Cezasız kaldıkça tekrar yaşanan şiddet, günümüzde linç vakalarının temel karakterini belirliyor. Özellikle son 100 yıla damgasını vuran linç hadiseleri, Batı’da olduğu kadar bizim coğrafyamızda da maalesef yaygın. Son olarak Kemal Kılıçdaroğlu ve yanındakilere yönelen linç girişimi, özellikle yakın tarihimizdeki kimi acı olaylardan pek de ders alınmadığını gösteriyor. 

“Şiddet, daha çok şiddet, iktidarsızlık korkusunun ilacıdır.”
Tanıl Bora

‘Vurun’ mu, ‘durun’ mu?

Tarih, yufka yüreklere uygun bir alan değildir. Bilinen, belgelenen uzun geçmiş boyunca pekçok acı hadise gerçekleşmiştir ama bunlar arasında şüphesiz en korkunçları linç hadiseleridir. Kalabalık bir güruhun (cemm-i gafir) kendince suçlu addettiği birini öldürünceye kadar döverek-yaralayarak cezalandırması, tarih boyunca sayısız kez tekrarlanan tahammülü zor vakalardandır. Bugün bu durumu, hukukun egemen olduğu toplumlarda “linç” olarak tanımlıyoruz. 

Herhangi bir çağda linçten sözedilebilmesi için, o çağda önce hukuka dayalı bir yargı sisteminin varlığı sonra da bunun hiçe sayılması gereklidir. Bu bakımdan linç, her ne kadar en ilkel güdülerin galeyanıyla meydana gelsede sıkça dillendirildiği gibi bir “ilkel toplum âdeti” değil, bir modern zaman illetidir. 

Üzerinde yaşadığımız coğrafyanın yakın tarihi linç konusunda öylesine verimlidir ki, durumu tanımlayan bir kelimenin dilimizden doğmamış olması, linç sözcüğünü 18. yüzyıl Amerika’sından devşirmek zorunda kalışımız hayret vericidir. Şüphesiz özellikle Avrupa Ortaçağ’ındaki cadı avları ile 20. yüzyıl Amerika’sına damgasını vuran, siyahilere yönelik linç vakaları, konunun en acı sayfalarını tarihe bırakmıştır. Batı’daki linç olaylarının gerisindeki en büyük tarihsel motif, Roma döneminde filozof Hypatia’nın linç edilmesinden bu yana Hıristiyan taassubu olagelmiştir. Yazar Ida B. Wells, 1895’te yazdığı Kızıl Kayıt – Birleşik Devletler’de Linç Eyleminin Sözde Nedenleri ve Tablolaştırılmış İstatistikleri adlı eserinde “Ülkemizin ulusal suçu linç etmektir. Bu bir anlık bir tepki, kontrolsüz bir öfkenin dışavurumu ya da deliye dönmüş bir mafya örgütlenmesinin ağıza alınamaz acımasızlığı değildir. 19. yüzyıl linç çetesi kulakları, parmakları ve tırnakları kesiyor, deri yüzüyor ve kalabalıklara bu vücut parçalarını anı olarak dağıtıyordu” demiştir. 

Bizim coğrafyamızda da İslâm’ı kötüye kullanan kontrolden çıkmış kalabalıkların “adaleti bizzat uygulaması”yla karşılaşılır. Bununla birlikte öfkeli kalabalığı önceden veya olaylar sırasında yönlendirmek; siyasi-ekonomik çıkarlar doğrultusunda toplumsal hassasiyetleri kullanarak çeşitli seviyelerde provokasyonlar gerçekleştirmek; gözdağı vermek amacıyla çeşitli “hedefler göstermek“ ve insanları galeyana getirmek; “ibret-i âlem” için toplumda sivrilmiş bir kişiyi “parçalattırmak“, ülkemizde özellikle son 100 yıldır sıklıkla karşılaşılan hallerdir. 

Tüm bunların arkasında her zaman bir “derin devlet” veya bir “yüksek irade” aramak ne kadar ideolojik yönü ağır basan bir yaklaşımsa; linç hadiselerini tamamen kendiliğinden gelişen ve “halkın tepkisi”ni yansıtan girişimler olarak değerlendirmek de o denli yanlıştır. Buradaki esas mesele, çeşitli seviyelerde gerçekleşen toplu saldırı ve linç vakalarının faillerinin cezasız kalması ve bunun zaman içerisinde bir tür “cezasızlandırma kültürü”ne dönüşmüş olmasıdır. Linç edenlerin tespit edilemememesi veya daha acısı, tespit edilmesine rağmen serbest kalması, sonraki genç kuşakların da benzer eylemlere kalkışması için bir meşruiyet sağlamaktadır. 

Günümüzde özellikle sosyal medyanın ağırlık-etkinlik kazanmasına koşut, yeni tür bir “sosyal medya üzerinden linç“ de gündemdedir. Bir tür “itibarsızlaştırma” olarak ortaya çıkan bu “elektronik“ saldırılar, maalesef fiili saldırılar için de zemin hazırlayabilmektedir. 

Geçen ay şehit er Yener Kırıkçı’nın cenazesinde, anamuhalefet partisi lideri, CHP Genel Başkanı Kemal Kılıçdaroğlu ile beraberindekilere yönelen linç girişimi ise tarihsel bir uyarı niteliğindedir. Bununla birlikte olay sırasında ve sonrasında yaşanan gelişmeler ile kimi siyasilerin açıklamaları, bu denli acı ve uyarıcı bir hadisede dahi biraraya gelinemediğini göstermiştir. Bu da maalesef gelecekteki muhtemel acı gelişmeler için tatsız bir davetiyedir. 

Türkiye’de çeşitli tarihsel dönemlerde meydana gelmiş kimi önemli linç olaylarını ele alan kapak dosyamız, bunların tekrar yaşanma ihtimalini azaltacak dersler içeriyor… 

Linç üzerine 3 kitap

Kızıl Kayıt – Birleşik Devletler’de Linç Eyleminin Sözde Nedenleri ve Tablolaştırılmış İstatistikleri, 1895, Ida B. Wells. 
Linç Kültürünün Tarihsel Kökeni – Milliyetçilik, Agora Kitaplığı, 2009, Berat Günçıkan ve Murat Belge. 
Türkiye’nin Linç Rejimi, Birikim Yayınları, 2014, Tanıl Bora. 


26 MART 922

Hallac-ı Mansur: İşkence ve idam…

9. ve 10. yüzyıllarda yaşamış İranlı mistik ve şair. Sufizm öğretisinden etkilenmişti. “Ben Gerçek’im” deyişiyle tanınan Hallac-ı Mansur, başarılı bir hatip olarak çevresine birçok taraftar topladı. Abbasi saltanatı içindeki iktidar mücadelelerine dahil oldu. Hallac’ın yaptığı açıklamalar hem halktan hem de toplumun elitlerinden tepki görüyordu; bir yandan Tanrı’ya olan aşkını ilan ediyor, diğer yandan da mevcut sistemi eleştiriyordu. Sünni reformcuların güneyde yol açtıkları problemlerden haberdar olan Bağdatlı elitler harekete geçti ve Hallac, Kâbe’yi yoketmeyi planladığı suçlamasıyla ölüme mahkum edildi. Önce infazcısı tarafından dövüldü, ardından bayılana kadar kırbaçlandı ve son olarak kafası kesildi. Bedeni yağlandı ve ateşe verildi. 


20 MAYIS 1622

Genç Osman: Tecavüz edildi ve boğuldu

Genç Osman adıyla bilinen II. Osman -divan edebiyatındaki mahlasıyla Farisî- tarihte eşine az rastlanır bir şekilde tahtan indirildi. Ayaklanmada öldürülen ilk padişah oldu ve Osmanlı padişahları arasında en genç vefat edeni olarak tarihe geçti. 19 Mayıs 1622’de başlayan isyanda, saraya girenler I. Mustafa’yı padişah ilan ettiler. II. Osman, Yeniçeri Ağası Ali Ağa’ya sığındı ve ondan Yeniçerileri ikna etmesini istedi. Ali Ağa konuşturulmadı ve kılıçla parçalandı. Ardından II. Osman’ı yakalayan isyancılar, onu beygire bindirip yol boyunca hakaretler ederek Yedikule zindanına götürdü. Hayaları sıkılarak etkisiz hale getirildi, tecavüz edildi ve boynuna atılan kementle boğularak öldürüldü. Katillerin arasında yer alanlardan biri de II. Osman’ın kulağını keserek I. Mustafa’nın annesine götürdü. 


10 ŞUBAT 1632

Hafız Ahmad Paşa: Linç yoluyla intihar

Müezzinzade Hafız Ahmed Paşa, devlet idaresinin Valide Kösem Sultan’ın elinde olduğu dönemde iki yıldan fazla sadrazamlık yapmış bir Osmanlı devlet adamıydı. Karışıklık içindeki devlette Sipahiler, Kapıkulu askerleri, bir kısım ulema ve şehirli halkın ileri gelenleri taşkın haldeydi. Topal Recep Paşa sadrazamlık için hevesliydi. 1632’de çıkan isyanda, 4. Murat ayak divanına çağırıldı ve Hafız Ahmed Paşa ile bazı devlet adamlarının kellesi istendi. 4. Murat isyancılara nasihat etti ise de başarılı olamadı. Topal Recep Paşa henüz genç olan padişaha tehdide varan sözler etti. Bu sırada Hafız Ahmed Paşa abdestini alıp padişah huzuruna gelerek: “Padişâhim! Hezâr (bin) Hâfiz gibi kulun yoluna fedadır. Ancak ricâm budur ki, beni sen katletmeyip bu zalimler haksız yere kanımı döküp beni şehit etsinler ve lütfedip cesedimi Üsküdar’da defnettiresin ve yetimlerime lütf ve inayetini ricâ ederim” dedi. Saraya girmiş olan kalabalığın arasına daldı. Başı, göğsü ve vücudunun her tarafı hançerlerle lime lime edildi. 


4-8 MART 1656

Vaka-i Vakvakiye: Ağaçta insan meyveleri

Padişah IV. Mehmed’di. Devletin idari yönden oldukça karışık bir dönemiydi. Çocuk yaşta tahta geçen Sultan IV. Mehmed’in devlet idaresine hâkim olamaması yüzünden sarayda vâlide sultanlar ve iç ağalar nüfuz kazanmış, devlet erkânı arasındaki rekabet ve geçimsizlik son haddine varmıştı. Memnuniyetsiz Yeniçeriler ayaklandı. 4 Mart Pazar günü Etmeydanı’ndan Atmeydanı’na geçerek arabuluculuk yapmak isteyen Kara Abdullah Ağa’yı öldürdüler. Padişahı ayak divanına çağırdılar. Enderun ve Bîrun erkânından otuz kadar ağanın ismini vererek bunların başlarını istediler. İstediklerini aldılar ve hepsini katlettiler. Öldürülenlerin cesetleri Sultanahmet Meydanı’ndaki çınar ağaçlarına asıldı. Bundan dolayı olaya Osmanlı tarihinde “Çınar Vakası” adı verildi. Bu manzara, mitolojideki meyvesi insan olan ağaca benzetildiğinden tarihimizde “Vaka-i Vakvakiye” adıyla meşhur oldu. 


6 KASIM 1922

Cumhuriyete muhalifti, cesedi yollarda sürüklendi

Tanınmış gazetecilerden Ali Kemal Bey, keskin bir İttihat ve Terakki düşmanıydı. Millî Mücadele’nin biçimlenmeye başladığı sıralarda, 2. Damat Ferit Paşa Hükümeti’nde içişleri bakanı olmuş ve Posta ve Telgraf Genel Müdürlüğü’ne Müdafaa-i Hukuk cemiyetlerinin birbirlerine gönderdiği telgrafların çekilmemesi gerektiğini bildiren bir emir vermişti. 26 Haziran 1919’da bakanlıktan istifa etmiş, ancak çeşitli gazetelerde Millî Mücadele aleyhinde yazılar yazmayı sürdürmüştü. Bu nedenle Müdafaa-i Milliyye grubuna bağlı ajanlarca 4 Kasım 1922’de, Beyoğlu’nda gittiği bir berber dükkânında tutuklandı. Yargılanmak üzere Ankara’ya götürülürken İzmit’te, 6 Kasım günü halk tarafından linç edildi, cesedi sokaklarda sürüklendi. Bu olayın sorumlusu, o sıralarda İzmit yöresinin askerî valisi “Sakallı” Nurettin Paşa’ydı. 1. Ordu Komutanı sıfatıyla İzmir’e giren ilk komutan olan ve burada Metropolit Hrisostomos’un linç edilmesinden sorumlu olduğu gibi İzmir yangınında da başrolü oynayan Nurettin Paşa’nın bu hareketi, Dışişleri Bakanı İsmet Paşa’nın ve TBMM Başkanı Mustafa Kemal Paşa’nın kendisinden nefret etmesine neden olmuş, daha sonra Gazi Mustafa Kemal, ünlü Nutuk’unda Nurettin Paşa’yı sayfalarca kötülemişti. 


23 ARALIK 1930

Kubilay hadisesi: Şeriat adına cinayet

Manisa’dan Menemen’e gelen dördü silahlı altı kişi, bir camiden aldıkları yeşil sancağı sabah namazından sonra ilçe meydanına dikerek etraflarına adam toplamaya çalıştı. Grup kısa zamanda büyüdü. Giritli Derviş Mehmet, cemaate kendini Mehdi olarak tanıttı ve dini korumaya geldiklerini, arkalarında 70 bin kişilik halife ordusu olduğunu söyledi. Öğle saatlerine kadar şeriat bayrağı altında toplanmayanlar kılıçtan geçirilecekti. “Şapka giyen kafirdir. Yakında yine şeriata dönülecektir“ diyorlardı. Alay komutanı, yedek subay Kubilay’ı bir manga askerle birlikte olay yerine gönderdi. Silahlı eylemcilerden biri ateş ederek Kubilay’ı yaraladı. Bunu gören askerler ateşle karşılık verdiler ancak tüfeklerinde öldürücü etkisi olmayan manevra fişekleri vardı. Derviş Mehmet “Bana kurşun işlemiyor” diyerek halkı kutsal bir vazifesi olduğuna inandırdı. Kubilay’ın başı kesildi ve yeşil bayrağın sopasına iple bağlandı. Yardıma koşan Bekçi Şevki de açılan ateş sonucu öldü. Takviye birlikler gelince çıkan çatışmada, Derviş Mehmet de dahil bazıları öldü. Kaçmaya çalışanlar yakalandı. 36 kişinin idamına karar verildi, 28 kişi infaz edildi. 


25 ŞUBAT 1933

Vagon-Li: Makinist ‘derin devlet’ olunca

Yataklı ve yemekli vagonları bulunan Fransız demiryolu işletmesi Vagon-Li (Wagons-Lits) şirketinin Belçikalı müdürü Jannoni, telefonda Türkçe konuştuğunu duyduğu memur Naci Bey’e, şirketin resmî dilinin Fransızca olduğu uyarısında bulunup, üstüne 25 kuruş para ve 15 gün işten uzaklaştırma cezası verince, kamuoyu galeyana geldi. Darülfünun ve Milli Türk Talebe Birliği öğrencileri, Fransız şirketin Beyoğlu’nda bulunan bürosunun önünde bir protesto organize etti. Giderek büyüyen olaylar, öğrencilerin camları kırarak büroya girmesi ve burada büyük tahribat yaratmasıyla sonuçlandı. Olaydan sonra “Vatandaş Türkçe konuş!” kampanyası yeniden başlatıldı ve Vagon-Li devletleştirildi. Hadise, resmî makamlar tarafından gayriresmî şekilde organize edilen ilk büyük eylem olarak yakın tarihimize geçti. 


21 HAZİRAN 1934

Trakya bölgesinde Yahudi kıyımı

Trakya’da bölge ticaretine hakim olan Ermenilerin 1915 tehciri ile, Rumların 1923’te başlayan nüfus mübadelesi ile Trakya’dan ayrılmalarından sonra ticarette Yahudilerin egemen olmaya başlaması, gergin bir havaya sebep olmuştu. Trakya’da yayın yapan iki dergi, Nihal Atsız’ın Orhun’u ve Cevat Rifat Atilhan’ın Milli İnkilâp’ı ırkçılığı ve antisemitizmi yükseltiyordu. Haziran başında Çanakkale’de başlayan Yahudilere yönelik şiddet hareketleri, Edirne ve Kırklareli başta olmak üzere Trakya’ya yayıldı. Yahudilere ait yüzlerce ev ve işyeri yağmalandı, kadınlara tecavüz edildi. Kırklareli’nde bir jandarma onbaşısı öldürüldü. Kimi gazetelere göre olayları engellemeye çalışan onbaşıyı bir çingene bıçaklamıştı. 1927 sayımına göre Trakya’da 10.400 olan Yahudi nüfusu, 1935 sayımında 7.500’e düştü. Yahudi vatandaşalr göç etmeye başladı. Yazar Rıfat N. Bali’nin aktardığına göre, New York Times gazetesi, Yahudilerin Edirne’den kovulması çağrısı yapan Milli İnkilâp’ın binlerce nüshasının olaylardan önce Trakya’da dağıtıldığını yazmıştı. 


4 ARALIK 1945

Tan gazetesine hücum eden büyük kalabalık

Tek parti döneminin en çok satan iki gazetesinden, Zekeriya-Sabiha Sertel çiftinin Tan gazetesi ve matbaası, 1945’te “komünizm propagandası yapıyor” gerekçesiyle 10 bin kişilik kalabalık tarafından tarumar edildi. Bardağı taşıran damla, Boğazlar’da ortak denetim hakkı isteyen Sovyetler Birliği’ne karşı Türkiye’de tepki oluşmasına rağmen, gazetenin ilişkilerin geliştirilmesini savunması olmuştu. Gazete “1923’ten beri sınırlı kazançlarıyla ölçülemeyecek ölçüde han ve hamam sahibi olanlar mevcuttur. Bu zatların bu servetleri nasıl yaptığını bilmek vatandaşın en büyük arzusudur. Bütün servet sahiplerinin mal beyanına mecbur edilmesini istiyoruz” sözleriyle hükümete yüklenmiş; tek parti iktidarına karşı olduğunu belirtmiş bir an önce çok partili rejime geçilmesini talep etmişti. Olaylar geliştiğinde polis seyretmekle yetindi. Tek bir kişi bile gözaltına alınmadı. Sertel çifti ise 1950’den sonra yurtdışında yaşamak zorunda kaldı. 


6-7 EYLÜL 1955

Rumları hedef alan ‘muhteşem’ örgütlenme!

Cumhurbaşkanı Celal Bayar, Başbakan Adnan Menderes ve İstanbul Valisi Fahrettin Kerim Gökay, Beyoğlu’nda Abdullah Efendi Lokantası’nda öğle yemeğindeyken gelen haber “Atatürk’ün evinin bombalandığı” şeklindeydi. Menderes, haberin radyodaki 13 haber bültenine yetiştirilmesi talimatı verdi. Birkaç saat içinde Kıbrıs Türktür Cemiyeti, diğer gençlik örgütleri, bazı meslek kuruluşları ve DP teşkilatının öncülüğünde binlerce kişi toplandı. Rum azınlığın yoğun olduğu semtlerde harekete geçen kalabalık, mahkeme zabıtlarına göre, 4 bin 214 ev, 1004 işyeri, 73 kilise, bir sinagog, iki manastır, 26 okul ile aralarında fabrika, otel, bar gibi yerlerin bulunduğu 5 bin 317 mekânı tahrip edip yağmaladı. Dilek Güven’in 6-7 Eylül Olayları adlı kitabında aktardığına göre, olaylarda 11 kişi öldü, en az 60 kadın tecavüze uğradı ve onlarca kişi yaralandı. İzmir’de Yunan pavyonu ve Yunanistan Konsolosluğu ateşe verildi. 14 ev, 6 dükkan, bir pansiyon, bir kilise ve İngiliz Kültür Merkezi tahrip edildi. İktidarın ilk işi olayları “komünistlerin yaptığını” söylemek oldu. Daha sonra Menderes olayların başlangıcını “millî hislerin şevkiyle nezih gösteriler” diye; eski Özel Harp Daire Başkanı Sabri Yirmibeşoğlu da “6-7 Eylül de bir Özel Harp işidir ve muhteşem bir örgütlenmeydi. Amacına da ulaştı” diye yorumladı. Olay, Varlık Vergisi ile başlayan sermayenin Türkleşmesi sürecini hızlandırdı. 


1 MAYIS VE 4 MAYIS 1959

İsmet İnönü’ye Uşak ve İstanbul’da saldırı

12 Ocak’ta 1959’da toplanan ve önemli kararlar alan CHP 14. Kurultayı’ndan sonra, partililer gruplar halinde yurt gezilerine çıktılar. İsmet İnönü’nün başkanlığında bir grup partili de Uşak üzerinden İzmir’e gidecekti. İktidardaki Demokrat Parti yöneticileri bu gezilerden çok rahatsız olmuştu. CHP yanlısı basının İnönü’nün gezisine “Büyük Taarruz” adını koyması üzerine gerginlik daha da arttı. Hatta dönemin İçişleri Bakanı Namık Gedik, gezi öncesinde İsmet Paşa’yı uyardı, olaylar çıkabileceğini, güvenliğinin sağlanamayabileceğini söyledi. Nitekim İnönü’nün Uşak’a vardığı 30 Nisan günü kentte iki parti taraftarları arasında çatışmalar çıktı. Ertesi gün ise, İsmet Paşa kentten ayrılmak üzere tren istasyonuna giderken etrafı sarıldı, atılan bir taş İnönü’nün kafasına isabet etti. Manisa ve İzmir’e uğrayan İnönü, 4 Mayıs’ta İzmir’den uçakla İstanbul’a geçti. Yeşilköy’den Maçka’daki evine giderken Topkapı’da bir grup gösterici İnönü’nün otomobilinin yolunu kesti. Otomobil taşlandı, hatta göstericiler aracın kapılarını açmaya çalıştılar. İnönü, orada bulunan bir binbaşının yanındaki askerlerle olaya müdahale etmesi sayesinde kurtulabildi. 


16 ŞUBAT 1969

Kanlı Pazar’ın kanlı bıçağı

Atilay Kayaoğlu’nun çektiği ve Kanlı Pazar’da yaşananları en iyi anlatan fotoğrafta, sağcı bir militan Ali Turgut Aytaç’ı bıçaklayarak öldürürken eli coplu polis seyretmekle yetiniyor… 16 Şubat’taki büyük yürüyüşten önce üniversitelerde de çeşitli etkinlikler yapılmıştı. Bir yıl önceki 6. Filo protestolarında öğrenci yurdunun ikinci katından atılarak öldürülen Vedat Demircioğlu’nun resminin olduğu bir kızıl bayrak, 11 Şubat’ta İstanbul Üniversitesi’nde düzenlenen forumun ardından, yangın kulesine asıldı. Başta Bugün gazetesi ve sağcı basın, hadiseleri tırmandıracak manşetler atıyor, açıklamalar yapıyordu. Binlerce protestocu Sirkeci, Karaköy, Tophane, Kabataş, Dolmabahçe, Gümüşsuyu üzerinden Taksim’e ulaştı. Bu arada kolluk kuvvetlerinin desteğindeki sağcı gruplar, Taksim’e çıkıp taş, sopa ve bıçaklarla beklemeye başladı. Saldırılarda, Ali Turgut Aytaç ve Duran Erdoğan öldürüldü, 200 kişi yaralandı. Saldırıları için günler öncesinden toplantılar yapıldığı, İstanbul dışından insanlar getirildiği ve iki kamyon sopanın sağcı militanlara dağıtıldığı ortaya çıktı. 


22-26 ARALIK 1978

Maraş katliamı: Hedef Aleviler

Olaylar, 19 Aralık 1978’de Cüneyt Arkın’ın başrolünü oynadığı, Rusya’dan kaçıp Türkiye’ye sığınan bir ajanla aşık olduğu genç kızın öyküsünü anlatan “Güneş Ne Zaman Doğacak” filminin Çiçek Sineması’ndaki gösterimi sırasında patlayan bombayla başladı. Bombayı solcuların attığı söyleniyordu. Önce “misilleme” olarak iki solcu öğretmeni öldürüldü. Ertesi gün, öğretmenlerin cenazesine katılan yaklaşık 5 bin kişiyi, camide 8-10 bin kişilik sağcı grup bekliyordu. “Komünistlerin ve Alevilerin namazı kılınamaz” diye bağıran grup cenazeye taş ve sopalarla saldırdı. Sol parti ve örgüt binaları basıldı, ateşe verildi, Alevilere ait 300 civarında işyeri tahrip edildi. Olaylarda resmî rakamlara göre 101 kişi öldü; ancak gerçek ölü sayısı 200’e yakındı. Olayın ardından Maraş’ın da aralarında olduğu 13 kentte sıkıyönetim ilan edildi. Daha sonra olayların çıkmasına yolaçan bombalı saldırıyı sağcı provokatörlerin düzenlediği anlaşılacaktı. O dönem ana muhalefet partisi lideri Süleyman Demirel, meşhur “Bana sağcılar cinayet işliyor dedirtemezsiniz” sözünü Maraş katliamı üzerine söylemişti. 


28 MAYIS-10 TEMMUZ 1980

Çorum’da 1.5 ay süren şiddet ve provokasyon

Gençlik ve Spor Bayramı kutlama hazırlıkları sırasında kızların kıyafetleri bahane edilerek şehirde dağıtılan bildiri fitili ateşliyordu: “Müslüman! Namusuna sahip çık. 19 Mayıs gösterileri adı altında yine bacılarımızın iffet ve hayasına kahpece ve haince saldıracak bir gün geliyor… Ne mutlu canı ile, kanı ile, malı ile cihad edenlere…” Bunun üzerine 27 Mayıs 1980’de MHP’nin önde gelen isimlerinden eski Bakan Gün Sazak’ın Ankara’da öldürülmesi üzerine tüm yurtta gerginlik arttı, Çorum’da kanlı olaylar başladı. 28 Mayıs Çarşamba günü, Çorum’un en işlek caddesinde ve çoğunluğu çocuk ve gençlerden oluşan gruplar, “Kanımız aksa da zafer İslâm’ın”, “Kana kan, intikam” sloganlarıyla yürüyüşe geçti. Cadde üzerinde bulunan “solcu işyerleri” tahrip edildi ve yakıldı. 29 Mayıs günü saldırı ve yağma devam etti. 10 Temmuz 1980’e kadar aralıklarla devam eden saldırılarda 57 Alevi yurttaş öldürülürken, 300’e yakın kişi yaralandı, yüzlerce ev ve işyeri tahrip edildi. 


1 MAYIS 1996

Canını zor kurtaran sivil polis

Kadıköy’de düzenlenen 1 Mayıs 1996 törenleri, sabahın erken saatlerinde polisin sert müdahalesiyle kana bulanmış, olaylarda üç gösterici hayatını kaybetmişti. Ölümlerin acısıyla gerginleşen ortamda Altıyol’da telsizini açık unutan bir sivil polis memuru takip ettiği sol gruplarca teşhis edilmiş ve linç girişimine maruz kalmıştı. Sopalarla öldüresiye dövülen memur canını zor kurtarmış, hadisenin kanlı fotoğrafları merkez medyada birinci sayfalarda yer almıştı.


2 TEMMUZ 1993

Sivas merkezde yana-yakıla 35 can

Sivas’ta düzenlenen Pir Sultan Abdal Şenlikleri’ne katılanların kaldığı Madımak Oteli’ne sığınmış olan 35 kişi yanarak veya dumandan boğularak yaşamını yitirdi. En yaşlısı 66 yaşındaki Asım Bezirci, en genci 12 yaşındaki Koray Kaya’ydı. Aralarında Nesimi Çimen, Muhlis Akarsu, Metin Altıok ve Hasret Gültekin de vardı. Hollanda vatandaşı Carina Cuanna Thedora Thuys katliamın tek yabancı kurbanıydı. 51 kişi ise olaylardan kendi olanaklarıyla, ağır yaralarla kurtuldu. Kurtarılmaya çalışılan Aziz Nesin, darp edilip tekrar eylemci kalabalığa doğru itildi. Nesin’i linçten polisler kurtardı… Olayın ardından 190 kişi gözaltına alındı. 1997’de verilen kararla 33 sanık idam, 9 sanık 7 yıl 6’şar ay, 4 sanık 20’şer yıl, 1 sanık 15 yıl, 1 sanık da 5 yıl hapis cezası aldı. 2002’de idam cezaları müebbete çevrildi. Davanın 1 numaralı sanığı Refah Partili Cafer Erçakmak ve tahliye edildikten sonra haklarında tekrar yakalama kararı çıkan 8 sanık ise hiç yakalanamadı. 


11 NİSAN 1999

Ahmet Kaya’ya ‘ünlü’ saldırı

Magazin Gazetecileri Derneği’nin düzenlediği etkinlikte Ahmet Kaya’ya çatal bıçak atılması hafızalara bir tür “linç girişimi” olarak yerleşmişti. Törende ödül almak üzere sahneye çıkan Ahmet Kaya yeni bir albüm hazırladığını ve Kürtçe klip çekeceğini söyleyince ortalık karıştı. Bir anda tüm salon savaş alanına döndü. O gece orada bulunan birçok sanatçı ve gazeteci olaya karıştı. Ardından Ahmet Kaya yurtdışına gitmek mecburiyetinde kaldı ve 16 Kasım 2000 sabahı geçirdiği bir kalp krizi sonucu Paris’te hayatını kaybetti. 


5 NİSAN 2000

İki Leeds taraftarı Taksim’de öldürüldü

UEFA Kupası yarı final ilk maçından bir gün önce, Leeds United taraftarları Taksim’de taşkınlık yapmıştı. Civardaki lokantalara bira şişeleri atan, gelip geçenleri taciz eden, Türk bayrağına hakaret eden holiganlardan altısı bıçak, sopa, sandalye ve yumruk darbesiyle yaralanmıştı. Christopher Loftus ile Kevin Speight adlı iki İngiliz ise defalarca bıçaklanarak öldürülmüştü. Daha sonra düzenlenen iddianemede sanıklar “failleri gayrimuayyen şekilde kasten” öldürmekle suçlanmış, 20 sanıktan 13’ü beraat ederken, yedi sanık çeşitli hapis cezalarına çarptırılmıştı. En ağır cezayı alan mahkumun dört yıl dokuz ay sonra serbest kalacağı hadise müessif bir arbededen çok, iddianamede de belirtildiği gibi orantısız gücün kasıtlı olarak öldürmek amacıyla kullanıldığı bir linç vakasıydı. Taşkınlık yapan İngilizlerin cezası yargı tarafından değil, ceza verme yetkisine sahip olmayan bir kalabalık tarafından, üstelik en ağır biçimde kesilmişti. Ertesi günkü Star gazetesinin ilk sayfası ise, Türk basın tarihinin utanç sayfaları içinde yerini alacaktı: Two Size! 


NİSAN 2010

Türk’e ve Yıldız’a atılan yumruklar

Muş’un Bulanık ilçesinde 2009’da çıkan olaylarda iki kişinin ölümüyle ilgili davanın duruşmasını izlemek için Samsun’a gelen Ahmet Türk de adliye binası önünde yumruklu saldırıya uğramıştı. Saldırgan 68 gün hapiste kaldı. O dönem başbakan olan Recep Tayyip Erdoğan, Ahmet Türk’ü telefonla arayarak, geçmiş olsun demiş, “konuyu yakından takip ettiğini” bildirmiş, eski Bakanı da bizzat ziyaret etmişti. 

Şırnak’ta silahlı saldırıda şehit olan yüzbaşının Kayseri’deki cenazesi sonrasında, kalabalık dağılırken bir beden eğitimi öğretmeni Eski Enerji Bakanı Taner Yıldız’a yumruk atmıştı. Yüzüne aldığı darbeyle Bakan Yıldız’ın burnu kırılmıştı. Saldırgan olay yerinde gözaltına alındı, üç ay tutuklu kaldıktan sonra 1 yıl 5 ay 15 günlük hapis cezası ertelendi. 


2-3 HAZİRAN 2013

Ali İsmail Korkmaz: İnsan onuru yıkılmaz

Anadolu Üniversitesi birinci sınıf öğrencisi 19 yaşındaki Ali İsmail Korkmaz, Eskişehir’de Gezi Parkı protestolarına destek amaçlı düzenlenen bir yürüyüş esnasında polisin biber gazıyla müdahale etmesinin ardından karanlık bir sokakta pusuya düşürüldü. Önce polis tarafından dövülen Korkmaz, hemen ardından bu defa eli sopalı bir güruh tarafından öldüresiye dövüldü. 20 saat sonra tıbbi müdahale yapılan Ali İsmail Korkmaz 38 gün komada kaldıktan sonra 10 Temmuz 2013 günü hayatını kaybetti. Mahkemenin açıkladığı kararla, saldırganlardan bir bölümü 6 aydan 10 yıla dek değişen hapis cezaları aldı. İki polis memuru delil yetersizliğinden beraat etti. Fenerbahçe taraftar grubunca “Ali İsmail Korkmaz Marşı” bestelendi. Ailesinin kurduğu Ali İsmail Korkmaz Vakfı öğrencilere burs veriyor, sanatçıları, hayvanları, doğayı koruma etkinlikleri düzenliyor. 


1-5 TEMMUZ 2015

Çinli sanılan Korelilere linç girişimi

Çin’de Uygur Türklerine dönük baskıcı ve yasaklayıcı önlemler aldığı, Uygur Türklerinin dinî ibadetlerinin engellediği yönündeki haberlerin Türk basınında yer almasıyla beraber, Ülkü Ocakları Sultanahmet’te bir protesto yürüyüşü düzenledi. Yürüyüş sonlandıktan sonra protestocu grup, Sultanahmet’teki Koreli turistleri Çinli sanarak kafileye saldırdı ve linç girişiminde bulundu. Meydandaki Çevik Kuvvet ekipleri saldırganlarla Koreli turistlerin arasında etten bir duvar örüldü ve göstericileri dağıtmak biber gazı kullanıldı. Bu olaydan dört gün önce, 1 Temmuz’da ise altı kişilik bir grup İstanbul Tophane’deki Happy China isimli Çin lokantasına saldırmış; “burada Çin lokantası istemiyoruz. Defolun gidin!” diye bağıran grup, işyerinin camlarını kırmış; ardından Çinli sandıkları aşçıyı feci şekilde dövmüşlerdi. Ne var ki aşçı bir Uygur Türkü idi…Saldırıdan sonra işletmenin sahibi, lokantayı kapatma kararı aldı. Her iki olayda da “Çinli sandıkları” kişilere ve kurumlara linç girişiminde bulunan saldırganlar tespit edilmedi ve yasal işlem yapılmadı. 


8 EYLÜL 2015

Dövdükten sonra büstü öptürdüler

İbrahim Ç.’nin sosyal medyadan paylaştığı fotoğraftaki kıyafeti PKK’lılara benzetilince olanlar oldu. İbrahim Ç., Muğla’nın Fethiye ilçesi Kumluova Mahallesi’nde seracılık yapıyor, domates yetiştiriyordu. Muğla’nın PKK saldırısında şehit vermesi üzerine kendisini evinde kıstıran kalabalık grup tarafından bayılıncaya kadar dövüldü; kamyona bindirilip kent merkezine götürüldü. Meydandaki Atatürk büstü öptürülen İbrahim Ç.’nin görüntüleri sosyal paylaşım sitelerine verildi ve kendisi tekrar linç edilmek istendi. Olaydan sonra basına konuşan veren İbrahim Ç. fotoğrafta görülen kıyafetin yöresel olduğunu söylemiş ve kendisine linç girişiminde bulunanlar hakkında “Hepsini tanıyorum, kapı komşum” demişti. İfadesine göre, yaralı halde hastaneye kaldırıldığında doktorlar da kendisine bakmak istememişti.