Mezarlık seferlerim, tek tek mezar ziyaretlerim: Altında, bilinen türden olmasa da, bir başka türden ‘ölümden sonra hayat’ inanışının izleri okunabilir. Ne arıyorum aile kabristanında, Beckett’inkinde, Halil Şerif Paşa’nınkinde, başkalarında -herhalde kör bir iletişim hattı. Yıkıntılara, fabrika ölülerine beni mıhlayan da farklı bir güdü sayılmaz: Kaybolmuş olanın kaybolmamış tarafı.

Frank Joseph’in devasa biyografisinin son bölümünü okuyordum; daha önce bir denememde dokunup geçtiğim konu üzerinde yeniden düşüncelere daldım: Feyodr Dostoyevski, keşke, Bir Yazarın Günlüğü’ne yaklaşık son beş yılında savurduğu enerjiyle Karamazof Kardeşler’in Alyaşa odaklı tasarladığı yeni cildini yazmış olsaydı. Gerçi 60’ında öleceği aklından geçmiyordu ama, Frank Joseph tanıkların onu aynı dönemde bir ihtiyar gibi, çok yorgun halde betimlediklerini aktarıyor -belli ki hazırlanmamış, beklememişti.

Bir Yazarın Günlüğü baştan uca hezeyan dolu; o hezeyan katsayısı bir yazar egosunda görüldüğünde yakışıksız (bence), kahramanlarına akıtıldığında volkanik etki yaratıyor oysa. Frank Joseph, günlükle eşzamanlı öyküler arasındaki geçişimlere ustalıkla dikkatİ çekiyor (51. Bölüm, s. 777-791 arası). Dostoyevski’nin Avrupalılara, Türklere, Yahudilere çullanış biçimi Nazilerinkinden pek farklı değildir! Kendi düşünceleri olduğunda küçültücü, kahramanlarına yedirildiklerinde pekâlâ uçurucu bulmam, paradoks merakımla ilintili değil bence.

Dostoyevski’de o dönemin öne çıkan sorunlarından biri “intihar” konusu: İki güçlü öyküsüne, günlüğündeki cılız fikirler gölge düşürüyor gene. İyi ve kötü intihar kararları, haklı ve haksız gerekçeler var onun gözünde. Her durumda bir Camus beklenemezdi Dostoyevski’den: İnsana yaraşır bulmuyor hayatından vazgeçme, onu sonlandırma seçimini. Bugünleri yaşıyor olsaydı, o kafayla ötanazi yanlılarına yüklenirdi.

Neden birisi iyi ve haklıydı onun gözünde? Çünkü bir ikonaya sımsıkı sarılarak üst kattan kendini boşluğa bırakan genç kadın maddi sıkıntılarıyla başedemez hâle gelmişti. Öbürünün kararı metafizik gerekçelere dayandığı, Hayat’ı anlamsız ve yaşanmaya değmez bulduğu için intiharı seçmesini kabul edememişti.

İntihar vakaları karşılaştırılabilir mi? Birkaç yıl önceydi, şarkıcı Dalida’yı, yaşamını ve intiharını konu edinen bir belgeseli izlerken, içimden “Celan’ın intiharıyla bir tutulabilir mi?” diye sormuş, ertesi gün, gene içimden konuya (soruya) döndüğümde, zihnimin yüzeye vurduğu bu yaklaşımın utanç verici olduğuna varmıştım -bugün de öyle düşünüyorum.

Neden bir tutulamayacaktı ki? Kişiliklerinin, yaşama biçimlerinin, kararı verme gerekçelerinin farklı oluşu ne değiştirirdi? İkisi de “mal de vivre”den muzdaripti: Hayat, Ölüm’den daha ağır gelmişti ikisine de.

Gelgelelim, intihar vakaları karşılaştırılabilir: Klaus Mann’ınkiyle Göring’inkini bir tutamadığımı görüyorum örneğin. Bu, beni tavrını uygunsuz bulduğum Dostoyevski’yle aynı hizaya oturtuyor.

Paradokslarımız her vakit mutluluk sağlamıyor. Böylesi ikilemli, sallantılı konumlara düşüldüğünde, kişinin kendisini hoşgörmesini hoş bulmuyor, horgörmeyi öğrenmesi gerektiğine inanıyorum.

Onuruyla intihar etmezse öldürüleceğini bildiği halde nazlanan Romalı senatör Paetus’un karısını yücelttiğimi unutmuş değilim, nasıl unuturum: Korkan kocasına karşı bileğini keserek kurduğu “Bak Paetus, acımıyor” cümlesine yılların içinde birkaç kez büyüteç tuttuysam, davranışların en soylusu saydığım içindi. Peki, Berlin’deki bunker’de Eva Braun’un, ondan da çok altı çocuğunu kendi eliyle intihar ettiğini hesaba katarak Bayan Goebbels’in seçimlerini nasıl tartıyorum -olanca açıklığıyla söyleyebilir miyim, yoksa o itici “dengeli düşünce sahibi” edâsına mı sığınırım?

Kraliçe Elizabeth’e kalmayan dünya Bir yanda İrlanda, İngiltere ve Fransa’nın kraliçesi I. Elizabeth’e benzeyen bir figür ve diğer yanda böcekler ve sürüngenler arasında neredeyse çürümüş bir kafatasının yer aldığı 18. yüzyıldan bir balmumu canlandırma. Önceki yüzyıllardaki resim sanatının karakteristik teması olan “Vanitas”, aynı zamanda eserin de adı ve yaşamın beyhudeliği anlamına geliyor.

Camus’nün Defterler’i de (III. kitap) tıkabasa ölüm ve intihar ‘motif’leriyle dolu. Ve buna payanda okumalar: Dostoyevski, Nietzsche.

1959 sonu, bir istatistik veri aktarıyor, kaynak belirtmeksizin: Her gün 140 bin, her dakika 97 kişi ölüyormuş, bir yılda 57 milyon insan. Aradan geçen altmış yılın sonunda, dünya nüfusunun 7 milyarı aştığı bugün, kimbilir nereye dayanmıştır veriler. Her gün 200 bin, her dakika 150 kişi ölüyorsa, bir yılda Türkiye nüfusuna denk insan ölüp gidiyor demektir. Unutuyor değilim, kim unutur: Bundan fazlası dünyaya geliyor aynı sürelerde. Öylesine sıradan doğum ve ölüm, nesnel ölçülerle bakıldığında. Sorun öznel ölçülere geldiğinde başlamıyor mu?

Ben öleceğim, yaşamayı sürdürenlerin hiçbir anlamı kalmayacak o an.

Yoksa, o son anda öfkeyle, hasetle, tam tersine acıma duygularıyla mı bakacağım kalanlara?

Mezarlık seferlerim, tek tek mezar ziyaretlerim: Altında, bilinen türden olmasa da, bir başka türden ‘ölümden sonra hayat’ inanışının izleri okunabilir. Ne arıyorum aile kabristanında, Beckett’inkinde, Halil Şerif Paşa’nınkinde, başkalarında -herhalde kör bir iletişim hattı. Yıkıntılara, fabrika ölülerine beni mıhlayan farklı bir güdü sayılmaz: Kaybolmuş olanın kaybolmamış tarafı. Beylerbeyi’nde, yol kazısında 1500 yıllık bir kilisenin kalıntıları bulunduğu haberi yüksek bir heyecan dalgası uyandırdı içimde -ben ki katıksız inançsızım. Gelgitli düşünceler, ruh halleri, derin ya da yüzeysel paradokslar.

Mezarlar saydam yapılmalıydı. Toplum izin vermez buna: Camın içinde cesetin çürüme sürecinin izlenebilmesi olasılığına kesinkes hasta bir fikir gözüyle bakılır. Oysa, can çekip gitmiş, kalan kütle uzatmalı bir hayat biçiminin sahnesi -benim vücudumun çözülüşü görünsün isterdim.

Öldü sanılarak gömülenlere ilişkin anekdotlara öteden beri rastlanıyor. Kimilerinde yerleşik korkudur. Kaldı ki, kimse istemez bu soy bir sonu, kim ister? Beni bir ölçüde ilgilendiren konu, beyin ölümü sonrası algı yeteneğinin hemen körelip körelmediğidir. Ölüm cezası uygulamalarında rastlandığını cellâtların tanıklıklarından, adli tıp yetkililerinin söylediklerinden öğreniyoruz: İnfazın bitmesi, gövdenin kafa kesilmiş de olsa, ânında ölmesi anlamına gelmiyor: Organizma birdenbire susmuyor, büsbütün durması vakit alıyor. Belki algı var da, algılayan yok. Bilmiyorum, ayrıca tıbba inanmıyorum, şöyle: Bilemedikleri bildiklerinden fazla.

Thomas Mann, günlüğünde, geçirdiği ciddi bir akciğer ameliyatı sonrası, ilk ayılır gibi olduğunda, yanıbaşındaki eşine, üstelik nedense İngilizce “çok canım yandı” dediğini aktarıyor ve peşisıra ekliyor: “Tabiî böyle bir şey sözkonusu değildi, anestezi total uygulandığı için herhangi bir acı hissetmemiştim”. Haftalar sonra düşünür: Kesilip biçilen gövdenin maruz kaldığı acıverici işlemlerin sonuçları uyuşturulduğu için beyne ulaşmasalar bile tene işliyor olabilirdiler. Oradan, ölüm sonrası gövdenin yakılması fikrine duraksayarak bakmaya başladığını görüyoruz Thomas Mann’ın.