CÂMİ/ MESCİDÜ’L-CÂMİ: Müslümanların ibadet için toplandıkları yere câmi, Cuma namazı için gerekli minberi bulunan mabetlere de “ulucâmi, Cuma câmisi, câmi-i kebîr, mescidü’l-câmi” denmiştir. Arap dünyasında câmi yerine, Kur’an’da geçen mescid denirken Anadolu Selçuklu ve Osmanlı dünyasında, aynı zamanda mimari bir tanımlama olarak vakit namazları kılınan minbersiz, minaresiz mahalle ve köy ibadethânelerine mescid, kentlerdeki tam donanımlı, Cuma, bayram namazları kılınan büyük ibadethânelere de câmi deniyordu. Daha gerilere gidildiğinde, Cuma namazlarının her kentte tek câmide toplanılarak kılınması koşulken, kent alanlarının genişlemesi, nüfus artışı sonucu, Kahire, Bağdat ve Şam’da 13. yüzyılda fetvâlarla Cuma câmilerine yenileri eklendi. Anadolu Selçuklu ve Osmanlı devletlerinde de örneğin Konya, Sivas, Divriği, Bursa, İznik ulucâmilerinde tek Cuma mescidi kuralı geçerliyken, Edirne ve İstanbul payitahtlarında sayılar çoğaldı. İstanbul’da Ayasofya, Beyazıt, Süleymaniye gibi selâtin câmiler, Cuma câmii işlevindeydi. Osmanlı Devletinin kapanışına değin kentlerde yapılan câmilere minber konulması ve Cuma namazı kılınması için Meşihat’tan berât alınması koşuldu. Köy ve mahalle mescitlerinde Cuma namazı kılınmazdı. 

II. Abdülhamid döneminin ünlü fotoğrafçıları Jean Pascal Sébah ve Policarpe Joaillier’den Fatih Camii. 19. yüzyıl sonları… 

CÂMİ’İ-EBÜLFETH: İstanbul fâtihi II. Mehmed’in yaptırdığı bu kentteki ilk selâtin câmi. Mehmediye, daha sonra Fâtih Câmii denmiştir. 

CÂMİ’Ü’L-EZHER: Medresetü’l-Ezher de denir. Fâtimîler döneminde Kahire’de yapılan 972 tarihli büyük câmi ve medrese. Memlûkler döneminde yenilendi. Yavuz’un Mısır’ı fethinden sonra câmi işlevi yanında İslâm bilimleri, Arap edebiyatı ve sosyal bilimler merkezi oldu. Zengin vakıfları sayesinde İslâm dünyasının her tarafından gelen öğrencilerin, Arapça, İslâmî bilimler, İslâm felsefesi öğrendikleri başçıl medrese konumu kazandı. 1872’deki reform girişimine karşın klasik öğretim sistemini korudu. 

NECDET SAKAOĞLU’NUN OSMANLI TARİHİ SÖZLÜĞÜ 

Osmanlı tarihinin temel sözcükleri

Yayın Kurulumuzun seçkin isimlerinden tarihçi Necdet Sakaoğlu’nun son kitabı Osmanlı Tarihi Sözlüğü, geçen ay piyasaya çıktı. Sakaoğlu, bu sözlüğün özelliklerini ve içeriğini anlattı.

#tarih Yıllar süren araştırma, derleme, fişleme ile hazırladığınızı bildiğimiz Osmanlı Tarihi Sözlüğü Alfa Yayınları tarafından geçen ay yayımlandı. Daha önce de Osmanlı padişahları, kadın sultanlar, Osmanlı sarayı, Osmanlı coğrafyası ve kentleri konulu kitaplarınız yayımlanmıştı. Bu çalışmanızın amacı nedir ve içeriğini nasıl belirlediniz? 

NECDET SAKAOĞLU “Osman/Osmanlı” adlarından başlayarak açıklamakta yarar var: Devletin kurucusu Osman’dan türetilmiş bir sözcük Osmanlı. Doğrusu Otman mı, Ataman mı kesin bilmiyoruz. Arapça “Tarih” sözcüğü ise “Historya”nın karşılığı. Bunlardan kurulan kavramın kapsayacağı kurum, kavram, deyim, olay ve adları hesaplamak ve bir kitapta toplamak zor, bunun bir bitirme noktası da yoktur. Okurken, yazarken, konuşurken Osmanlı tarihiyle ilgili sözcükleri, örneğin, padişah, hanedan, şehzade, saray, cülus, sadrazam, paşa, sefer, harem ağası, kapıkulu… ve daha yüzlercesini kullanırız. Bunlar arasında sağlık-hekimlik, beslenme, edebiyat… alanlarıyla ilgili olanlar da örneğin hekimbaşı, has mutfak, kaside… gibi, okul sıralarında kültürümüze katılmış sözcükler de vardır. Bilmediklerimiz için de sözlük ve ansiklopedilere başvururuz. 

Bir örnek olarak “çini”yi ele alalım. Çin çıkışlı, topraktan türetilmiş renkli cilalı kap kacak veya plakalar, yani çinicilik sanatı aklımıza gelir.

Şimdi ben sorayım: “Çinicibaşı”, “Çiniden aşağı, Çiniden yukarı” bunlar ne demek? En kapsamlı sözlük ve ansiklopedilerde anlamlarını bulamamak doğaldır. Çünkü her ikisi de doğrudan Osmanlı tarihi ve dünyasıyla ilgilidir. Çinicibaşı, saray mutfağında padişaha özel yemekleri pişiren, hazırlayan uzman aşçıların unvanıydı. “Çini’den aşağı Çini’den yukarı” da Osmanlı sarayında, Baltacı denen görevlilerin koğuşunda iki farklı odaydı. Duvarları çini kaplı olanda, bir üst düzeydeki Baltacılar, ötekinde henüz o düzeye terfi etmemişler yatarlardı. Okurlar denemek için “çinicibaşı” veya “Çini’den yukarı, Çini’den aşağı” için sözlük ve ansiklopedilere başvurabilirler. 

Bu arada bir de “Baltacı” geçti. Bunlar, saray hademeleri zümresindendi. Görevleri arasında gerçi saray ocaklarına odun taşımak da vardı ama, onları dış dünyaya tanıtan asıl görevleri, mevkib-i hümayun denen saltanat kortejlerinde, gözalıcı üniformaları, omuzlarına dayadıkları hilâl ağızlı baltalar ile boy göstermeleri, padişahın yakın koruma görevini üstlenmeleriydi.

#tarih Kitabın önsözünde, 6 bin dolayında kavram, mekân, kurum ve olayın yeraldığını belirtiyorsunuz. Başka ilginç örnekler verebilir misiniz? 

NECDET SAKAOĞLU Osmanlı paleografyası ve eski metinlerinde geçen ve zamanla terkedilen belki birkaç on bin kavram, sözcük söz konusu. Bunlardan, tarih okumalarımızı kolaylaştıracak olanlara bu sözlükte öncelikle yer verdik. Bir seçim yapmadan şu örnekleri sıralayalım: Arz-ı dâi-i kemine, Atabe-i sipihr-i ittilâ’-i hazret-i sultânî, Bâlâsı hatt-ı hümâyûnla tasdik ve tevşih olunmuş, Ceneral-i ordu-yı hümâyûn, Defter-i Sicilyateyn, Efsâr dûzan-ı hassa, Feth-i bâb-ı makaal eylemek, Gözden sürmeyi çalmak, Hal’ü akd eshâbı, İhkak-ı hukuk-ı ibâd ve hıfz-ı bilâd, Kahvehâne ukalası, Kırmızı Kitap, Kısa sedir/sofra, Libâs-ı mahsusa-yi kefere, Meclis-i Âlî-i Hazâin, Merammatçılar Ocağı, Mîr-i âb, Mükemmel kapu ve dâire halkı, Neşr-i Maarif ve Ta’mim-i terbiye, Nuhbet’ül-etfâl, Ortakapu meş’alecileri, Paşa defterlisi, Pençe, Püsküllü oturak kavuk, Revâbıt-ı kalbiye-i vatandaşî, Rûz-merre destâr, Sâhib-i değnek, Siyâset, Şakk-ı âsâ kaziyesi, Şehrizol Eyâleti, Şehzâde alayı, Tahsin-i Hüner Madalyası, Tavhâne/toyhâne, Tokad, Ulemâ-yı fihâm-ı resmiye, Usûl-i cedide-i Avrupa, ücret-i sûkûk,Üsküdar Cengi, Vapurhâne, Yedi altun başlı sancak, Zaleme-i vülât, Zenperestlik, Zeyrek yokuşu hotoz…

#tarih Hocam bir son söz?

NECDET SAKAOĞLU Osmanlı kültürüne ait kavramları okuyup yazmada, özellikle seslendirmede hiç hata yapmamaları gerekenlerin bile “beka”ya “bekâ”, “erkân”a “erkan” , “muhatab”a “muhattab” dediklerini duydukça okudukça, kitabî kaynaklar yanında fonetik imlâ aygıtlarına da gereksinim olduğunu düşünüyorum. Teşekkür ederim.