350 bin metrekarelik devasa bir alanın beş ayrı bölgesinde Mayıs 2018’den beri sürdürülen Haydarpaşa kazılarında toprağın her katmanından ayrı bir döneme ait eserler çıkıyor. Klasik, Hellenistik, Erken Bizans, Osmanlı ve Erken Cumhuriyet dönemlerinden en önemli bulgular ve perde arkasındaki kahramanlar…

Denize nazır imparatorluk sarayı MS 4.-6. yüzyılda yapılan ve Bizans İmparatorluğu’nun yazlık sarayı olduğu düşünülen yapı kompleksinin içinde ilk göze çarpanlar oval bir havuz, tuvaletler ve ısıtma sistemi… İnşa edildiği dönemde yapı denize sıfırmış; zaman içinde bu mesafe artmış.

Hellenistik ve Erken Bizans dönemleri

Peronun altından Bizans sarayı çıktı

Gar önü, Peron 1, Peron 2, Menfez ve İbrahimağa olmak üzere beş ayrı bölgede yürütülen kazı çalışmalarından çıkarılan buluntuların en dikkati çeken, Peron 1 bölgesindeki yapı kompleksi. Hellenistik dönemden başlayarak 1960’ların betonarme ve taş yapılarına kadar yapılan eklerle genişletilen ve değiştirilen yapı grubunun genel mimarisi 4.-6. yüzyıllara tarihlenen Erken Bizans Dönemi’ne ait.

Yaklaşık olarak 3000 metrekarelik alanı kapsayan yapı kompleksinde, farklı dönemlere yayılan çok sayıda mekan var. Aralarından geçen ve 5. yüzyıla tarihlenen Roma yoluyla iki gruba ayrılan yapı kompleksinin içinde ilk göze çarpanlar oval bir havuz, tuvaletler ve ısıtma sistemi… Yapının doğusundaki iki sütunlu girişin zemininde bulunan Opus sectile tarzı mozaik, bugüne kadar gelmeyi başarmış. Onun haricindeki odalar, farklı dönemlerde aralarına örülen duvarlarla değiştirilmiş. Örneğin önce 10×3 metrelik tek bir mekan olarak tasarlanan oda, daha sonraki dönemde ihtiyaçlar değiştikçe araya inşa edilen bölmeler yardımıyla dört odaya çevrilmiş ya da duvarların yeri değiştirilerek büyütülmüş. Bu eklentilerden yapının Geç Bizans ve Osmanlı dönemlerinde de kullanıldığı anlaşılıyor. Mekanların çoğunun duvar kaplamalarının mermer olması, lüks bir yapıyla karşı karşıya olma ihtimalimizi güçlendiriyor.

Taşların dilini tercüme edenler Arkeolog Nuray Özbilir, yapı kompleksinin güneyindeki mendirekte çalışıyor. Antik kaynaklar, Bizans yazlık sarayının önünde Roma zamanından kalma bir liman olduğunu yazıyor. Burada da küçük liman kalıntılarına rastlanması, yapının İmparator Arcadius dönemindeki saray olma ihtimalini kuvvetlendiriyor.

Henüz bir yazıt çıkmadığı için kimin tarafından yaptırıldığı kesin olarak söylenemeyen yapı kompleksinin bir yazlık saray olma ihtimali üzerinde duruluyor. Avrupalı seyyahların yazılarında bu bölgede Bizans İmparatorluğu’nun yazlık sarayının bulunduğundan bahsediliyor. Örneğin 12. yüzyılda yaşamış olan ve 4. Haçlı Seferleri’na katılarak canlı tanıklığını kaleme alan tarihçi Geoffroy de Villehardouin buradaki ihtişamlı sarayı ayrıntılarıyla anlatmış. Bu belgelerde sözü geçen yapı, 17 yaşında imparator olan Arcadius’un (395–408) nazır ve hocası Rufin’e ait. Rufin, 397’de öldürüldükten sonra ise bu muhteşem yapı imparatorlar tarafından merasim ve sayfiye sarayı olarak kullanılmaya başlanmış. İmparatorlar, Bizans ordusunun Anadolu’ya gidiş-gelişlerinde yapılan merasimleri bu saraydan takip etmişler. Saray, ayrıca 13. yüzyılda bir dönem Venedik’ten Kudüs’e doğru yola çıkan Haçlı şövalyeleri tarafından işgal edilmiş. Bu sahil sarayının önünde Romalılar zamanından kalma bir de liman olduğunu yazıyor tarihî belgeler. Haydarpaşa kazılarında bulunan yapı kompleksinin önünde de küçük liman kalıntıları bulundu. Şimdiki dalgakıran, büyük ihtimalle o devirde yapılan dalgakıranın bakiyesi üzerine inşa edilmiş.

O eski halinden eser yok şimdi Yapı kompleksinin doğusundaki iki sütunlu girişin zemininde bulunan Opus sectile tarzı mozaik. Alanda çalışan arkeolog Emel Yıldırım, mermer, renkli mozaik taşı ve renkli cam parçalar gibi buluntuların vaktiyle burada yükselen lüks bir mekana işaret ettiğini söylüyor.

Isıtma sistemi de yapının kimliğine dair bir başka ipucu sunuyor. Burada büyük bir hamam kompleksi yok; ısıtma sisteminin yapıya göre küçük olması genellikle yazlık saraylarda görülen bir durum.

Yapı kompleksinin en büyük mekanı, 26mx15 m ölçülerindeki bölüm. Kuzey ve güney duvarlarında üçer adet paye ile yapılmış girişlerin olması ve burada bulunan mermer, renkli mozaik taşı ve renkli cam parçalar, bu bölümün imparatorların kabul salonu olduğunu düşündürüyor. Yine de belgelerde geçen yapıyla, Haydarpaşa’da ortaya çıkarılan buluntuların, aynı yapı grubu olup olmadığı şu anda kesin olarak söylenemiyor.

Yapının 7. yüzyıl başına kadar kullanıldığı, sonra terkedildiği anlaşılıyor. Herakleios zamanındaki Sasani saldırısı (602-628) sırasında, Khalkedon yakılıp yıkılıyor. Bu yapılar da yıkımdan sonra kullanılmıyor; Orta Bizans Dönemi’ne kadar atıl bir şekilde kalıyor. Orta Bizans Dönemi’nden sonraysa ancak tekil yerleşmeler oluyor. Osmanlı Dönemi’nde bölge bostan ve ordugah olarak kullanılıyor. 1872’de Bağdat Demiryolu’nun ilk istasyonunun yapılmasına kadar durum böyle sürüyor.

Peronun iki tarafındaki yapıların birbirleriyle bağlantılı olduğu görülebiliyor. Peron kaldırıldığında kazı devam ettirilerek bu bağlantılar ortaya çıkartılacak.

Alanın en yaşlısı

En erken yapı kalıntısı Hellenistik Dönem’den Arkeolog Didem Toy, alanda keşfedilen en eski yapı kalıntısının Hellenistik döneme tarihlenen bu platform olduğunu söylüyor. Kesme taş bloklardan yapılan platformun ne olduğu üzerine inşa edilen peronun kaldırılmasının ardından anlaşılacak.

Kazı alanında Kalkhedon’dan kalma en eski yapı, Hellenistik döneme, yani büyük ihtimalle MÖ 4. yüzyıla ait bir platform. Arkeologlar yapının dönemini, platformun yanındaki siyah keramiklerden tahmin ettiklerini belirtiyorlar. Hellenistik döneme tarihlenen düzgün kesme taş bloklardan yapılmış, üstündeki metal kenetlerle birbirine bağlanan platformun diğer mimari buluntulardan farklı olduğu ilk bakışta anlaşılıyor. Bu platformun bir tapınağa ya da büyük bir kiliseye ait olma ihtimali üzerinde duruluyor. Şu anda antik dönem platformunun sadece 2 metrelik uç kısmı ortaya çıkarıldı. Kalan kısım peronun altında kalıyor. Peronun altına doğru devam eden yapının ne olduğu peronun kaldırılmasının ardından anlaşılacak. Platformun altında Erken Bizans Dönemi’ne ait bir sütun başlığı da toprağın içinde duruyor.


Taşlara fısıldayan adamlar

Kazı alanında çalışan 400 kişinin gözü bu dört adamda: Rahmi Asal, Mehmet Ali Polat, Hüseyin Yıldırım ve Yusuf Tokgöz. Bir buçuk yıldır yürütülen, Haydarpaşa kazılarının yapıldığı alan, Bizans döneminden beri sayısız insana olduğu gibi onlara da yuva olmuş. Bütün zamanlarını geçirdikleri alanda çalışan herkesin kendisini evinde hissetmesi için ellerinden geleni yapıyorlar.

Alan sorumlusu arkeolog Mehmet Ali Polat, kazı alanının arkasına, ofislerinin bulunduğu yere kendi elleriyle meyve ağaçları dikmiş. Taze boyanmış çitleriyle bir şantiye alanından çok, şirin bir köyde olduğunuzu düşündürüyor bu alan. Polat, içeri girdiği anda, işçisinden arkeoloğuna herkesin ona soracağı bir sorusu, göstereceği yeni bir buluntusu, en azından vereceği bir selamı var. Tarihle ilgili her detayın yarattığı heyecan, gözlerinden fışkırıyor. Yalnızca binlerce yıllık tarih de değil üstelik, demiryolu çalışanlarının futbol turnuvasının kupasını da, vagonlardan bulduğu meşrubat kutularını da aynı heyecan ve tutkuyla kucaklıyor. Belli ki, onunla çalışan herkese de geçiyor bu heyecan…

Kazı alanı onlardan soruluyor Yusuf Tokgöz, Rahmi Asal, Mehmet Ali Polat (soldan sağa) ve Hüseyin Yıldırım (önde) daha uzun yıllar sürecek kazılar süresince herkesin rahat ve güvenli çalışması, kalıntıların zarar görmeden çıkarılması, belgelenmesi ve korunması için ekibe liderlik ediyor.

Haydarpaşa kazılarının kaptanı ise İstanbul Arkeoloji Müzeleri Müdürü Rahmi Asal. İki şapkası var Rahmi Bey’in: Bir taraftan idari işlerle ilgileniyor, bir taraftan toprakla ilişkisini hiç kaybetmemiş bir arkeolog olarak tarihi yorumluyor. Kazıyla ilgili izinlerin düzenlenmesi, araştırmalar için sonuçların derlenmesi gibi sayısız bürokratik mesele onun sorumluluğunda… Bir ayağı bugünün dünyasında, diğeri binlerce yıl öncesinde olan Asal, kazıdan bahsederken gözlerimizin önünde daha da gençleşiyor: “Burada her arkeoloğun hayallerini süsleyen bir iş yapıyoruz. Kadıköy’ün antik kaynaklardan bilinen tarihini ilk defa arkeolojik buluntulara dayandırıyoruz” diye anlatıyor bu özel alanı.

Hüseyin Yıldırım ise İstanbul Arkeoloji Müzeleri’nin görevlilerinden… Alanda, Yusuf Tokgöz’le birlikte genel koordinasyonu sağlamaktan sorumlu. İş güvenliğinden ortaya çıkartılan buluntuların kaydına, bu koca alan onlara emanet.


Erken Bizans Dönemi

Kilise mahzenin bir toplu mezar

Kemiklerin şifre kırıcıları Bir kemik parçasından binlerce yıl öncesine dair kaç hikayeye ulaşabilirsiniz? Bu bölümde çalışan arkeologlardan Didem Toy ve Erdal Altıntel’e göre, çok fazla. Yanıklar salgın hastalıklara; çürümenin düzeyi mezarın hangi dönem aralığında kullanıldığına dair paha biçilmez bilgiler sağlıyor.

Kazıların başlamasından 6 ay kadar sonra, Kasım 2018’de yazlık saray olduğu düşünülen kompleksin kuzey bölümünde yeni bir yapının apsis kısmı belirmeye başlamış. Arkeologlar, ilk anda ne olduğunu anlayamamışlar. Kazılar derinleştikçe, ulaştıkları görüntü alanda çalışan herkesi şaşkınlığa sürüklemiş. Üzeri tuğla döküntüleri, devşirme mermer parçalarıyla kaplı yapının altında 3,5mx2m boyutlarında bir toplu mezar bulunmuş. Bir seneyi aşkın süredir, kelimenin tam manasıyla iğneyle kuyu kazar gibi titizlikle çalışılan mezarda, 26 insanın kafatası ve çok daha fazla sayıda insana ait uzuv kemiği var. Peki bu yapı ne, bu insanlar kim ve neden burada gömülmüşler?

Alandaki her bölümde olduğu gibi burada da henüz bir yazıt bulunmadığı için hep bir yanılma payı bırakarak yorum yapıyor arkeologlar. Elimizde antik kaynaklarla yapılan karşılaştırmalar, akıl yürütmeler ve kemiklerin bize anlattığı hikayeler var… Raymond Janin, Les Eglises et les Monastères des Grands Centres Byzantins (Büyük Bizans Merkezlerinin Kilise ve Manastırları) adlı kitabında uzun yıllardır nerede olduğu merak edilen Sainte-Basse Kilisesi’nin tam olarak burada bulunduğunu haritalarla göstermiş. 5. yüzyılın ilk yarısında inşa edildiği bilinen Sainte-Basse Kilisesi, Hıristiyanlık tarihi açısından da çok önemli. 6. yüzyılda buraya bir manastır eklendiği de biliniyor. Müze Müdürü Rahmi Asal, buldukları yapının Janin’in kitabında geçen kilise olması ihtimalinin çok yüksek olduğunu söylüyor. Günümüze ulaşan parçası ne yazık ki çok küçük; çünkü yapı bir tarafından rıhtımla, öbür tarafından ise kanal çalışmasıyla kesilmiş ve tahrip olmuş.

“Apsis kısmının hemen altındaki gömüde bulunan kemiklerse bu durumda çok büyük ihtimalle dinsel anlamda önemli kişilere ait” diyor Rahmi Asal. İskeletler üzerinde çalışan arkeologlardan Didem Toy ve Erdem Altıntel, bazı kemiklerde görülen yanık izlerinin olası bir salgın hastalığa karşı önlem olarak uygulanan dağlama yöntemini akla getirdiğini anlatıyor. Bazı kemikler çok kötü durumda; toplu mezarın en üstünde bulunan kemikler ise çok daha az deforme oldukları için büyük ihtimalle daha yakın zamanda buraya atılmış. Burada bulunan 10. yüzyıl sikkesine bakılarak, en genç iskeletin 10. yüzyıldan olduğunu söyleyebiliriz, fakat kesin sebepler ve tarihler kemiklerin laboratuvarda incelenmesinden sonra ortaya çıkacak. 

En az 26 kişi burada gömülü Sainte Basse Kilisesi olduğu düşünülen kalıntılarda bulunan toplu mezarda 26 kafatasına ulaşıldı; fakat uzuv kemikleri çok daha fazla kişinin buraya gömüldüğüne işaret ediyor.

Erken Bizans Dönemi’ne tarihlenen yapının doğusunda ise 6 toprak mezar tespit edilmiş. Bu iskeletler, batı-doğu aksında sırt üstü uzanmış ve elleri göğüs kafesinin üstünde kavuşmuş şekilde gömülmüşler. Mezarlardan bazılarında, iskeletlerin kaburgaları arasından bronz elbise apliklerine ulaşılmış.


Erken Bizans Dönemi

Roma mimarisinde örneği olmayan T yapı

Kazı alanının kuzeydoğusunda, trenlerin manevra yaptığı bölgede yapılan sondaj çalışmalarında kuzeydoğu-güneybatı yönünde uzanan 12mx7m ölçülerinde bir yapı ortaya çıktı. Duvarları beş sıra taş, beş sıra tuğla örülü bu bina, T harfine benzeyen planı ve ebatlarıyla bugüne kadar Bizans mimarisinde örneğine rastlanmamış olan bir yapı. İçinde simetrik bir şekilde yerleştirilmiş kemerlerle örtülü dört de niş var. Bu bölgede deniz seviyesinin altına inen kazılar, çamur ve balçıkla sıkı bir mücadele gerektiriyor. Alanda çalışan arkeologlardan Murat Kabataş ve Serhan Mutlu, henüz tabanına ulaşamadıkları için yapının ne olduğundan emin değil, fakat duvar örgüsündeki taşların diziliş sisteminden 4.-5. yüzyıla ait olduğunu söylüyorlar. Yani peron bölgesindeki podyumun ardından Haydarpaşa kazı alanında ortaya çıkartılan en eski yapı. Kazılarla eşzamanlı olarak arşiv taramaları da sürüyor. Tahminler 1872’de gar binasının açılmasına kadar bu yapının burada olduğu, sonra üzerinin kapatıldığı yönünde.

Çamurun içinde zorlu mücadele T planlı yapıdan sorumlu arkeologlar Murat Kabataş ve Serhan Mutlu, yapının planı ve ebatlarının daha önce rastlanmamış bir tip olduğunu anlatıyor. Binanın ne amaçla kullanıldığı zemine ulaşıldıktan sonra kesinleşecek, fakat çamur ve balçık onları zorluyor.

Toprağın altına doğru uzanan yüksek bir yapı olması ve diğer yapılardan bağımsız bir noktaya konumlandırılması nedeniyle bir anıtmezar olabileceği düşünülüyor. Bir diğer ihtimal ise yapının gözetleme kulesi olarak kullanılmış olması… Şu anda denize 600-700 metre uzaklıkta; fakat daha önceki deniz sınırını oluşturan mendireğe mesafesi 400 metre kadarmış. “Belki de burası daha yüksek bir binaydı ama 1800’lerde üzeri kapatılırken törpülendi” diyor arkeolog Hüseyin Yıldırım; “ayrıca duvarları çok kalın: 130 cm. Bu kadar kalın duvarlar genellikle yüksek binalarda kullanılır”.

Bir diğer ilginç detay şu ana kadar yapının kapısına rastlanmamış olması. Belki kapısı yoktu, içeri girilmesi planlanmamıştı; belki de üstten girişliydi veya ahşap merdivenlerle çıkarak ulaşılan bir kapısı vardı ve henüz ulaşılamadı. İlerleyen günlerde ortaya çıkacak.

Bir kat yerin altında bir o kadar da yerin üstünde Manevra alanında bulunan T planlı yapının kazılarında şimdiye dek 2 metre kadar derine inilebildi, ama henüz tabana ulaşılamadı. Yapının kalın duvarlarından yüksek bir bina olarak tasarlandığı düşünülüyor.


Klasik, Hellenistik, Roma dönemleri

Binlerce sikke bu alandan çıktı

Kazılara başlamadan önce büyük umutlardan biri, Hıristiyanlık tarihinin en önemli eşik noktalarından biri olan ve Katoliklikle Ortodoksluğun ayrıldığı 4. Kadıköy Konsili’nin 451’de toplandığı Sainte-Euphemeia Kilisesi’nin kalıntılarının garın hemen arkasındaki İbrahimağa Çayırı’ndan çıkacağına dairdi. Alman arkeologlar Hıristiyanlar için kutsal bir ziyaret yeri olan bu büyük bazilika için ya bu bölgeye ya da Yeldeğirmeni’ne işaret ediyorlardı. Dolayısıyla kazı alanının doğusunda 4. yüzyıla tarihlenen yapı kalıntılarına rastlanması büyük heyecan yarattı. Eğer bu kalıntılar Sainte-Euphemia’ya ait olsaydı, büyük ihtimalle ziyaret için dünyanın her yerinden gelecek turistleri yatıracak yer bulamazdık.

Kilise İstanbul’un ilklerinden yerleşim 2500 yıl öncesinden İbrahimağa bölgesindeki dikdörtgen planlı yapıyla ilgili en güçlü tahmin, Hıristiyanlık tarihinin en kritik dönemeçlerinden 4. Kadıköy Konsili öncesi yapılmış, İstanbul’un ilk kiliselerinden biri olduğu. Alanda bazısı 2500 yıl önceye tarihlendirilen binlerce sikke bulundu.

Kazılar ilerledikçe, dikdörtgen planlı yapının apsisinin kuzeyde olduğu ortaya çıktı. Yine kuzey yönünde bir de vaftiz havuzu vardı. Hıristiyanlık tarihine bakıldığında kiliselerin apsislerinin doğu yönünde yapılması, 4. Ekümenik Konsili sonrası kabul edilen Kadıköy Akdi sonrasında başlayan bir alışkanlıktı. Dolayısıyla bu kilise, hem apsisinin kuzeyde olması, hem de ebatları ve mimari yapım teknikleri nedeniyle Konsil’in toplantığı 451 yılının öncesine tarihlendirildi. Bu da yapının 4. yüzyılda yapılan ilk Hristiyanlık kiliselerinden biri olduğunu söylüyor. Hem Hıristiyanlık hem de kültür tarihi açısından çok büyük bir keşif…

Kazı sırasında ortaya çıkarılan küçük buluntular ise bölgedeki yerleşimin kilisenin yapımından yaklaşık 1000 yıl kadar önceye gittiğini gösteriyor. İnce hamurlu, özenle yapılmış seramik buluntular MÖ 5. yüzyıldan kalma. Bu alanda çalışan arkeolog Murat Kabataş, içlerinde en dikkati çekici olanın Tanrıça Artemis’e ait pişmiş bir toprak figürinin parçaları olduğunu anlatıyor.

Çok nadir gümüş sikke Kilise alanında çıkan sikkelerde 8’i Kalkhedon dönemindendi. Bunlardan biri ise çok az sayıda üretilen gümüş bir sikke. MÖ 4. yüzyıl.

Kazı alanının üzerindeki yükseltilmiş yoldan gelip geçenlerin aşağı doğru bağırarak en çok sorduğu sorulardan biri: “Çok altın buldunuz mu?” (Bir diğeri de kalıntıların şimdilik fazla yüksek olmaması nedeniyle: “Burada cüceler mi yaşıyormuş?”) Altın değil belki ama, bol bol sikke bulunmuş, özellikle de bu alanda… Hatta çıkan çoğu bronz 6 bin kadar sikkenin 8 tanesi, Klasik, Hellenistik ve Roma dönemlerinden kalma Kalkhedon sikkeleri ve bir tanesi de çok az sayıda üretilen bir gümüş sikke. Bugüne kadar müzelerin koleksiyonlarına bağışlarla eklenen az sayıda Khalkedon sikkesi, ilk defa burada sistematik bir kazıyla elde edilmiş. Sikkeler MÖ 5. yüzyıldan MS 7. yüzyıla kadar uzanan bir kronolojik devamlılık arzediyor; bu durum Haydarpaşa’yı nümizmatik bilimi için de çok kritik bir kaynak haline getiriyor.

Bu denli fazla sikkenin aynı bölgede yoğunlaşmış olması, yapının para üretimi için kullanılmış olma ihtimalini de akla getirmiş başta; fakat bunu destekleyecek bir kanıt çıkmayınca bu fikirden vazgeçilmiş.

5. yüzyıldan bir Roma yolu Çok sayıda mekana ayrılan yapıya kullanıldığı dönem boyunca eklemeler de yapılmış. İki bölüme ayrılan yapı kompleksinin ortasından 5. yüzyıla tarihlenen bir Roma yolu geçiyor.

Osmanlı Dönemi

Bizans’tan Osmanlılara ayrılıkların mekanı

Bugün yeraltı ulaşımının kavşak noktalarından olan Ayrılık Çeşmesi, ismini kazı alanındaki İbrahimağa Çayırı’ndan alıyor. Roma’dan Osmanlı dönemine her çağda bu bölge, sefere çıkan orduların uğurlandığı yer olmuş. Haliyle de adı hep ayrılıkla anılmış. Hoş, kavuşmalar da burada oluyormuş ama ayrılık hüznü daha çok yer etmiş olacak İstanbullularda ki bugün bile yakınlardaki metro istasyonu adı Ayrılık Çeşmesi.

Seferden önce ocak başında 16. yüzyılda Doğu seferlerine çıkmadan önce bu alanda toplanan Osmanlı ordusu, zeminde halen izleri duran bu ocakların başında toplandı; ateşin başında pişirdi, ısındı, sevdiklerine veda etti.

Kazılar sırasında bölgede herhangi bir mimari kalıntıyla bağlantılı olmadan açık arazide duran dört adet ocak kalıntısı bulundu. Yanlarında da Kanunî Sultan Süleyman ve 3. Murat’a ait sikkeler duruyordu. Bir de üstüne demir çadır çivisiyle, 16. yüzyılın son çeyreğine tarihlenen İznik seramiği çıkınca durum kesinleşti. 3. Murat döneminde gerçekleştirilen 12 yıllık İran Seferi öncesi burayı ordugah olarak kullanan Osmanlı ordusundan kalma kalıntılara bakıyorduk! Burası da Bizans’tan bu yana orduların Doğu seferleri öncesi toplandığı meşhur noktaydı.

16. yüzyıldan kalma çadır demiri.

Ordugah alanında çalışan arkeolog Kadir İnce, ocak kalıntılarının titizlikle yürütülen bir çalışma sonucu ortaya çıkarıldığını anlatıyor. Yakından bakıldığında toprak üzerinde ocağın kiremit rengi çeperleri ve ortasındaki kömür yanıkları halen görülebiliyor.

Tarihin taşlarıyla örülen yol

Anadolu’dan İstanbul’a ilk adımların izleri Tarih boyunca Anadolu’yu İstanbul’a bağlayan Haydarpaşa bölgesindeki bu yol, Osmanlı döneminde yapılmış. Alan sorumlusu Mehmet Ali Polat, yolun karşılıklı iki at arabasının geçebileceği genişlikte tasarlandığını anlatıyor.

Ordugah alanının yanında Osmanlı döneminden kalma bir yol hâlâ gıcır gıcır duruyor. Bugünkü Nautilus Alışveriş Merkezi’nin yakınlarından başlayıp denize kadar uzanan taş yol, Haydarpaşa İskelesi’ne gelmek isteyenler için yapılmış. Alan sorumlusu Mehmet Ali Polat, yolun yapıldığı dönemde karşılıklı iki at arabasının yanyana geçebileceği genişlikte inşa edildiğini anlatıyor. Yüzlerce yıldır kimbilir kaç kişinin bastığı bu taşların üzerinden yürürken ayaklarımızın altındaki tarihe saygısızlık mı ediyoruz, diye aklımızdan geçmiyor değil. Birkaç yılda bir yenilenmesi gereken günümüz asfalt yollarına kıyasla bu taş yol sağlamlığını zamanla test etmiş neyse ki…


Geç Osmanlı ve Cumhuriyet dönemleri

Gündelik hayatın arkeolojisi de var

Açıkhava müzesi Gar alanı, demiryolu tarihiyle ilgili bir açıkhava müzesi gibi… Hurdaya çıkarılmış trenlerin hepsinin ayrı bir hikayesi var. Alanın ortasında tek başına duran bu lokomotif, 1970’lerde demiryolu işçilerinin kendi imkanlarıyla yapılmış.

Haydarpaşa Garı, 1872’de inşa edilen ilk istasyon binasının yetersiz kalması nedeniyle 1908’de 2. Abdülhamit devrinde İstanbul-Bağdat Demiryolu’nun başlangıç noktası olarak inşa edilmişti. Helmuth Cuno ile Otto Ritter adlı iki Alman mimar tarafından tasarlanan bina, şimdiye kadar yangınlar, sabotajlar, depremler atlatmış, yine de sapasağlam ayakta kalmaya devam etmişti. Kasım 2010’da çatı katından çıkan yangında ise büyük hasar gördü. Restorasyon çalışmaları sürerken kaldırılan rayların altında rastlanan kalıntılar, Haydarpaşa kazılarının başlangıç noktası oldu.

Alanda bulunan tarihî kalıntıların hepsi toprağın altından çıkmamış. Bir kısmı da çok daha yakın tarihe ilişkin: Fotoğraflar, eşyalar, yıllar öncesine ait kupalar, tren vagonlarının içinde bulunan haritalar, eski meşrubat kutuları ve çok daha fazlası…

1950’lerde demiryolu işçilerinin futbol turnuvalarının kupaları da, hurdaya çıkarılmış bir vagonda aynanın köşesine sıkıştırılmış eski bir fotoğraf da, yemekli vagonlardan çıkarılan yıllar öncesinin yiyecek-içecek paketleri de binlerce yıllık olmasa da yakın tarihin gündelik hayatına dair önemli buluntular.

Ayrıca hurdaya çıkarılan eski trenlerin de anlatacak bolca hikayesi var. Ordugah bölgesine yakın bir noktada tek başına duran turuncu lokomotifi, demiryolu personeli 1970’lerde gar içinde kullanılmak üzere kendi imkanlarıyla yapmış. İbrahimağa bölgesine doğru yürürken karşınıza çıkan üzeri graffitilerle kaplı vagon ise Pendik’te yaptığı kazanın (2004) izlerini halen taşıyor.


Kazının gizli kahramanları

SEZAİ FIRAT – İŞÇİ

Yalnız işçi değil aynı zamanda mucit

Alanda çalışan işçilerin hepsi tarihe çok özel bir itinayla yaklaşıyor. Büyük çoğunluğu uzun yıllardır arkeolojik projelerde çalıştıkları için alanlarında uzmanlaşmışlar. Artık bir bakışta ellerini attıkları parçalardan hangisinin değerli ya da değersiz olduğunu, hatta eserlerin dönemini, malzemesini isabetli bir şekilde tahmin edebiliyorlar. Arkeologların talimatlarını eksiksiz yerine getirmek için canla başla çalışıyorlar. İçlerinden biri ise arkeoloji sevgisini bir adım öteye taşımış. Uzun yıllardır kazı alanlarında edindiği deneyimle, elindeki aletlerin bazı durumlarda yetersiz kaldığını görüp kendi kazı aletlerini tasarlamış. Sezai Fırat’ın tasarladığı ahşap aletler, ince, uzun, tuhaf burgularıyla toprağın içindeki objeleri hiç zarar vermeden çıkartabiliyor. Hatta yurtdışından gelen ziyaretçiler arasında aletlerin patentini bile almak isteyen olmuş.

HASAN BAYBURA – ARŞİVCİ

İğneyle kuyu kazıyoruz

Genç bir öğrenci olan Hasan Baybura, hem merakı hem yeteneği hem de bilgisiyle, Haydarpaşa kazılarındaki en önemli fonksiyonlardan birini yerini getiriyor. Eski Türkçe bilgisiyle, Haydarpaşa alanı üzerine yapılan yazışmaları günümüze taşıyor ve arkeologlar için çok değerli bir malzeme sağlıyor. Aynı zamanda yine 1870’li yıllardan itibaren çekilen hava fotoğrafları üzerinden, o dönemki yapıları ve kullanım alanlarını tespit ediyor; bunların zaman içerisindeki dönüşümlerini kayda geçiriyor. Sahadaki arkeologlar nasıl iğneyle kuyu kazıyorsa, Baybura da belgeler ve fotoğraflar üzerindeki anlamların, bilgilerin, detayların izini sürüyor.

ARZU POLAT, MERVE FİDAN – ATÖLYE SORUMLULARI

Kazının yapboz uzmanları

Arazide bulunan parçaların çoğu kırık, toza-toprağa bulanmış, paslanmış halde… Bu parçaların hangilerinin önemli olduğunu ayırt etmek, elemeden geçenleri birbirleriyle eşleştirmek tam bir deli işi. Arzu Polat ve Merve Fidan, bu zorlu görevi, yapboz yapan bir çocuğun mutluluğuyla gerçekleştiriyorlar prefabrik atölyelerinde. Eserler önce yıkanıp, kurutuluyor; daha sonra onların çalıştığı atölye kısmına alınıyor. İlk eleme malzemeye göre… Kemikler bir tarafa, metal, cam ve toprak malzemeler başka taraflara. Sonra dönemsel ayrım yapılıyor ve etüt çalışmasının sonunda parçaların bir amforayı mı yoksa kase ya da heykele mi ait olduğuna karar veriliyor.

BURCU ÖZTÜRK – RESTORATÖR

Eserlere ilkyardım müdahalesi

Burcu Öztürk’ün çalıştığı bu küçücük oda, kırık-dökük parçalardan tarihin şaheserlerinin yeniden doğduğu yer. Alandan toplanıp, atölyede sınıflandırılan amforalar, seramik eserler ve sikkeler buraya geliyor. İlk etapta sikkelerin bozulma durumuna bakılıyor, korozyon varsa dış ortamla teması kesilip bozulmanın devam etmesi engelleniyor. Ardından parçalar geridönüşümlü perigon adlı bir malzemeyle yapıştırılıp alçıyla destekleniyor. Restorasyonda amaç, parçaların anlaşılmayacak şekilde tümlenmesi değil. Tam tersi alçı bir ton açık renge boyanarak eserin restorasyondan geçtiğinin ilk bakışta anlaşılmasını istiyorlar.

SEÇİL KAYALAR – ENVANTER UZMANI

Tarihe kayıt düşüyor

Envanter odasına girdiğimizde, burada çalışan Seçil Kayalar, restoratör Burcu Öztürk ve Alan Sorumlusu Mehmet Ali Polat arasında hummalı bir tartışma vardı. Leblebi büyüklüğünde bir sikkenin üzerine eğilmişler, üzerindeki amblemin ne olduğunu anlamaya çalışıyorlardı. Biri boğanın boynuzları diyor, diğeri Zeus’un asasına benzetiyor. Eğitimsiz bir göze göre ise yalnızca yanyana iki çizgi vardı sikkenin üzerinde. Seçil Hanım süreci şöyle anlatıyor: “Elimizdeki sikkeyse önce imparatorun adını okumaya çalışıyoruz; sonra kataloglardan benzerini buluyor, dönemini belirleyip, ölçü alıp, belgeleyip sandıklarla müzeye gönderiyoruz”.

DİLARA ŞEN TURAN – FOTOĞRAFÇI

Asırlık modellerin fotoğrafçısı

Arazide bulunan parçalar, toprağın altında geçirdikleri yılların izleri silindikten sonra, envanter bölümünden bir tutanak eşliğinde fotoğraflanmaya geliyor. Dilara Şen Turan, uzun yıllardır kazı alanlarında çalışan bir fotoğrafçı. İstanbul Arkeoloji Müzesi’ne bağlı çalışıyor. Fotoğraflanmaya gelen heykel, sikke, çanak-çömlek fotoğrafları çekildikten sonra bilgisayarda işleniyor ve yine envanter bölümüne teslim ediliyor. Yine bu fotoğraflar, daha sonra kataloglarda başka kazılarda bulunan eserlerin tanımlanması için referans olarak kullanılıyor. Dilara Hanım ise kazıdan kazıya kamerasıyla keşiflerin peşinden koşmaya devam ediyor.

HASAN ÖZÇİFTÇİ – YİYECEK/İÇECEK

Arkeolog çaycıyım ben

Kazı alanında çalışan neredeyse herkesin eline baktığı Hasan Abi, mutfaktan sorumlu. Son 13 yıldır hep kazılarda görev almış, arkeolog ve diğer çalışanların mola zamanlarındaki siması, binlerce konuşmanın tanığı ve doğal olarak da insan sarrafı olmuş. “Unutamadığım görüntü, Marmaray kazılarında çıkan bayan iskeletinin görüntüsüdür” diyor.

NURETTİN SEVEN – OPERATÖR/İŞÇİ

Tüm büyük kazılarda çalıştım

Haydarpaşa kazı alanının en yaşlısı ve en kıdemlisi Nurettin Seven. 2006’dan bu yana İstanbul’daki en büyük kazıların tamamında görev almış. Sirkeci, Marmaray, Küçükçekmece, Beşiktaş ve Haydarpaşa. “Benim gibi kıdemli birkaç arkadaş daha var; mesela Ramazan Öztürk, Talat Uçar, Mehmet Şafi Tekin…” diyor. İş-makine operatörü Seven, gelecekten umutlu. “Yerli-yabancı hocalardan çok şey öğrendik. İnsan kalitesi de artıyor. Gençler yetişiyor. Burada hep birlikte, her buluntuda heyecanlanıyoruz” diyor.

Kamera arkasındaki göz

Haydarpaşa kazı alanında yaptığımız çekimlerde objektifin arkasındaki göz, özellikle arkeoloji alanındaki çalışmalarıyla tanınan usta fotoğrafçı Manuel Çıtak’a ait. Çıtak daha önce NTV Tarih’in Eylül 2011’de basılan 28. sayısında “Yenikapı: Tarihin Yeniden Doğduğu Yer” dosyasında da bizimle birlikte çalışmıştı.