Erken cumhuriyet döneminin önde gelen şair-yazar ve gazetecilerinden Orhan Seyfi Orhon, Türkçü ideolojinin savunucularındandı. 1943’te yazar Halide Nusret Zorlutuna’ya yazdığı mektupta, dönemin ünlü isimlerinin yanısıra TBMM’yi de ağır sözlerle suçlayan Orhon, 1946’da milletvekili olarak Meclis’e girecekti!

EMİN NEDRET İŞLİ

Orhan Seyfi Orhon (İstanbul, 1890-İstanbul, 22 Ağustos 1972) ünlü, önemli şair/yazar ve gazetecilerimizdendir. Aruz vezni ile başladığı şiir serüvenine Ziya Gökalp’in etkisiyle hece vezni ile devam etmiştir. Millî Edebiyat akımını benimseyen Orhan Seyfi Orhon, edebiyat tarihimizde “hecenin beş şairi” olarak bilinen şairlerimizden biridir. Orhan Seyfi Bey’in bir başka özelliği de bir Babıâli mensubu olmasıdır. Öğrenciliği sırasında çıkardığı Hıyaban isimli dergiden başlayarak; Akbaba, Papağan, Resimli Dünya, Güneş, Edebiyat Gazetesi, Aydabir dergilerini yayımlamıştır. Milliyet, Tasvir-i Efkar, Ulus, Zafer, Havadis ve Son Havadis gazetelerinde de makaleler yazmış, köşe yazarlığı yapmıştır. Siyasetle de ilgili olan Orhan Seyfi Orhon 1946-1950 arasında Cumhuriyet Halk Partisi’nden Zonguldak, 1965-1969 döneminde de Adalet Partisi’nden İstanbul milletvekiliği olmuştur.

ORHAN SEYFİ ORHON

Akbaba, Papağan gibi mizah dergilerini aynı zamanda bacanağı olan edebiyatçı Yusuf Ziya Ortaç ile birlikte çıkaran Orhan Seyfi Orhon; ismini Beyazıt’ta Çınaraltı’ndan alan milliyetçi çizgideki Çınaraltı mecmuasını da çıkarmıştır. “Dilde, Fikirde, İşde Birlik” altbaşlıklı bu dergi 1941-1948 arasında 161 sayı yayımlanmıştır.

Çınaraltı’nın yazarları arasında yer alan Halide Nusret Zorlutuna (1901-1984), Orhan Seyfi Bey’in yakın arkadaşlarındandır. Halide Nusret Hanım’ın Yayla Türküsü isimli şiir kitabı, 1943’te Çınaraltı Mecmuası Yayınları’ndan çıkar. 

HALİDE NUSRET ZORLUTUNA

Orhan Seyfi Orhon’un Halide Nusret Hanım’a yazdığı bir mektup, burada ilk defa yayımlanıyor. 26 Mayıs 1943 tarihli “Çınaraltı Mecmuası” antetli bu iki sayfalık mektup “Aziz kardeşim Halide Nusret” hitabıyla başlamaktadır. Mektubun ilk paragrafında Orhan Seyfi’nin yorgunluk-yılgınlık hisleri ve Anadolu’da bir çiftlikte hayatının son yıllarını geçirmeyi arzu ettiğini gösteren ifadeler vardır. 

Halide Nusret Hanım’ın çok yakın dostu Şükufe Nihal’den (İstanbul, 1896-1973) şikayet ile başlayan ikinci paragraf ve sonrasında, Orhan Seyfi devrin yazar ve gazetecileri hakkında ilginç ve olumsuz düşünceler ileri sürer. Türk edebiyat ve basın tarihinde önemli yerleri bulunan pek çok kişiyi milliyetçilik üzerinden yargılayan Orhan Seyfi Orhon; Büyük Millet Meclisi’nin bile “Türkçü” olmadığını yazar. Ancak 1943’te bu ifadeleri kaleme alan yazarımız, üç yıl sonra eleştirdiği TBMM’ye Zonguldak milletvekili olarak seçilecektir.

Mekubunda “Rica” isimli bir şiire de yer veren Orhan Seyfi Bey, mektubun son bölümünde Yayla Türküsü isimli eserin basım, tiraj ve dağıtımı ile ilgili Halide Nusret Zorlutuna’ya açıklamalarda bulunur.

Halide Edip, Ahmet Emin Yalman, Şükufe Nihal, Sabiha-Zekeriya Sertel, Necmeddin Sadak, Falih Rıfkı gibi edebiyatçı ve gazeteciler hakkında “dedikodu” kıvamındaki ifadeleri gerçekten ilginçtir.

Avaz avaz ‘Turan’ dediler sonra davadan vazgeçtiler

26.5.1943

Aziz kardeşim Halide Nusret,

Mektubunu ne zevkle doya doya okudum bilsen! Ne külfetsiz, ne samimi, ne güzel yazmışsın ah! Yaşamak için çalışmaya muhtaç olmasam, Çınaraltı’nı çıkaracağıma seninle mektupla konuşsam. Bütün düşündüklerimi, duygularımı, özlediklerimi yazsam! Mersin’de, Adana’da, Bursa’da bir çiftliğim olsa. Oraya çekilsem. İnsanlarla münasebetim böyle birkaç sanat ve fikir arkadaşıma mektup yazmak ve onlardan mektup almaktan ibaret kalsa! Hayatımın son günlerini hakiki bir saadet içinde geçirmiş olurdum. İmkan var mı? İstesem de istemesem de didişmeğe mecburum. Ne yapalım, buna da şükür! 

Mektubunda hem çok haklı hem de haksız olduğun taraflar var. Evvela şu Türkçülük bahsini açacağım: Bizim Şükûfe Nihal Hanım, Allah selâmet versin, köylülere acır, fakirlere acır, çok merhametli, çok şefkatlidir. İşçilere yüreği sızlar fakat Türk milletine topyekûn acıdığını hiç görmedim. Bu kadar büyük işler yaptığı halde, serveti, sıhhati, ülkesi elinden alınmış, Avrupa’dan koğulmuş, iktisaden müstemleke haline konmuş, dünyada kaç milyon olduğu istatistiklerin bile doğru dürüst göstermediği bir kalabalık şekline sokulmuş, en az otuz-kırk milyonu Rusya’da esaret altında, her halinde mahv edilmekte olan şu zavallı Türk milletine acımayı pek aklına getirmez. Bunun hakkını istemeyi düşünmez. Sosyalist temayüller taşır. Türk dediği kadını operetteki Ayşe diye sever. Türk’ün mukaddes duygularına kayıtsızdır. Müslümanlığa omuz silker. Medeniyet âşıkıdır. İşte şiirlerinden anladığım Şükûfe Nihal Hanım budur. Belki de büsbütün yokolmak üzere olan bir milletin münevver kadınının, şairinin, romancısının böyle düşünmeğe hakkı var mıdır?

Halide Edib maskarasına gelince: Siyasî bir hırsla senelerce avaz avaz “Turân” diye bağırdığı halde istediği mevkii bulamayınca Avrupa’ya kaçmış, orada Türkçülükden vazgeçmiş, insaniyetci olarak Türkiye’ye dönmüştür. Onun nazarında “milliyetçilik” bir nev’i dar kafalılık, vahşet gibi bir şeydir. Türk milleti hakkındaki tercihi zail olmuştur. İnsaniyet âşıkıdır. Tekrar İstanbul’a geldiği günden beri ağzından bir def’a (Türk) kelimesi çıktığını gördünüz mü? Kocası Adnan Bey de aynı fikirdedir.

Yetmiş yaşına erdiği halde hâlâ millî hidayete ulaşamayan Hüseyin Cahid de bu fikirdedir. İngiliz muhibliği ona Rusya’yı medh ettirir. Şâyet İngiltere ile Rusya’nın arası açılsa o zaman Rus düşmanı olur. Fakat Rusya’nın milyonlarca Türk’ü mahv ettiğini bildiği halde hiçbir infiâl duymaz. Onlara karşı manevi bir alaka göstermeğe kalkarsanız (Turancı) diye sizi istihfaf eder. Gider Yahudi bozması Ahmed Emin’in Vatan gazetesinde onunla kolkola Türk milletinin yüksek menfaatlerini müdafaa eder. İstanbul gazetelerinin bir çoğu Türk düşmanıdır. Vatan bittabi Türklüğü düşünmez, millî duyguları ticari bir iş diye kullanır. Türkçülük temâyülleri gerçekleşince güçleşeceğini bilir. Onu elinden geldiği kadar saklamaya çabalar. 

Tan gazetesi: Sabiha-Zekeriya hem dönme, hem koministtir. Asıl doğrusu Türk düşmanıdır. Kızını Amerikalı bir Yahudi ile evlendirmiş, Türke karıştırmamıştır. (Akşam) oportünist bir gazetedir. Kâzım Şinasi, apartmanını tehlikeye koymaz. Hem de ne kadar Türk’tür bilmem. Necmeddin Sadak, hükümetin tevecühiyle yaşar. Asla ahlaki kayıtlara bağlanmaz. Önce ecnebi kadınla evlenir sonra bir genç züppeye, dejenere karıya âşık olur. Onunla evlenir, kumar oynar, içki içer, para harcar, Türk milletini değil kazancını, emniyetini, rahatını düşünür. Büyük Millet Meclisi de Türkçü değildir. Heyet-i Vekile’de –bâşvekil müstesnâ– kimler Türkçüdür bilmem. 

Falih Rıfkı, Ulus gazetesinde Türk tarihinin bütün şan ve şerefini bugünün bir iktizasız değişmeyeceğini yazar. Türkiye iktisaden Yahudilerin, Rumların, Ermenilerin müstemlekesidir. Uzatmayayım, biz Türkler işte bu halde olan bir milletiz. Senin bir kasaba mektebinde, muallime saygısızlık etmek gibi bir vaziyete düşen çocukların psikolojisini anlatan hikayene bunun için şaşıyorum. Mekteb ve çocuk mevzuunda fikrin bu mu? Hayvan seviyesine inen çocuk; pislik, açlık, ahlaksızlık içinde mahvolan çocuk; babasının hergün annesini dövdüğünü gören çocuk; uzvî bir inhitata uğrayan çocuk; tenbel, miskin, hayırsız çocuk… Daima birçok felâketler içinde büyüyen çocuklarımızı bu hikâye göstermiyor sanırım. 

Bir defa Amerikan muhtelit bir mekteb de seçilebilir. Ne söylediğini anlamıyorum. Sen yaraya dokunacaksın, hayata ineceksin, bu kıratta çocukları seveceksin. Onların içlerinde tam teşekkül edememiş, yüksek faziletli bir ırkın nüvesini bulamamışsın. Ben sana bunu söylemek istemiyordum. Fikrimi yanlış anlattım. Böyle bir vakı’anın olup olmadığını sormadım. Olsa da bu vakı’a tipik hayat vakıamız değildir. Yine tekrar edeyim: Bununla hikâyeni beğenmediğimi sanma! Ben hikâyenin, romanın biz olmasını istiyorum. Rus hikâyecileri, romancıları gibi realist olmamızı istiyorum.

Çınaraltı’nda bu sayıda hikâyen çıkıyor. Benim evvelce yazdığım hicv tarzında hikâyeler vardı. Geçen sayıda (Tabansız Ali) diye bir tanesini tekrar bastım. Kılıç Ali’nin en nüfuzlu zamanında bu hikâyeyi çıkarmıştım. (Her amansız Ali’de yaşayan bi tabansız Ali) budur. Bilmem nasıl buldun? Gelecek sayıda bir tane daha basacağım. Bana nasıl bulduğunu yaz. Ama sen de benim gibi insafsız, merhametsiz yaz. Oturup geçen günler bir şeyler mırıldanırken bir manzume ortaya çıkıverdi. İşte sana yazıyorum. Bu Cumartesi çıkacak nüshada Faruk Nafiz’in şiiri var. Ondan sonrakinde bunu neşredeceğim.

Rica

Vazgeç beni anlamaktan

Saçlarıma düşen akta

Sana beni uzun uzun 

Bir anlatayım bırakta

Sevgim ipekten bir kuşak

İçim o kadar yumuşak

Gönlüm karşında bir başak

Gibi titreyip durmakta

Sevinirim enikonu

Düşünmeden şunu bunu

Görsem mes’ud olduğunu

Hatta başka bir kucakta

Git bütün gün bütün gece

Senin her türlü eğlence

Gözümden kaybolmadan önce

Dönüp bir kerrecik bak da!

Kitabı nasıl buldun! Bugün tekrar adresine otuz tane daha kitap yolluyoruz. Ne kadar lazımsa yaz. Henüz kitapların hepsini vermeyecekleri için böyle ayrı ayrı yollamaya mecbur olduk. Kitapta hata bulursan afvett. Ben hasta idim sonra okurken evde okuyordum. Bir de tashih edilen mısraı mürettip düzeltirken bir başka hata yapıyor. Mektubuma son verirken yazılarını, hikayelerini, romanlarını beklediğimi tekrar, sıhhat ve afiyet dileyerek ellerini sıkarım. Aziz Kardeşim.