Bazı seyahatler, bazı turlar özeldir. Hele yanınızda İlber Ortaylı gibi bir isim varsa. Bize hem coğrafi hem tarihî hem de kültürel olarak çok yakın olan bu ülkede, hocamızla birlikte Osmanlı egemenliği altında geçen 400 yılın mirasını ve antik çağlara uzanan uygarlık katmanlarını görme ve öğrenme imkanımız oldu. İşte bu benzersiz geziden satırbaşları…

Geçen ayın başında, tarih meraklısı bir gezgin gru bu ile Prof. İlber Ortaylı hocamızın eşliğinde Lübnan gezisi gerçekleştirdik. SETUR’un düzenlediği bu gezide ben de rehber olarak görev aldım. Bize hem coğrafi hem tarihî hem de kültürel olarak çok yakın olan bu küçük ülkede, Hocamızla birlikte Osmanlı egemenliği altında geçen 400 yılın mirasını ve antik çağlara uzanan uygarlık katmanlarını görme ve öğrenme imkanımız oldu.

İstanbul’dan Beyrut Refik Hariri Havalimanı’na öğleden sonra uçuşumuz 1 saat 50 dakika sürüyor. Beyrut’a inince havalimanından şehir merkezine geçip, şehirde yürüyüşe başlıyoruz. Hocamız, bize 1967’de ilk defa geldiğinde karşılaştığı çok renkli ve çok zengin Beyrut şehrini, bugünle karşılaştırarak anlatıyor. 1975-1990 arasındaki Lübnan İç Savaşı’nın şehirde yarattığı tahribat bugün hâlâ izlenebiliyor. Yine de Akdeniz dünyasının en renkli topluluğunu oluşturan Lübnanlılar (ülkede resmî olarak tanınan 18 ayrı inanç bulunuyor: Şii, Alevi, Sünni, İsmaili, Maruni, Ortodoks, Melkit, Ermeni, Süryani, Katolik, Dürzi, vs…), girişimcilikleri ve ticari yetenekleriyle ülkelerini külllerinden yeniden yaratmaya çalışıyorlar. Bu çabanın bir sonucu olarak Beyrut şehir merkezi büyük bir proje ile yenilenmiş. Bir dönem “Doğu’nun Paris’i” olarak adlandırılan Beyrut, bu ünvanı geri almak için uğraşıyor.

Yürüyüşümüze Şehitler Meydanı ile başlıyoruz. Burası 1. Dünya Savaşı’nda Cemal Paşa’nın Beyrut yakınlarında kurduğu mahkeme sonucu Şam’da idam edilen Arap milliyetçilerine adanmış. İlber Hocamız bize, 1. Dünya Savaşında sanıldığı gibi bütün Arapların İtilaf devletleriyle işbirliği yapmadığını, Suriye, Lübnan ve Irak’ta önemli miktarda Arap vatandaşın Osmanlı Devleti’ne sadık kaldığını anlatıyor.

Lübnan Ulusal Müzesi Prof. Dr. İlber Ortaylı Beyrut’taki Lübnan Ulusal Müzesi’nde, ülkenin Antikçağ tarihi üzerine bilgi veriyor.

Şehitler Meydanı’na hakim konumda bulunan yeni bir cami, Osmanlı mimarisi ile göz alıyor. Lübnan’ın en varlıklı ailelerinden birisi olan Hariri’ler tarafından yaptırılan Muhammed el Emin Camii, aynı zamanda bu aileden başbakan olup, İsrail ve Suriye arasında ezilen ülkesinin dış ve iç dengeleri arasında bu görevi yaparken suikast sonucu öldürülen Refik Hariri’nin de mezarının bulunduğu yer. Ortadoğu’nun bitmek bilmez çatışmaları içerisinde Lübnan’ı yönetmek, ateşten gömlek giymek gibi gerçekten.

Muhammed El Emin Camii Beyrut’ta Hariri ailesinin yaptırdığı Muhammed El Emin Camii. Cami yeni olmasına rağmen, Osmanlı mimarisi örnek alınarak inşa edilmiş.

Caminin hemen yanındaki etkileyici Maruni (Arap Katolik) kilisesi, ülkenin çok renkliliğini yansıtıyor. Bitişiğindeki antik sütunlar Romalıların “Berytus” şehrinin kalıntıları… 20. yüzyıl başlarındaki halleri örnek alınarak yenilenmiş sokaklar ve Etoile meydanı, bize ülkenin tarihi ve kültüründeki Fransız etkisini hatırlatıyor. Buradaki Art-Deco saat kulesi 1933’de yapılmış. “Büyük Saray” denilen Osmanlı Vilayet binası ise 19. yüzyıl sonundan bütün bu çeşitliliğe bakıyor.

Beyrut Ulusal Müzesi, içerdiği koleksiyonun eşsizliği yanında, fedakar çalışanlarının buradaki kültür varlıklarını içsavaş sırasındaki koruma çabalarıyla da göz yaşartıyor. Savaşın yıkımı ve müzenin yeniden doğuşu ile ilgili etkileyici bir film girişte izlenebiliyor. Giriş katında bulunan ve milattan önce 10. yüzyıla tarihlenen Biblos Kralı Ahiram lahdi, dünyada Fenike alfabesinin kullanıldığı en eski metni barındırıyor. Alt katta, Osman Hamdi Bey’in Sayda’da (Sidon) yaptığı kazılardan tanıdığımız ve bir kısmı da İstanbul Arkeoloji Müzesi’nde sergilenen, MÖ. 6 ve 4. yüzyıllara tarihlenen antropoid (insan biçimli) lahitler bulunuyor. Üst katlarda ise, Fenikelilerin muazzam Akdeniz ticaret zenginliğinin göstergesi olan tunç çağı objeleri sergileniyor.

Ertesi gün Lübnan dağlarını aşarak Bekaa Vadisi’ne iniyoruz. Hocamız dağların yüksek kesimlerinin, tarihî olarak Dürzilerin yerleştikleri yerler olduğunu anlatıyor. Geçtiğimiz Dürzi köylerinden bize örnekler veriyor. Bir kültürler ve dinler mozaiği olan Bekaa Vadisi’ni gezmeye güneyinden başlıyoruz. Bir Ermeni köyü olan Anjar, güzelliği ve temizliği ile dikkatimizi çekiyor. Hocamız Ermenilerin 1915 tehciri ile Anadolu’dan buraya göç ettirildiklerini söylüyor ve bizi tehcir/soykırım tartışmaları konusunda aydınlatıyor. “Mukalete” diyor, yani karşılıklı katliam…

Baküs Tapınağı Baalbek Baküs Tapınağı, 2. yüzyıla tarihleniyor. UNESCO Dünya Mirası listesinde.

Yüz yıl önce yaşanmış olayları anlamaya çalışırken, Şam’a sadece 50 kilometre uzaklıkta bulunduğumuz aklımıza geliyor. Yol boyu gördüğümüz Suriyeli mülteci çadırları perişan halde. Filistinli mültecilere Suriyeliler eklenmiş ve Lübnan, nüfusuna oranla en fazla mülteci barındıran ülke durumunda. Ortadoğu’nun acılarına 100 yıldır yenileri ekleniyor…

Anjar’daki 8. yüzyıla tarihlenen Emevi Sarayı, İslâm tarihi ve sanatının ilk dönemlerindeki Roma etkisini yansıtıyor. Şam-Halep yolu üzerindeki bu yüksek vadide Halife I. Velid için yapılan bu saray kompleksi, Doğu Romalı mimarlar ve ustalar tarafından inşa edilmiş. Kare planı, surları, bazilika tipli saray yapısı ve anıtsal kapıları ile küçük bir Roma şehrini andırıyor.

Bekaa Vadisi’nde kuzeye doğru yolumuza devam ediyoruz. Rayak şehri, Beyrut’tan gelen demiryolu, Şam-Hicaz demiryolu ve Halep-Bağdat demiryolu bağlantılarının birleştiği bir kavşak. Osmanlı döneminde yapılan bu demiryolları artık işlemiyor. Rayak tren istasyonu 1. Dünya Savaşı’nın sonunda terkedildiği halde duruyor. Şam’dan gelen dar hat trenleri, burada yüklerini ve yolcularını Halep-Bağdat hattının standart genişlikteki trenlerine boşaltırlarmış. Buradan geçerken İngiliz taarruzu karşısında düzenini bozmadan çekilmeye çalışan 7. Ordu birliklerimizi ve 30 Eylül 1918’de Rayak’a gelerek burada bir savunma hattı kurabilmek için Alman generalleri ile mücadele eden Mustafa Kemal Paşa’yı hatırlıyoruz. O fedakar kuşağın buralarda yaşadıklarını 100 yıl sonra gözümüzde canlandırmaya çalışıyoruz.

Anjar ve Doğu Roma Anjar. 8. yüzyıl Emevi sarayının kalıntıları. Erken İslam döneminde Doğu Romalı mimarların yaptığı muhteşem bir yapı.

Baalbek Tapınakları, Lübnan’daki en çarpıcı antik çağ eserleri. Günün sonunda buradaki Jupiter ve Baküs Tapınaklarını çok etkileyici bir ışık altında görüyoruz (Bekaa vadisinin kuzeyinde bulunan bu anıtları ve öykülerini dergimizin 51. sayısında yazmıştık).

Ertesi gün sahil boyunca Beyrut’un kuzeyine ilerleyerek, Trablusşam’a (Tripoli) ulaşıyoruz. Hocamız bize Suriye’nin tarihî limanının burası olduğunu anlatıyor. Bugün ağırlıklı olarak Sünnî Müslümanların yaşadığı bu şehirde önce kalenin yolunu tutuyoruz. Haçlıların yaptırdığı bu Ortaçağ kalesi sonra Memlûkların, daha sonra da Osmanlıların eline geçmiş. Kalede her tarihsel döneme ait unsur yanında bütün bu dönemlerin güzel bir şekilde anlatıldığı bir de küçük müze bulunuyor. Ardından Trablusşam’ın renkli ve cıvıl cıvıl çarşısında Memlûk ve Osmanlı binaları arasında dolaşıyoruz. 17. yüzyıldan kalan Sabun Hanı’nda soluklanıp, satılan binbir renk ve kokudaki sabunlarını görüyoruz. En favorimiz, Lübnan’ın da simgesi olan sedir ağacı kokulu olanlar… Trablusşam şehir meydanını II. Abdülhamit tarafından yaptırılmış olan saat kulesi süslüyor. İmparatorluğun son çeyreğindeki olaylar, üzerine konuştuğumuz ana konuyu oluşturuyor; tabii bunu yaparken 1881’de açılmış meşhur tatlıcı Hallab’ın dükkanındaki künefelerin tadına bakmayı da ihmal etmiyoruz!

Debbani Sarayı Sayda’da 18. yüzyıla tarihlenen Debbani sarayı, Suriye ve Osmanlı mimari etkilerini bir araya getiriyor.

Günümüz, Lübnan’ın en güzel yerlerinden birisi olan Biblos’ta sonlanıyor. Tunç Çağı’na kadar uzanan bu yerleşim, bugün Ortaçağ kalesinin eteğindeki büyük arkeolojik sit, sevimli bir antik liman, taş sokaklar, cafeler ve dükkanlardan oluşuyor. Bu küçük şehrin Akdenizli karakteri öne çıkıyor. Tunç Çağı’nda buradan doğan alfabe, bütün Akdeniz dünyasına yayılmış. Ziyaretimiz sırasında Biblos’ta bir eski kitap fuarına tesadüf ediyoruz. Adını papirüs yazma kitaptan alan bu antik şehirde sokakta her dilde kitaplar satılmakta. Kitap seçmeye dalıyoruz ama, hiçbirimiz bu konuda Hoca’yla rekabet edemeyeceğimizi görüyoruz.

Lübnan’da son günümüz Beyrut kordonunun simgesi olan güvercin kayalarını görerek başlıyor. Buradaki kireçtaşı falez oluşumlarının jeolojisi bize Antalya’yı anımsatıyor. Daha sonra Beyrut güneyindeki Sidon (Sayda) şehrine doğru yola çıkıyoruz. Yolda geçtiğimiz Şii bölgelerinde hocamız bize Lübnan Hizbullahının tarihini anlatıyor. Sayda’nın ismini Osman Hamdi Bey’in burada 1887’de yaptığı arkeolojik kazılardan biliyoruz. O zamanlar imparatorluğun bir vilayeti olan Sayda’daki antik kral nekropolünden çıkan, başta İskender Lahdi olmak üzere olağanüstü eserler, başkentte yeni kurulmakta olan Müze-i Humayun’a taşınmıştı. Bugün de bu kurumun devamı olan İstanbul Arkeoloji Müzeleri’nde sergileniyor.

Biblos: Yat limanı! Biblos, Antikçağ’da Fenikelilerin en önemli limanlarından biriydi. Bugün de yat limanı olarak kullanılıyor.

Sayda şehrinde kıyıda bizi 1228’de yapılmış Haçlı kalesi karşılıyor. Daha sonra 17. yüzyılda yapılmış bir Osmanlı kervansarayı olan Fransız Hanı’nı geziyoruz. Burayı yaptıran Fahreddin, Lübnan’ı Osmanlılar adına yönetmiş, Fransızlarla da etkin bir ticaret ilişkisi kurmuş. Çarşı içindeki yürüyüşümüz sırasında 18. yüzyılda yapılmış Debbani Evi’ni ziyaret ediyoruz. Bu küçük saray, Lübnan’ın mimari tarihinin bir özeti gibi. Suriye, Türk, Avrupa etkilerinin bir arada gözlendiği sevimli bir mekan.

Rayak’ta zaman tüneli Rayak kentindeki tren istasyonu, 1. Dünya Savaşı’ndan beri dokunulmamış bir görüntü veriyor.

İstanbul’a dönüş yolculuğumuzda, bu küçük ama çok renkli ülkenin zengin tarihine kısa bir süre içinde yaptığımız bu yoğun seyahati hazmetmek için zamana ihtiyacımız olduğunu düşünüyoruz.

İlber Hoca’dan konu ve coğrafyayla ilgili önemli bir alıntıyla bitirelim:

“16. yüzyılda Osmanlı fatihleri, Arap dünyasını yanyana yaşayan fakat birbirine kapalı dini, etnik cemaatlerden oluşan heterojen bir yığın halinde buldular. Arapların Akdeniz’in uzun uygarlık tarihi içinde oluşan bir birliği vardı, ama aynı tarihin getirdiği kurumsal ayrılıklar daha çok göze çarpıyordu. 19. yüzyılın ikinci yarısında bu ayrılıklar bir yandan kanlı çatışmalara dönüştü, buhranlar yarattı; diğer yandan bir kültürel kaynaşma da birlikte doğdu. Bu kültürel kaynaşma Arap ulusçuluğu diye adlandırılmaktadır; ama gerçekte Batı dünyasının kültürünün ve eğitiminin getirdiği yeni değerler etrafında oluşan, yarı batılı-yarı laik yeni bir kurumlaşma söz konusuydu. Bu kurumlaşma, dinî inançların, hukuki ilişkileri, ticaret hayatını, eğitimi, politikayı ve yaşam biçimini derece derece kapsamıştır ve sözü edilen kurumlaşmanın gelişme ve yayılmasına paralel olarak da modern Arap seçkinleri yeni sorunlarla dolu yeni bir Arap dünyasının doğuşuna öncülük etmişlerdir. Kuşkusuz Osmanlı yönetimi de, 16-18. yüzyıllardaki Arap vilayetlerine göre çok değişen yeni bir Arabistan kıtasının yönetimini düzenlemek gibi bir işlevle aynı buhranlı atmosferin içine girmiştir”. (Prof. Dr. İlber Ortaylı, ‘19. Yüzyıl Sonunda Suriye ve Lübnan Üzerinde Bazı Notlar’, Osmanlı Araştırmaları IV, 1984)

Fotoğraflar: Ömer Lütfi Ersoysal