Herriot) barış mükâfatı verildi. Onun diplomasını da ben imzaladım” (Aydın Aydemir – Nâzım, Nâzım, s. 301). 

‘Dünya şairini serbest bırakın’ 1948’de Nâzım Hikmet on yıldan uzun bir süredir hapistedir. Aralarında Aragon, Tristan Tzara, Picasso, Camus, Sartre gibi yazar ve sanatçıların bulunduğu aydınlar, serbest bırakılması için büyük bir kampanya başlatırlar. Aynı dönemde Nâzım da açlık grevine başlar, dostları da ona destek vermek için Nâzım Hikmet adlı bir gazete çıkarır. 

Nâzım Hikmet’in Şarlo’ya ilgisi yıllar öncesine dayanır. 23 Kasım 1935’te Akşam’da Orhan Selim imzasıyla yazdığı yazıda Cemal Nadir’in Amca Bey adlı karikatür karakterini Şarlo’yla kıyaslar: “Bay Amca filozofide materyalisttir. Onun materyalizmi ile Şarlo’nunki arasında bir benzerlik vardır. İkisi de hayatı severler, ikisi de her şeyden önce maddeye inanırlar”. 

Bir okurdan gelen mektup üzerine de bir hafta sonraki “Şarlo ve Materyalizm” başlıklı yazısını tamamen Şarlo’ya ayırır. Bu yazıda bir yandan Şarlo hakkında düşüncelerini bir yandan da “materyalizm” kelimesinin toplumda ne kadar yanlış anlaşıldığını açıklar. Bu konu birkaç yazı boyunca sürer. 

Materyalizm ve Şarlo üzerine Nâzım Hikmet 23 Kasım 1935’te Orhan Selim imzasıyla Akşam’a bir yazı yazar ve Cemal Nadir’in Amca Bey adlı karikatür karakteriyle Şarlo’yu materyalizm açısından ele alır. Bir okurdan gelen mektup üzerine de bir hafta sonraki “Şarlo ve Materyalizm” başlıklı yazısını tamamen Şarlo’ya ayırır ve “materyalizm” kelimesinin toplumda ne kadar yanlış anlaşıldığını açıklar. 

Nâzım Hikmet, Ekber Babayef’le yaptığı sohbette de temeli hemen anlaşılan sanatı ve sanatkârları diğerlerine tercih ettiğini belirtirken Şarlo’nun ismini Shakespeare, Tolstoy, Gogol ve Balzac’la beraber anmıştır (Ekber Babayef, Nazım Hikmet, Bütün Eserleri, 1972, Cilt VIII, s.460). Ölümüne iki yıldan az bir zaman kala, 11 Eylül 1961’de Doğu Berlin’de yazdığı “Otobiyografi” şiirinde Şarlo’yu yine anar: 

… sevdiğim kadınları deli gibi kıskandım 

şu kadarcık haset etmedim Şarlo’ya bile 

Bu dizeler bile şairin Şarlo’ya ne kadar değer verdiğini göstermeye yeter. Aynı şiirde şu dizeler de vardır: 

… otuzumda asılmamı istediler 

kırk sekizimde Barış madalyasının bana verilmesini verdiler de 

Şimdi biraz geriye gidelim ve Nâzım Hikmet’in barış ödülüne bakalım. Evet, Şarlo’ya 1954’te verilen bu ödül, 1950’de de Nâzım Hikmet’e verilmiş, o yılın Kasım ayında Varşova’da toplanan Dünya Barış Konseyi, bu ödüle Nâzım’ı layık görmüştü. 

Nâzım: Chaplin, Shakespeare ayarında Nâzım Hikmet, Ekber Babayef’le yaptığı sohbette temeli hemen anlaşılan sanatı ve sanatkârları diğerlerine tercih ettiğini belirtirmiş; Charlie Chaplin’in ismini Shakespeare, Tolstoy, Gogol ve Balzac’la beraber anmıştı. 

1948’de Nâzım Hikmet on yıldan uzun bir süredir hapistedir. O yıl Sabahattin Eyuboğlu’nun çevirdiği şiirleri Fransa’da yayımlanır. Aragon’un, Maison de la Pensée Française’de okuduğu bu şiirler binlerce kişiyi etkiler. Bir yıl sonra Paris’te şair Tristan Tzara başkanlığında “Nâzım Hikmet’i Kurtarma” komitesi kurulur. Aragon’un yanında Picasso, Camus, Sartre gibi pek çok sanatçı Nâzım Hikmet’in serbest bırakılması için başlatılan eylemlere katılır. 

Yurtiçinde de Ahmet Emin Yalman’ın 19 Ağustos 1949’da Vatan’da kaleme aldığı “Fikret ve Nâzım Hikmet” başlıklı yazısıyla af konusu gündeme gelir. Şairin suçu artık gazetelerde yer alan bir tartışma konusudur. 

19 Kasım 1949’da Tzara, Başbakan Menderes’e bir mektup gönderir. Arkasından pek çok kuruluş Türkiye Cumhuriyeti idarecilerini mektup yağmuruna tutar. Nâzım Hikmet, ayrı bir yazı konusu olabilecek gelişmeler ve açlık grevinden sonra, 15 Temmuz 1950’de özgürlüğüne kavuşur; ama affedilmemiş, cezasının üçte ikisi indirilmiştir. 

Hapisten çıktıktan sonra 13 sene yaşayabildi Nâzım Hikmet, dünyadan ve Türkiye’den gelen yoğun baskılar üzerine 15 Temmuz 1950’de özgürlüğüne kavuştu; ama affedilmemiş, cezasının üçte ikisi indirilmişti. Büyük şair daha sonra yurtdışına gitmek zorunda kalacak ve 1963’te Rusya’da ölecekti. 

22 Kasım 1950’de Dünya Barış Konseyi’nin Varşova’da yapılan toplantısında, Nâzım Hikmet’in Pablo Neruda, Pablo Picasso, Paul Robenson ve Wanda Jakubowska ile beraber barış ödülü aldığı duyurulur. Pasaport isteği geri çevrilen şair, bu toplantıya katılamaz. Ödülünü onun adına teslim alan Neruda, törende yaptığı konuşmada Nâzım Hikmet için şöyle der: “Cezavindeki yılları boşa geçmedi. Nâzım’ın lirik yapıtları en yüksek noktasına orada ulaştı. Sesi dünyanın sesi oldu. Barış için savaşın bu önemli günlerinde şiirlerimin onun şiirleriyle yan yana olmasından gurur duyuyorum” (Mehmet Fuat, A’dan Z’ye Nâzım Hikmet, YKY, İstanbul, 2002, s. 252). 

Nâzım Hikmet ödülünü 17 Kasım 1951’de Prag Üniversitesi’nde alacaktır. Bugün Nâzım Hikmet Kültür ve Sanat Vakfı’nda sergilenen ödülün metninde, Fransızca olarak: “Halklar arasındaki barışa yaptığı müstesna katkıları ve kendisinin tüm faaliyetlerini gözönünde bulunduran Dünya Barış Konseyi, 1950 Uluslararası Barış Ödülü’nün Nâzım Hikmet’e verilmesini kararlaştırmıştır / Dünya Barış Konseyi Başkanı Frédéric Joliot-Curie ve uluslararası barış ödülleri jürisi başkanı Pietro Nenni. Paris, 9. 2. 1951” yazmaktadır (Kıymet Coşkun – Barışın Şairi Nazım Hikmet kitabından). 

Pietro Nenni (1891-1980) İtalyan sosyalist politikacıdır. 1911’de Trablusgarp’taki Osmanlı Devleti-İtalya savaşını protesto ettiği için hapse girer. Faşistlerin iktidara gelmesinden sonra Fransa’ya giden Nenni, İspanya İçsavaşı’nda Cumhuriyetçilerin safında savaşır, onlar yenilince önce Fransa’ya daha sonra 1943’te İtalya’ya döner. Değişik hükümetlerde bakanlık ve uzun yıllar İtalyan Sosyalist Partisi’nin genel sekreterliğini yapar. İspanya’da İçsavaş ve Faşizm adlı kitabı Türkçe’ye de çevrilip basılmıştır. 

Diğer imzanın sahibi Frédéric Joliot-Curie ise 1930’da doktorasını bitirmiş, “Yapay Radyoaktiflik” üzerine yaptığı çalışmalarla 1935’te karısı Irène’le birlikte Nobel Kimya Ödülünü kazanmıştır. 2. Dünya Savaşında Almanların işgal ettiği ülkesini terketme tekliflerini reddederek direniş hareketine katılır. Savaştan sonra da, ölene kadar dünya barışı için vargücüyle çalışır. 

Tam burada Nâzım Hikmet’in ‘Karımın İstanbul’dan Yazdığı Mektup’ şiirinin hikâyesi de anlatılmalı. 

İki dünya şairi: Nâzım ve Neruda 1950’de Nâzım Hikmet’e verilen Barış Ödülünü de, onun adına bir diğer dünya şairi Pablo Neruda alacaktı. Ödül bugün Nâzım Hikmet Kültür ve Sanat Vakfında sergileniyor (solda). İki büyük şair, hemen sonraki yıllarda karşılaşacaklardı (sağda). 

1951’de yurtdışına çıkan Nâzım Hikmet, İstanbul’da kalan karısı Münevver ile 1955’e kadar mektuplaşamadı. O yıl Türkiye’yi ziyaret eden Belçika Dışişleri Bakanı Paul-Henri Spaak, Dünya Barış Konseyi’nin Belçikalı üyesi Elizabeth Blum’un isteği üzerine Adnan Menderes’le konuştu ve mektuplaşma iznini kopardı. O tarihten sonra Nâzım ve Münevver birbirlerine sık sık yazdılar. Münevver’in yazdığı 100. mektup, Kitap-lık dergisinin Mayıs 2009 tarihli sayısında Melih Güneş tarafından yayımlandı. Nâzım Hikmet’in altı sayfalık bir şiir haline getirdiği bu mektubun kısa bir bölümünde Münevver Hanım şöyle yazmaktadır: 

“Bu akşam da bir havadis verdiler radyoda, Irène Joliot-Curie ölmüş, tanıdığım imiş gibi üzüldüm, daha gençti, lösemiden ölmüş, sebep de radyom araştırmaları dediler. Kaç sene evvel daha pek gençtim, “Marie Curie” kitabını okumuştum, o kitab aklıma geldi, bir de Ludwig bir kitabında Madam Küriden, iki Yunan heykeli gibi iki genç kız, genç kız da değil ya, iki kız çocuğundan bahseder. Çocuklardan biri Irène Curie. Çocuğun bu gün lösemiden ölmüş olması bana çok dokundu, mücerret bir şahsiyet, bir bilim adamı değil yanlız ölen, o küçük çocuk. Ne tuhaf, Irène Jo-liot-Curie için ağladım bu akşam, asabım büsbütün bozuldu. Çok, ama çok acıdım. Kendisine öleceği zaman, Türkiyede hiç tanımadığı bir kadının ağlayacağını deselerdi, şaşardı halbuki. Kocasını düşündüm, keşke bir mektup yazsam ona, başsağlığı dilesem diye düşündüm, adresini bilmem”. 

Nobelli çiftin trajik öyküsü Frédéric ve Irène Joliot-Curie, aileden bilimci ve Nobelli bir çiftti. Irène Joliot-Curie’nin 1956’da ölmesi üzerine, Nâzım eşi Münevver’den bir mektup almış, bu zamansız ölümden de bahseden mektubu altı sayfalık bir şiir haline getirmişti. 

Irène Joliot-Curie 17 Mart 1956’da öldüğüne göre, mektup o tarihe yakın günler içinde yazılmıştır. Irène, Curie’lerin büyük kızıydı. 1926’da Frédéric Joliot ile evlenmiş ve radyoaktivite üzerine annesiyle başladığı çalışmalarını sürdürmüştü. Yukarıda da bahsettiğimiz gibi, eşiyle birlikte Nobel ödülü alarak annesinden sonra bu ödülü kazanan ikinci kadın olmuştu. Curie’lerin küçük kızları Eve (1904-2007) ise önce gazeteciliği seçti, sonra da kocasıyla birlikte UNICEF için çalıştı. 1937’de annesi Marie Curie’nin hayatını anlatan kitabı yazdı. Büyük bir olasılıkla Münevver’in okuduğu kitaptı bu. Münevver’in mektubu ise, Nâzım’ın şiirine şöyle yansımıştı: 

Bir kara haber de verdi bu akşam radyo: 

Iren Jolio Küri ölmüş. 

Daha gençti. 

Yıllar var 

bir kitap okudumdu 

ölenin anası üstüne yazılmış. 

Bir yerinde iki kız çocuğundan bahseder, 

-satırlar gözümün önüne geldi-

sarışın iki Yunan heykeli gibi, der. 

İşte bu çocuklardan biri öldü. 

Bilmem ki nasıl anlatsam, 

büyük bilgin, büyük adam, 

ama şimdi lösemiden ölen 

o sarışın kız çocuğu da. 

Bu ölüm bana çok dokundu. 

Iren Jolio Küri için 

ağladım bu akşam. 

Ne tuhaf. 

Iren, deselerdi, Iren, 

öldüğün zaman, 

deselerdi. 

Istanbullu bir kadın, 

hem de hiç tanımadığın, 

ağlayacak arkandan, 

deselerdi, 

şaşardı. 

Kocası geldi aklıma, 

bir mektup yazsam, 

başsağlığı dilesem 

diye düşündüm. 

Adresini bilmiyorum ama. 

Paris, Frederik Jolio Küri, desem, 

gider miydi? 

Bu mektubun ve şiirin yazılmasından iki yıl sonra Paris, Cezayir’de süren savaşı ve katliamı protesto edenlerin eylemlerine sahne olmaktadır. Frédéric Joliot-Curie bu yürüyüşlere Sorbonne Üniversitesinin öğretim üyeleri arasında katılmıştır. O günlerde Paris’te olan Nâzım Hikmet ise hasta kalbine güvenemediği için yürüyüşe katılamamış ama dostlarıyla seyretmiş, “Paris’te 28 Mayıs 1958” şiirinde bu hadiseyi yazmıştır: 

… ah bu yürek ah bu yürek ah bu yürek 

bu enfarktlı bu mendebur 

ah bu yürek 

koymadı ki aralarına girek. 

önde milletvekilleri kurdeleli, 

bir yanımda şahin gözlü montör piyer 

bir yanımda ak sakallı profesör sorbon’dan… 

Büyük bilimcilerin değerli anısına Bilim tarihine geçen Frédéric ve Irène Joliot-Curie, bugün birçok yayında, pullarda ve Nâzım’ın şiirlerinde yaşamaya devam ediyor. İki yıl arayla vefat eden çift, Paris yakınında Sceaux Mezarlığında, damatları ile yanyana yatıyorlar. Türkiye’de ise Güney Gönenç’in yazdığı, Frédéric Joliot-Curie’nin hayatını anlatan ve Hep Aranızda Olacağım adlı kitap 1983’te yayımlanmıştı. 

Belki de Nâzım, karısının başsağlığı dileğini iletebilmiştir birara, kimbilir? Zira bu protesto yürüyüşünden sadece üç ay sonra Frédéric Joliot-Curie de ölecek, eşinin yanına Sceaux Mezarlığına gömülecekti. Şimdilik bildiğimiz, ortaya çıkarabildiğimiz, Nâzım’dan Şarlo’ya, oradan Curie ailesine uzanan bir dostluklar ve mücadeleler tarihinin mısraları, onurlu insan hikayeleri…