En uzak geçmişten en yakın geleceğe doğru

1938’de açılan Musée de l’Homme (İnsan Müzesi), bu yıl çağdaş vizyonlu sergilere ev sahipliği yapıyor. Evrim kuramı, ırkçılık, kaybolan diller… Dev sergi alanı, tarih-biyoloji-etnoloji-antropoloji dörtgeninde sıra dışı bir eğitim aracı, bin beş yüz araştırmacıyı barındıran özel bir bilimsel corpus.

Paris Evrensel Sergisi için 1878’de inşa edilmiş Tro cadéro Sarayı; tam karşısına Eyfel kulesi kondurulmadan on bir yıl önce 1882’de sarayın bir bölümünde açılan Etnografya Müzesi, gerçekte Musée de l’Homme’un (İnsan Müzesi) atası. Serüven daha da geriye, Buffon’un girişimiyle hayata geçirilen Botanik Bahçesi’nin XVIII. yüzyılın ikinci yarısında yola çıkışına dek gidiyor: Bu ikili bugün de biribirini tamamlayan iki ana parçadır ve dünyadaki benzerlerine model oluşturmuştur.

Trocadéro’dan İnsan Müzesi’ne 1878 yılındaki Paris Evrensel Sergisi için inşa edilen Trocadéro’nun ardından geride kalan saray, 1938’den bugüne İnsan Müzesi’ni ağırlamakta.

Musée de l’Homme 1938 yılında açılmış, 2002’de yenilenmesi yolundaki yasanın çıkışına dek ilk parametrelerine bağlı kalmıştı. Bu durumun bilimsel gelişmelerin sonuçlarına ayak uyduramaması nedeniyle haklı ve ağır eleştirilere konu olduğu biliniyor: Sözgelimi, daha önce başka bir denememde (NTV Tarih 49. sayı) değinmiştim, olağandışı fiziksel özellikleriyle “Hottentot Venüsü” diye adlandırılan Saartjie Baartman’ın kalıntılarının teşhir edilmesinin önüne yıllar sonra geçilmişti. 2009-2015 arası kapalı kalan İnsan Müzesi, bütünüyle yenilenmiş içdüzeni kadar, tazelenmiş perspektifiyle de bugün benzersiz bir başvuru merkezi olma niteliği taşıyor: Dev bir sergi alanı, tarih-biyoloji-etnoloji-antropoloji dörtgeninde sıradışı bir eğitim aracı, binbeşyüz araştırmacıyı barındıran özel bir bilimsel corpus.

Ana gövdeye eklemli bir “geçici sergi” mekânında, 2017 programında yeralan, alabildiğine çağdaş vizyonlu “Biz ve Ötekiler” konulu ırkçılık karşıtı sergi başlıbaşına bir “ders” niteliği taşıyor: Kim kimin ötekisi, hepimiz bir başkasının yabancısı değil miyiz? Aşırı didaktik yaklaşıma teslim olmayan, modern çağdan günümüze uzanan tüm ırkçı saplantıları deşifre eden bir küratörlük çalışması. Sergi sürerken ABD Virginia’da patlak veren Charlottesville olaylarında neo-nazileri, Ku Klux Klancıları, “süprematist”leri, sözün özü beyaz ırkın sözümona üstünlüğünü savunan moronları azdıran zihniyetin eski işaretleri, 1929 tarihli metal plaketlere nakşedilmiş resmî “uyarı”ların üçü yerine oturuyordu:
“No dogs, No Negroes, No Mexicans”;
“Zenciler otobüsün arka tarafına”;
belediyenin çift musluklu çeşmesi: Biri beyazlar, ötekisi zenciler için-şaka gibi gerçekler
İnsan Müzesi, aslında, ilk salonun ilk bilgi levhasıyla büzüştürüyor: Yeryüzünde sekiz buçuk milyon canlı türü yaşıyor, insan bunlardan biri. Evrim kuramı üzerinde abes ötesi tartışmalara gömüleduralım, müze duvarları hem bütün canlı türlerinin ve insanın, hem toplumların ve uygarlıkların geçirdiği farklı evrim parametrelerinin sonuçlarını, somut örneklerini işliyor. Canalıcı parçalar karşımızda: 28 bin yaşındaki homo sapiens kafatasıyla filozof Descartes’ınki vitrinde yan yana.

Geniş inanç yelpazesi şaşırtıcı renkler barındırıyor: Hayata ve ölüme değişik kültürlerin bakışı, o bağlamda işe koşulan hayal gücünün sınır tanımaz yaratıcılığı ve bütün bunların yaşandığı ritüeller, nesneler, mekanizmalar. Sözgelimi, adını olsun duymadığım “Molybdomancie”: Suya kurşun atarak gerçekleştirilen bir kehanet uygulaması. Ve Osmanlılarda da rastladığımız, heybetli örneklerini Topkapı Müzesi’nin koleksiyonlarında gördüğümüz “tılsımlı gömlek”ler başta Orhan Şaik Gökyay, yerli yorumcularımızın üzerinde durduğu bu inanışın Afrika ve Asya uygarlıklarındaki rengârenk uzantıları.

İnsan Müzesi’nin çarpıcı bölümlerinden birini balmumu anatomi çalışmalarının Ortaçağ’dan başlayarak XVIII. ve XIX. yüzyıllarda doruğuna varan sonuçları oluşturuyor. Sanatla bilimin böylesine iç içe geçtiği çok sayıda alan bulmak zordur. Unutmamak gerekir: Dinsel inançlar nedeniyle insan gövdesinin kutsal, dolayısıyla dokunulmaz kılındığı çağlarda bu gözüpek, doğru ve ince emek gerektiren ürünlerin ortaya koyulmuş olması dev bir adımdı: Hem bilimsel araştırmaların, hem tıp dünyasındaki gelişmelerin hız kazanmasına yol açmış hamleler…

Önyargılardan ırkçılığa Müzede yer alan “Biz kimiz?”, “Nereden geliyoruz?”, “Nereye gidiyoruz?” sergilerinin yanı sıra, “Biz ve Ötekiler -Önyargılardan Irkçılığa” geçici sergisi 2018 Ocak ayına kadar müzede.

Müzenin açık ara en büyüleyici kesiti, yeryüzünde konuşulan bütün dilleri, lehçeleri konu edinen, hiç benzerini görmediğim pano: Geniş bir alana yayılmış onlarca plastik dilden hangisini çekseniz hafifçe, çoğunu ilk kez duyacağınız yeryüzü dillerinden birinin ses kaydına kulağınızı dayayıp dinleyebiliyorsunuz. Aralarında kaybolmak üzere olanlar var; düpedüz bir avuç insanın son temsilcileri olduğu kabile dilleri.

Müze, etkin bir bölümüne Jean Rouch Merkezi’yle kavuşmuş bulunuyor ayrıca: Etnografinin kamera yoluyla açılmasına öncülük eden sinema adamının adının verildiği bu alan, o gün bugün yepyeni boyutlar kazanmış durumda. İnsan Müzesi yalnızca içeriğiyle değil, büyük senaryosu ve olağanüstü tasarımıyla da çağdaş bir üniversiteyi akla getiriyor. Günümüzde müzecilik, küratörlük başlı başına yaratıcılık alanlarına dönüşmüş durumda. Trocadéro’daki taş yapının içi yepyeni bir dille örülmüş. Dün ve bugün neyse, yarına yönelik bakış açısı tüm endişe verici soru işaretleriyle son salonda son vurguyu getiriyor: Bu gidiş, globalleşmenin utkusunun ardından uygarlığın mı bir tek, insanlığın da sonunu getirebilecek taşkınlıklarıyla İsrafil’in surunun çalmak üzere olduğunun göstergesi.

Müze salonları tenha. Dışarıda mahşeri kalabalık: Her ırktan, ulustan insanlar gelmiş, tam karşıdaki Eyfel’e ayarlı “selfie”lerini çekedursunlar, besbelli “durum”un farkında değiller.