Sevgili dostum Fikret Otyam, sanki yerinden doğrulup, “Şaka yaptım ulan, işlettim sizi” diyecekmiş gibi bir edayla bu dünyadan göçüp gitti. O günden beri kulaklarımda, sağlığında sıkça kullandığı “Ben insanları seviyorum arkadaş” cümlesi çınlayıp duruyor.

Fikret Otyam’la aramızda sekiz yaş fark vardı ama her bakımdan çağdaştık. Onun Güzel Sanatlar Akademisi’ni bitirdiği ve Dünya gazetesinde işe başladığı 1953 yılında, ben Akademi ile aynı yol güzergâhındaki Kabataş Lisesi’nde son sınıfı okuyordum. 1956’da ben de tıpkı onun gibi basın dünyasına atılmış ve foto muhabiri olarak Hayat dergisinde çalışmaya başlamıştım. 1960’ta dergimizin Ankara bürosu açıldı ve ben gönüllü olarak Ankara’ya atandım. Büroda tek başımaydım ve istihbaratım yoktu. Bu nedenle Cumhuriyet’in Ankara Bürosu’nu adeta mekân edinmiştim. Başta büro şefi Ecvet Güresin olmak üzere değerli Cumhuriyet kadrosu beni bir kardeş gibi kabul etmişlerdi. Sait Arif Terzioğlu’nun, Dündar Arcayürek’in, Ali Abalı’nın olduğu yıllar… İşte tam o dönemde Fikret Otyam da, askerlik nedeniyle geldiği Ankara’da kalmış, deyim yerindeyse askerlikte değil ama başkentte tezkere bırakmıştı. Önce Ulus ve Kudret gazetelerinde boy gösterdi ve nihayet 1962 yılında uzun yıllar kadrosunda kaldığı ve asıl ses getiren röportajlarının yayımlandığı Cumhuriyet’e girdi. Kafa dengi olduğumuz Otyam’la dostluğumuz o yıl başladı. 

Otyam sohbet adamıydı, sözü baldan tatlıydı. Başından geçenleri anlatırken ağzı açık dinlerdiniz. Müthiş bir hikâye kurucusu ve anlatıcısıydı.

Otyam sanki eğitimini aldığı ressamlık işini bir kenara koymuş, kendini iyiden iyiye gazeteciliğe vermiş gibiydi. Yaptığı çarpıcı röportajlarında kullandığı edebi diline ek olarak özel sohbetlerinde de çağdaş bir masal anlatıcısı edası seziliyordu. Sık sık Doğu’ya, Güneydoğu’ya gidiyor, gerektiğinde ayağına çizmeler çekip, başına ya sekiz köşeli köylü kasketi takıyor ya da poşu sarıyor, dağ tepe, köy köy, mezra mezra dolaşıyordu. Çabuk dost olabilme, insanlarla hemen kaynaşabilme yeteneği sayesinde topluluklara ustaca nüfuz ediyordu. Ama her seferinde gittiği, gezdiği yerlerden insanın yüreğini burkan fotoğraflarla dönüyordu. Ziya Osman Saba’nın Mesut İnsanlar Fotoğrafhanesi diye bir kitabı vardır. 

Otyam’ın portfolyoları adeta “Mutsuz İnsanlar Fotoğrafhanesi” gibiydi. Dertli ve çaresiz insanlarımız… Susuzluktan kuruyarak çatlamış topraklar, o topraklara bile sahip olamayan topraksız köylüler, bakımsızlıktan, ilaçsızlıktan kırılan bebeler, yaşamın bütün yükünü sırtlanmış çilekeş kadınlar, devletten şefkat yerine jandarma zulmü gören garibanlar, yersiz yurtsuz göçerler, toprağın bilmem kaç kat altında ölüm tehlikesiyle burun buruna yaşam savaşı veren, güneşe hasret madenciler… Ve daha nice çilekeş insanlar, Otyam’ın yazıları ve fotoğraf kareleriyle yurdun o köşe bucağından habersiz kişilerin gözüne sokuluyordu. 

Fikret Otyam 1960’lı yıllarda bir sergisinin açılışında.

O yıllarda buna uygun bir altyapı oluşmuştu. Uzun zaman süren, “Dertlerden kurtulursun gezsen Anadolu’yu” romantizminden sonra, insanlar 1950’de Mahmut Makal’ın Bizim Köy’ü ile başlayan, gezildiği zaman bırakın dertlerden kurtulmayı, dert sahibi olunacak bir kırsal kesim gerçeği ile çarpıcı bir biçimde karşı karşıya gelmişlerdi. Cumhuriyet’in önemli kültürel kalkınma projelerinden olan Köy Enstitüleri 1946’da başlayan demokratikleşme hareketinin popülizme kayan kesimi tarafından saf dışı edilmişse de, Fakir Baykurt ve Talip Apaydın gibi Köy Enstitüsü çıkışlı yazarlar, kırsal kesim gerçeğini ortaya sermekteydi. 

Otyam’ın Anadolu’yu yansıtan röportajları ses getiriyor, üstelik bunlar sadece günlük gazete sayfalarında kalmıyor, kitap haline de getiriliyordu. Gide Gide başlığı altındaki kitapları, yazılarını ve onların kanıtı niteliğindeki fotoğraflarını tarihsel birer belge olarak kalıcı hale getiriyordu. Bir bibliyofil olarak, kitaplığımdaki kitapları ciltlenmiş olarak görmekten hoşlanırım. Otyam’ın kitaplarını da dördü bir arada kalın ciltler halinde ciltletmiştim. Onları görünce evirdi çevirdi, yaptığımı beğendi. “İyi akıl yahu! Ben de böyle yapayım bari. Tek tek olunca herifler yürütüyor, bana kalmıyor” demişti. 

Otyam, “Beni usta fotoğrafçı sınıfına koyarlar. Hayır, ben fotoğraf ustası değilim, hiç heveslenmedim. Ama her zaman namuslu, yararlı, güzellikten de yoksun olmayan fotoğraflar çektim” diyordu.

Gözlemlerini aktarma yöntemi olan röportaj gazeteciliğini çok benimsemişti. “Gazetecilik aşkı yüzünden ressamlığımdan oldum” diyordu ilk söyleşilerinde. Bir seferinde, “Yanıma foto muhabiri verebilseler hiç fotoğraf da çekmezdim. Belki çekerdim ama, kendi keyfim için çekerdim, daha rahat çalışır- dım. Ama gazetelerin yoksulluğu, cimriliği… Zorunluluk işte. Ben iki üç işi birden yapıyorum, fotoğrafını kendin çekeceksin, karanlık odaya girip kendin yıkayacaksın” diyordu. 

Otyam sohbet adamıydı, sözü baldan tatlıydı. Başından geçenleri anlatırken ağzı açık dinlerdiniz. Müthiş bir hikâye kurucusu ve anlatıcısıydı. Kimi kez birazcık abartıya kaçsa da… Bir keresinde, birlikte tanık olduğumuz (Aklımda kaldığına göre, Cartier Bresson’la birlikte geçirdiğimiz bir iki gün üzerine) bir olayı anlatıyordu. Anlattıkları gördüklerimden farklılaşmaya başlayınca, “Yahu reis, o iş pek öyle olmamıştı” diye lâfa karışacak oldum. Otyam, “Oldu, oldu. Sen uyumuşsun oğlum, görememişsin” dedi bana. Bizim gözümüzle gördüklerimize Otyam bir de gönül penceresinden bakıyor olmalıydı. 

Yukarıdaki fotoğrafta bir festival sırasında şerbet alırken görülen Otyam, aşağıdaki fotoğrafta ise bir sergisinde konuklara ikram edilecek ayranı kendi elleriyle hazırlıyor.

Buna karşın, Otyam’ın fotoğrafları çıplak gerçeğin abartısız, bire bir tanıklıklarıdır. Bu yüzden çok da etkin olmuşlardır. O röportajların ve asıl onlara eşlik eden fotoğrafların birer tarihi belge niteliği taşımaları bir yana, o günlerin kimi sorunlarını dile getirmesi ve etki alanına çekmeyi başardığı sorumluların harekete geçmesini sağlaması çok önemlidir. Jandarma dayağını mı yazmıştır? Üzerine gidilir. Bebeleri yaşamı tanımadan melek yapan sıtmadan, kızamıktan mı bahsetmiştir? Kökü kurutulur. Beritan aşireti gibi yersiz yurtsuz göçerleri mi konu etmiştir? Aşiret üyeleri iskân edilir. En önemlisi de, Güneydoğu Anadolu Projesi (GAP) adlı, bütün bölgeyi kaplayan devasa su projesinde Otyam’ın çektiği, Harran ovasının kuraklıktan çatlamış toprakları ile oralarda yaşayan çilekeş insanların fotoğraflarının büyük etkisi vardır. 

Sanat fotoğrafçısı dostumuz İbrahim Demirel’in 1978’de yayımladığı bir Fikret Otyam albümü vardır. Bakın o albümün önsözünde ne diyor Otyam: “Beni usta fotoğrafçı sınıfına koyarlar. Hayır, ben fotoğraf ustası değilim, hiç heveslenmedim. Ama her zaman namuslu, yararlı, güzellikten de yoksun olmayan fotoğraflar çektim. Objektifimi nereye çevireceğimi bildiğim için geri bırakılmış bu ülkede, halk bana bu nedenle usta gözüyle bakmayı yeğledi. Yine de onları utandırmadım, utandırmaktan kaçındım. Ustalığı tüm uğraşlarını buna, yani fotoğrafçılığa adayanlara bırakmak doğrudur”. 

Otyam, bir bakıma demek istiyordu ki, “Benim için fotoğraf çekiminde öncelik gerçeği yakalamak ve onu izleyiciye saflığını bozmadan yansıtmaktır. Estetik ikinci plandadır,
o zaten konunun bir parçası olarak kendiliğinden ortaya çıkar”. Öyle ya, jandarma köylüyü tekmelerken kameranızı tetiklediğiniz anda estetiği nasıl düşüneceksiniz ya da zifiri karanlıkta kibrit çakarak netleyebildiğiniz bir sefaletin fotoğrafını çekerken… Ne var ki, Otyam’ın almış olduğu resim eğitimiyle benliğine yerleşmiş olan sanatsal görüş açısı her zaman imdadına yetişmiş gibidir. 

1964-65’lerde Dışişleri Bakanlığı Kültür Dairesi’nin başında gerçekten de tam bir beyefendi olan Hamit Batu vardı. Hamit Bey, Paris, Roma ve Viyana gibi merkezlerdeki Turizm ve Enformasyon bürolarımızda Türk fotoğrafçılığının durumunu gösterir bir sergi açmayı düşünmüş. Bundan ötesini Otyam’ın bana aktardığı biçimde dile getireceğim. Batu, ilk önce “Sizin bir serginizi açalım” diye ona teklifte bulunmuş. O da, “Benden önce Ara var, Ozan var; onlar dururken benim sergim olursa ayıp olur” demiş. Bunun üzerine “üçlü sergi olsun” diye karar verilmiş. Her sergiye birimiz gidecektik. Ara Paris’i, Otyam Roma’yı seçti, bana da Viyana kaldı. Bu Türkiye Cumhuriyeti tarafından Türk fotoğrafçılığı adına yurt dışında yapılmış ilk kültür etkinliğiydi. Serginin afişini üçümüzün birer fotoğrafından birer detay kullanarak Orhan Peker hazırlamış, Ara’nın cami duvarındaki Allah yazılı fotoğrafını, benim namaz kılanlar fotoğrafımı, Otyam’ın da bir balıkçı fotoğrafını kullanmıştı. Allah yazısının ve namaz kılanların olduğu afiş Paris ve Roma’daki sergilerde büyükelçilik çevrelerinin “çok dinsel motifli” eleştirisine uğramıştı. Bu nedenle Viyana sergisinin afişini ben ele aldım, bütünlüğüne zarar vermeyecek şekilde Ara’nın Allah yazılı fotoğrafını bir mavnadan öbürüne atlayan gemici fotoğrafıyla, benim namaz kılanlar fotoğrafımı da tribünlerdeki seyirci kalabalığı fotoğrafımla değiştirdim. Böylece bakanlığı töhmet altında kalmaktan kurtarmış olmuştuk! Bu sergi Avrupa ülkelerinde çok olumlu bir şekilde yankılanmıştı. 

 Fikret Otyam sık sık Doğu’ya, Güneydoğu’ya gidiyor, köy köy mezra mezra dolaşıyordu. Her seferinde gittiği, gezdiği yerlerden insanın yüreğini burkan, gerçeğin abartısız bire bir tanıklığı olan müthiş fotoğraflarla dönüyordu.

Sözü yeniden Otyam’a getirecek olursak, onun röportaj fotoğraflarındaki amacı kuru kuruya bir sefalet edebiyatı vapmak ve bunu sömürmek değildi. Dünyadan habersiz halkı bilgilendirmek, bilinçlendirmek ve yönetici kesimini çare bulmaya sevk etmekti. Acelesi vardı. Bir bakıma kaçmaktan kovalamaya vakti yoktu. O zaman internet icat edilmediğinden bayramda seyranda tebrikleşmeler henüz kartlarla yapılıyordu. Rağbet görünce Otyam’ın çarpıcı fotoğrafları, posterlerde ve tebrik kartlarında da boy göstermeye başladı. Tabii günün modasına uygun olarak Ahmed Arif ’in ya da Nazım’ın dizeleriyle birlikte. 

Fikret Otyam, kendisi de farkında olmadan 1960’larda ve 70’lerde yetişen çoğu amatör bir kesim fotoğrafçı tarafından idol olarak görüldü. Biraz bilinçsizce, gerçekçi fotoğraf sanatının sadece sefalete yönelmekle elde edilebileceği kanısı yaygınlaştı. Hatta ülkemize özgü “sümüklü çocuk fotoğrafı” deyimi de buradan çıkmıştır; fotoğraf sanatındaki ucuz sefalet edebiyatını, slogancı görüşü anlatmak için kullanılır. Bir karikatür görmüştüm, boynunda fotoğraf makinası asılı biri, “Makine aldım, bir aylık kurs da gördüm. Hadi bana sümüklü bir çocuk gösterin” diyordu. Ama Fikret Otyam’ın fotoğraflarının bunlarla hiçbir ilgisi yoktur. Onun fotoğrafları, çilenin içine giren, çileyi yaşayan, gerçekleri görmeyen gözlerin önüne seren bir dünya görüşüne dayanır. 

Yazdığı kitap serisinin adı gibi, “gide gide” ömür tüketen, hayatı bunca seven ve 89 yıl boyunca tadına vara vara yaşamaya çalışan bir can bu dünyadan göçüp gitti. Kaderin son şutunu kurtaramadan… Sanki yerinden doğrulup, “Şaka yaptım ulan, işlettim sizi” diyecekmiş gibi bir hâl ile… 

Göçüp gittiğinden beri, kulaklarımda hep sıkça kullandığı “Ben insanları seviyorum arkadaş” tümcesi çınlayıp duruyor.