Dünün ve bugünün gündemi e-postanıza gelsin.
0,00 ₺

Sepetinizde ürün bulunmuyor.

Nâzım Hikmet: Yahya Kemal gençliğimdi biraz da…

Türk edebiyatının iki büyük şairi hayattayken tanışmış, genç Nâzım, Yahya Kemal’in öğrencisi olmuştu. Nâzım Hikmet’in eşi Münevver Hanım’a, Yahya Kemal’in ölümü üzerine 1 Kasım 1958’den hemen sonra yazdığı mektup, son duruşmada Yahya Kemal üzerine düşündüklerini ortaya koyuyor. Türk şiirinin iki büyük ismi arasında, edebiyattan kişisel ilişkilere uzanan hadiseler… 

NÂZIM HİKMET’İN TAMAMI İLK KEZ YAYIMLANAN MEKTUBU

Yahya Kemal-Nâzım Hikmet ilişkisinin çok iyi anlatılmamış olduğunu düşünüyorum. Bu ilişki hep Nâzım Hikmet’in annesi Celile Hanım’ın gölgesinde kalmıştır: Nâzım Hikmet Deniz Lisesi’nde öğrenciyken Celile Hanım ve Yahya Kemal arasında duygusal bir yakınlık doğar. Bu yakınlık dolayısıyla “Yahya Kemal ve Nâzım Hikmet” diye başlayan cümleler hemen sonu hüsranla biten bir aşk hikâyesine dönüşür. 

Yahya Kemal, Celile Hanım’la 1916’da Yakup Kadri (Karaosmanoğlu) tarafından götürüldüğü Çamlıca Bektaşi Dergâhı’nda tanışır. O sırada Celile Hanım, Nâzım Hikmet’in babasıyla evlidir. 1918’de ayrıldıklarında, Nâzım Hikmet aile dostları Bahriye Nazırı Cemal Paşa’nın aracılığıyla girdiği Heybeliada Bahriye Mektebi’nde öğrencidir. Yahya Kemal de aynı okulda tarih dersleri vermektedir. Hayranlık duyduğu kadının oğluna özel ilgi gösterir. O zamanlarla ilgili bir anısını yıllar sonra Ekber Babayev’in düzenleyerek yayımladığı bir konuşmada şöyle anlatmış Nâzım Hikmet: 

“Büyük bir Türk şairi, Türk şiirine o devir için yeni bir şiir dili ve anlayışı getiren Yahya Kemal anama sevdalıydı sanırsam. Evde şiirlerini okurdu anam. Bahriye Mektebi’nde tarih öğretmenimdi şair. Kız kardeşimin kedisi üstüneydi yazdığım şey. Yahya Kemal’e gösterdim, kediyi de görmek istedi ve şiirimde anlattığım kediyi gördüğü kediye o kadar benzetmedi ki, bana ‘Sen bu pis uyuz kediyi böyle övmesini biliyorsun, şair olacaksın’ dedi. (Yön dergisi, 1.5.1967) 

Nâzım Hikmet’in üçüncü şiirim dediği “Samiye’nin Kedisi” adlı şiiri şudur: 

Yeşil deniz gibi gözleri vardı 
Beyaz tüyleriyle bir küme kardı 
Ağzını süsleyen sedef dişlerdi 
Baygın nazarı ta ruha işlerdi 
Severken aldatıp birden kaçardı 
Okşarken apansız pençe açardı 
Onda bir kadının gururu vardı 
Sürmeli gözlerinden riya akardı 

Nâzım Hikmet’in dedesinin kütüphanesinden çıkan bir kitabın başındaki boş sayfalara Celile Hanım’ın çizdiği karakalem bir desende kedinin ismini de görüyoruz: Pisik. 

Nâzım’ın Yeni Mecmua’da yayımlanan Yahya Kemal’in düzelttiği şiiri. 

Ekber Babayev’in yazısında anlatıldığına göre, Yahya Kemal, öğrencisinin “Hâlâ Servilerde Ağlıyorlar mı?” adlı ilk şiirini bazı düzeltmeler yaptıktan sonra Yeni Mecmua’nın 3 Ekim 1918 tarihli sayısında yayımlatmıştır. Yahya Kemal’in isim babası olduğu ve katkıda bulunduğu Yeni Mecmua, Ziya Gökalp tarafından çıkarılıyordu. Daha sonra ufak tefek değişikliklerle Ümit ve İnci gibi dergilerde de çıkan bu şiir şöyledir: 

Bir inilti duydum serviliklerde 
Dedim: Burada da ağlıyan var mı? 
Yoksa tek başına bu kuytu yerde, 
Eski bir sevgiyi anan rüzgâr mı? 
Hayata inerken siyah örtüler, 
Umardım ki artık ölenler güler, 
Yoksa hayatında sevmiş ölüler, 
Hala servilerde ağlıyorlar mı? 

Tam o yıllarda Celile Hanım-Yahya Kemal aşkının dedikodusu almış yürümüştür. Nâzım, evlerine kendisine ders vermek için gelen hocasının paltosunun cebine, bir gün annesiyle evlenmesine karşı olduğunu kesin bir şekilde belirten bir mektup koyar: “Hocam olarak girdiğiniz bu eve babam olarak giremezsiniz!” Mektubun ne kadar etkisi olduğu bilinmez ama, dedikoduyu fazla uzatmadan, Celile Hanım evliliğe hazırlanırken Yahya Kemal’in vazgeçtiğini söyleyelim. Otuz iki yıl sonra, Nâzım Hikmet, Vâlâ Nureddin’e gönderdiği 5 Nisan 1950 tarihli mektubunda Yahya Kemal’e yazdıkları için duyduğu üzüntüyü anlatır. O sırada Yahya Kemal, hapishaneden çıkabilmek için mücadele veren Nâzım Hikmet’in af dilekçesini imzalamaktan çekinmiştir: 

“Fakat Yahya Kemal’in istinkâfına [çekinmesine] üzüldüm. Ters anlama, zavallı adamcağıza vaktiyle hiç de kendime yakıştıramadığım bir mektup yazmış olduğumu hatırlayıp üzüntülü bir hayıflanma duydum”. 

Nâzım Hikmet’in dedesinin kütüphanesinden 1895 basımı bir kitabın ilk sayfasındaki Celile Hanım çizimi. Üst tarafta “Samoş’un kedisi Pisik” yazıyor. 

Nâzım Hikmet, Yahya Kemal’in annesiyle evlenmesini istemez, ama onun mısralarına ilgisi hiç azalmaz. 1919’da Peyk-i Şevket Torpido Kruvazörü’nde yazıp Yahya Kemal’e ithaf ettiği “Şair” adlı şiirde onu anlatır: 

Her gün daha dalgın görürdüm onu 
Bu ıssız beldenin sokaklarında 
En acı gülüşün sezdim yolunu 
İri gözlerinin nemli akında 
Bir gün bakmıştım da gittiği yere 
Kimdir diye sordum ben geçenlere 
Dediler bir şair küskündür şehre 
Mersiye dolaşır dudaklarında 

Memet Fuat’ın Gölgede Kalan Yıllar adlı kitabında hem bu şiirin yazılışının hikâyesini, hem de Nâzım Hikmet’in 40’lı yıllarda Yahya Kemal’le ilgili düşüncelerini bulabiliriz. Memet Fuat, Nâzım Hikmet’in mahpus yattığı Bursa Hapishanesi’ne yaptıkları bir ziyareti anlatıyor: 

“Bir gittiğimizde müdürün odasında oturuyorduk. (Nâzım Hikmet) Birden bana dönüp, ‘Ankara’da bir dergi Yahya Kemal’le ilgili bir soruşturma açmış, gençler bol keseden atıp tutuyorlar. Sen de söyledin mi yoksa bir şeyler?’ diye sormuştu. ‘Hayır,’ demiştim. ‘Kaynak’ dergisiydi soruşturmayı açan. Genç kuşak sanatçıları Yahya Kemal’i yeren sözler ediyorlardı. Tanınmış bir yazar olmadığım için bana sorulmamıştı. Sorulsa, o toplu karşı çıkış içinde herhâlde ben de olumsuz konuşurdum. Nâzım, ‘Aman, oğlum,’ demişti, ‘Bunlar çok büyük sanatçılar, bütün o sözleri söyleyenler unutulup gider, Yahya Kemal gene dimdik ayakta kalır. Sonradan pişman olacağın şeyler söyleme bu çapta ustalar için…’ Arkasından, daha önceden de bildiğim bir olayı, gemide güverte nöbeti tutarken, Yahya Kemal’in bir dizesinin kuruluş özelliklerini çözmeye çalışarak, bir aşağı bir yukarı, nasıl sabahı bulduğunu anlatmış, elini göğsüne bastırıp, ‘Hocamdır’ demişti. Bana soru gönderilmemiş olmasına o anda çok sevinmiştim.” (Gölgede Kalan Yıllar, YKY, İstanbul 2013, s. 413) 

Yahya Kemal Beyatlı’nın 1947’de Tasvir için imzaladığı fotoğrafı. 

Nâzım Hikmet 1932’de basılan Benerci Kendini Niçin Öldürdü adlı kitabında, Roy Dranat’ı Benerci’yle konuştururken Yahya Kemal’in “Abdülhak Hâmid’e Gazel”indeki 

Yattık bülend servilerin gölgesinde şâd 
Dehrin bu hây ü hûyuna meclûb-i handeyiz 

beytine gönderme yapar: 

Ve Yahya Kemal beyi asrîleştir biraz, 
yaz: 
Şöyle rahat bir kûşeye sığındık da biz 
Dehrin bu hayı huyuna meclubu handeyiz 

Roy Dranat’ın olumsuz bir karakter olduğunu gözönüne alırsak, bu göndermenin bir eleştiri olduğu düşünülebilir. Nâzım Hikmet bütün saygısına rağmen, yeri geldikçe, şiir konusunda Yahya Kemal’i eleştirmiştir. Bursa Mahpushanesi’nden Adalet Cimcoz, Kemal Tahir ve Memet Fuat’a yazdığı mektuplarda bu eleştirilerin örnekleri görülebilir. Örneğin Adalet Cimcoz’a Temmuz 1948’de yazdığı mektup oldukça teknik eleştiriler içermektedir. Yahya Kemal’in kafiyenin bütün tarz ve inceliklerini bildiğini belirttikten sonra şöyle devam ediyor Nâzım Hikmet: 

“Fakat yine de, mesela son okuduğum ‘Endülüste Raks’ isimli şiirinde yedinci ve sekizinci, yani arka arkaya gelen iki beytin kafiyelerini şöyle tertipler: 

"…… yürür gibi
öldürür gibi 
sürmeli 
öpmeli” 

Yürür gibi ve öldürür gibi, çifte yani redifli kafiyelerin hemen arkasına yani gibilerin bi’leri ardından sürmeli ve öpmeli, yani li’ler… Üstad redifli, medifli, yani klasik, mukayyet kafiyelerle bu şiirini yazdığına göre arka arkaya gelen iki beytin kafiyelerini, mukayyet kafiye olmayan bi’ler ve li’lerle yapmamalıydı. Birinci beytin gibilerinden sonra, ikinci beytin kafiyeleri sesli harfle bitecekse, daha kalın olmalı yahut sessiz harfle bitmeliydi. Dedim ya bütün bunları üstad benden çok iyi bilir, elbette bilir. Fakat şimdiden söyleyelim ki, herhalde tenezzül etmediğinden değil, belki daha ziyade bilgisini tatbik edememesinden” (Şükran Kurdakul, Nâzım’ın Bilinmeyen Mektupları, Broy Yayınları, İstanbul 1987, s. 39). 

Nâzım, aynı mektupta Yahya Kemal’in şiirini genel olarak eleştirirken, hakkını da verir: 

“Yahya Kemal’in ne güzel mısraları, beyitleri, kıt’aları vardır da, bunlar bir kül halinde tek bir şiir olmadan önce dilden dile dolaşırken nasıl güzeldirler de şiir haline gelince, vahdet halinde, yani bir mimari içinde okununca değerlerini kaybediverirler” (Age, s. 32). 

Nâzım Hikmet, her mısraı çok güzel olan şiirlerin imkânlarının dar olduğu fikrini, şiir hakkında Kemal Tahir’e yazdığı mektuplarda da incelemiştir. 

Yahya Kemal de Nâzım Hikmet’in şiiriyle ilgilenir, Vâ-nû’ları her ziyaretinde yeni şiirlerini dinlemek isterdi. Müzehher Vâ-nû, onun ziyaretlerine her gelişinde, “Nâzım’dan mektup var mı? Bizim oğlan ne yazmış, okuyun bakalım?” dediğini söyler ve şöyle devam eder: 

Balaban’ın çizgileriyle Münevver Andaç (1917- 1998) 

“Sessizce dinlerdi şiirleri. Yepyeni bir tarz olarak çok beğendiğini söylerdi, belki gönül almak için bilemem. Tabii yazardık mektuplarımızda Nâzım’a, Yahya Kemal’den söz ederdik. Nâzım da onun gıyabi muhabbetine şu rubaisiyle yanıt vermişti: 

MUKAYESE
Osmanlıların en usta şairi Yahya Kemal gelir aklıma: 
bir camekânda şişman ve mustarip görürüm onu. 
Ve her nedense birdenbire hatırlarım: 
Yunan dağlarında ölen topal Bayron’u.” 
(Müzehher Vâ-nû, Bir Dönemin Tanıklığı, Cem Yayınevi, s.40) 

Nâzım Hikmet, Yahya Kemal’in “Açık Deniz” adlı şiirine gönderme yapmış gibi görünüyor. Şöyle başlıyor şiir: 

Balkan şehirlerinde geçerken çocukluğum; 
Her lâhza bir alev gibi hasretti duyduğum. 
Kalbimde vardı “Byron”u bedbaht eden melâl 
Gezdim o yaşta dağları, hulyâm içinde lâl... 

Nâzım Hikmet, Bursa Mahpushanesi’nden Memet Fuat’a gönderdiği 09.01.1950 tarihli mektupta da Yahya Kemal’den bahsediyor. Memet Fuat daha önceki mektubunda, İngiliz filolojisini bitirirken üzerine tez yazdığı romantik İngiliz şairi William Wordsworth (1770- 1850) ile Yahya Kemal’i karşılaştırmış olacak ki Nâzım Hikmet şu satırları yazmış: 

“Sonra unutma ki, ihtiyarlamanın bir de başka tarafı var: İhtiyarlamak kendinden başka hiç kimseyi sevmemek demek. Kendinden başkasını sevmeyen insan ise şair filan değil, ancak nefes alan ölü olur. Senin İngiliz şairiyle bizim Yahya Kemal arasında belki şiir tekniği bakımından yahut senin şairin ihtiyarlığından sonra yazdığı şiirlerin muhtevası bakımından benzerlik vardır. Bilmiyorum. Dedim ya, o İngilizin şiirlerini hiç okumadım. Zaten İngilizce bilmem, tercümelerini de görmedim. Fakat bir meselede bizim Yahya Kemal’den ayrılıyor gibime geldi. Bizim Yahya Kemal teknik bakımdan, Türk diline yaptığı hizmet bakımından filan hakikaten usta şairdir. Fakat her zaman ihtiyardı. Hiçbir zaman genç olamadı. Hâlbuki İngiliz, gençlik günleri de görmüş, diyorsun.” (Nâzım Hikmet, Cezaevinden Memet Fuat’a Mektuplar, Adam Yayınları, İstanbul 1991, s. 106-107) 

İhtiyarlık üzerine yazdıkları, üç yıl önce yazdığı “Hatunumun Gözleri Elâdır Da…” başlıklı şiirinin son mısraına bir göndermedir: 

Kalın, beyaz boynu kırışan kızım, 
imkânsızdır ihtiyarlamamız bizim, 
etin gevşemesine bir başka tâbir gerek, 
zira ki ihtiyarlamak: 
kendinden başka hiç kimseyi sevmemek demek. 

Bir sonraki, 27.01.1950 tarihli mektupta tartışma devam ediyor. Nâzım Hikmet, Yahya Kemal’in Türk şiir diline getirdiği ve kendisinin de çok faydalandığı temiz dili kabul ederken, bu haddinden fazla temiz dilin konuşma diline faydası olmadığını vurguluyor: 

“Yavrum, evladım, oğlum. Senin İngiliz şair, ne dersen de, bizim Yahya Kemal beye benzemiyor. Hatta dil meselesinde. Mesela, senin anlattığına göre, senin İngiliz, İngiliz şiirine tertemiz konuşma dilini getirmiş. Yahya Kemal Bey ise, Türk şiirine temiz bir dil getirdi ama, bu konuşma dili değildi. Temiz fakat apayrı bir ‘şiir’ diliydi. Yahya Kemal’in dilde ve Türk şiirinin umumiyetle teknik bahislerindeki hizmetini inkâr etmiyorum, bu hizmet büyüktür, ben şahsen ve benden sonrakiler bundan bol bol faydalandık. Fakat dedim ya, bu dil temiz, lüzumundan fazla temiz ve bundan dolayı da suni, cilalı, ölü bir ‘şiir’ diliydi ve ‘şiir dili’ ne kadar mükemmel olabilirse o kadar mükemmeldi. Yahya Kemal beyi öz bakımından ele alırsak, onu karakterize edecek bir cümle söylemek yeter: ‘Türk küçük burjuva münevverliğinin ümitsizliğe düştüğü yıllarda – geçen seferberlik yıllarının sonu ve mütareke yılları – yahut aynı münevverliğin irticaa doludizgin gittiği şimdiki yıllarda ve son dünya harbi yıllarında, yani iki büyük sıçramayla şöhretini yapmıştır. Bu iki sıçramanın arasında bir devir var, daha doğrusu iki merhaleli bir fasıla var: Milli Kurtuluş hareketinin devam ettiği yıllar, Anadolu’nun emperyalizme karşı ayaklandığı yıllar ve sonra Cumhuriyet yahut Atatürk inkılâpları devresinin yılları. Yahya Kemal Bey bu iki merhaleli fasılada unutulmuştur.” (AGE, s.109-110) 

Nâzım 13 yıl hapis yattıktan sonra cezası indirildiği için 15 Temmuz 1950’de özgürlüğüne kavuşur. Bütün hastalıklarına rağmen 49 yaşında askere alınmak istendiğinden, üç aylık oğlu Memed’i ve eşi Münevveri bırakarak 17 Haziran 1951’de yurtdışına çıkar. 

Yahya Kemal Beyatlı 1 Kasım 1958’de öldü. Nâzım Hikmet aşağıdaki mektubu herhalde ertesi gün yazdı. Son duruşmada bir şairin, hocasını ve başka bir şairi hatırlaması, Nâzım Hikmet’in kendi duygularını da en güzel ifade ettiği mektuplardan biri: 

“Canım karıcığım. Dün gece radyoda dinledim: Yahya Kemal ölmüş. Büyük şair. Hocalarımdandı da, hem de çok şey öğrendiğim hocalardan. 73 yaşındaymış. Bir hayli zaman uyuyamadım. Yahya Kemal gençliğimdi biraz da. Büyük şair, usta. Telgraf çekeyim dedim… Kime? Ne tuhaf şey ne garip hâldeyim, Yahya Kemal’in ölümünden duyduğum acıyı, halkıma bildirmek için telgraf çekecek adresim yok. İşte böyle. Hava bu sabah açtı. Günlük güneşlik. Senaryoya başlıyacağım. Kafam bomboş, yüreğim keder dolu ağzına kadar, böyle bir ruh hâliyle senaryo yazmağa başlamak nasıl olacak bilmiyorum, ama başkaca çarem de yok, çalışmak lâzım, yaşamak için değil, unutmak için, dalıp dalıp gitmemek için, düşünmemek için kötü kötü. İşte böyle gülüm. Kusura bakma, senden uzaklık, sensizlik başta, muhacirlik, hattâ benimkisi gibi kardeş evinde de olsa, sevdiğim, inandığım bir dünyada da olsa, yazdımdı ya, ölümden beter. İşte böyle, ömrüm seni sevmekle nihayet bulacaktır. Rahmet Yolları Kesti’nin Fıransızcasını aldım. Hasretle. 

1951’de yurtdışına çıkan Nâzım Hikmet, İstanbul’daki karısıyla 1955’e kadar mektuplaşamadı. O yıl Türkiye’yi ziyaret eden Belçika Dışişleri Bakanı Paul-Henri Spaak, Dünya Barış Konseyi’nin Belçikalı üyesi Elizabeth Blum’un isteği üzerine, Adnan Menderes’le konuştu ve mektuplaşma iznini kopardı. O tarihten sonra Nâzım ve Münevver birbirlerine sık sık yazdılar. Bu mektuplar günyüzüne çıkmadı. Hâlbuki araştırmacı Aydın Aydemir 1999’da üçüncü basımı yapılan Nâzım Nâzım adlı kitabında Münevver’e yazıldığını belirtmeden, bu mektuplardan 30 sayfa alıntı seçerek “Nâzım Hikmet Anlatıyor” başlıklı bir bölüm oluşturmuş. Aydın Aydemir’in kitabı ve özellikle bu bölüm, Nâzım Hikmet hakkında çok değerli bilgiler vermektedir. 

+ yazıları

Devamını Oku

Son Haberler