Faruk Eren, “Kayıp Bir Devrimin Hikâyesi”nde gözaltında öldürülmüş/kaybedilmiş ve bugüne kadar Cumartesi Anneleri’nin simgelerinden biri olan ağabeyi “Gözlük Hayri”nin (Hayrettin Eren) hikayesine, 12 Eylül öncesi dönemin Hasköy mahalle hayatına ışık tutuyor. 

Hayrettin Eren 

Tarih devam mı ediyor tekrar mı ediyor derken, özellikle 90’lı yıllarda “tarihin tükendiği”, nihayete erdiği gibi popüler görüşler şimdilerde sarakaya alınır oldu. 12 Eylül öncesi Türkiye toplumunun yaşadığı en kaotik dönemin anlaşılmasında vazgeçilmez olan insan hikayeleri son üç beş yılda oldukça yaygınlaştı.  Kayıp Bir Devrimin Hikâyesi, adından başlayarak sert bir dönemin anlatısı. Denebilir ki hatırat türü edebiyatımızda alabildiğine güdük iken, özellikle sözlü tarih çalışmalarıyla insan malzemesinin serimlenmesinde oldukça mesafe alındı.  12 Eylül askerî darbesinin icracılarının sözde yargılanmasına da tanık olan günümüz toplumunda yine de bu dönem hakkında bilinenler oldukça sınırlı. Özellikle gazetecilerin kalemlerinden daha ziyade yukardan siyasete değin kitaplar bir yana bırakılırsa, muhkem bir 12 Eylül anlatısının olmadığı rahatlıkla söylenebilir. Yakın zamanda üniversitelerde yapılan araştırmalarda Kenan Evren’in “Türkiye Cumhuriyeti’nin ilk cumhurbaşkanı veya ressam” diye anıldığı düşünüldüğünde vaziyet karanlıktır. 

Faruk Eren Kayıp Bir Devrimin Hikâyesi’nde aslında kendisinin de dahil olduğu bir zaman diliminde gözaltında öldürülmüş/kaybedilmiş ve bugüne kadar Cumartesi Anneleri’nin simgelerinden biri olan ağabeyi “Gözlük Hayri”nin şahsında zor bir işe kol sıvamış. İlk bakışta o kadar yakından tanıdıktan sonra kolaylıkla yazılabilecek bir kitap gibi gözükse de Hermes tapınaklarındaki sınavlardan beter bir işe kalkışmış. 

Kitap mutlu bir çocukluğun hikayeleriyle, bugün artık dönemin birçok mahallesi gibi kimlik değiştirmiş Hasköy’ü resmetmekle başlıyor. Hasköy bir mekan olmanın ötesinde bir özne olarak anlatı boyunca öne çıkıyor. Bu geleneksel olduğu kadar işçilerin yoğun yaşadığı mahallede siyasetin keskinleşmesi, eylemler, duvar yazıları, çatışmalar arasında zengin bir insan manzarası eşliğinde verilince, birden kendinizi klasik bir roman havasında buluyorsunuz. Aslında ne ağdalı ne ağlamaklı ama mizahı ve ironiyi de kullanarak basit ve sade insanların o dönemi nasıl yaşadıklarını izlemek, beylik laflara yer vermeden, hatta kitabın kahramanının görüşlerini benimseme mecburiyeti olmadan insanlık hallerini izleme imkanı veriyor. Faruk Eren manevi bir borç gibi de algılanabilecek olan ağabeyinin hikayesini anlatırken aslında Hasköy’den başlayarak bu dönemin panoramasını çizmekte. Faruk Eren çocukluğundan başlayarak aslında toplumsal dokudaki gerilimler, yırtılmalar karşısında bir farkındalığın da hikayesini anlatmakta. Hicivin at oynattığı bir uslupla başladığı hikaye, olayların kızışmasıyla dönemin karakterine uygun bir değişimle hüzünlü bir ton kazanıyor. 

39 yıldır kayıp Hayrettin Eren’in annesi Elmas Eren, Cumartesi Anneleri arasında. Namıdiğer “Gözlük Hayri” 39 yıldır kayıplar arasında. 

Kitabın içindekiler bölümündeki başlıklar bile okur için böylesi ağır bir konu işlenirken hayli şaşırtıcı gelebilir: Yahudi mahallesi, kendini otomobil sanan Mordi, biberli terbiye, Hüdaverdi, ilk gecekondular, Faruk’un meyhanesi … “Koşun lan, haham öldü!” “Kaçın taş atıyorum”, “Durun ben Hayri’nin kardeşiyim”, “Yeşilliler geliyoor;” “Evim yok nerde duram!”, “Babam Zagor oluyor”… 

Bir aile hikayesinden dönem hikayesi çıkarmak, edebiyatın geleneksel yöntemlerinden biri olduğu kadar tarihin de temel malzemelerindendir. Horatius’un “anlatılan senin hikâyendir” cümlesini ilke edinirsek, elbette insanlar kopya kağıdıyla çekilmiş gibi benzer hayatlar yaşamıyorlar. Yaşadıklarının anlam ve önemini de aynı kaygılarla paylaşmıyorlar ama özellikle kaotik dönemlerde isteseler de istemeseler de benzer sorunlarla yüzleşmek mecburiyetinde kalıyorlar. “Zaman inanılmaz zalimliklerle akıyordu” diyor Eren. Kimse o zamanın dışında kalma imkanına sahip değildi… 

Ancak bu 12 Eylül hikayesi orada bitmiyor. Hayrettin Eren’in en az ölümü kadar dramatik olan, onun gözaltında “kaybedilmesi”nden sonra ailenin onun naaşını bulmak için verdiği mücadele. Bundan sonrası artık Arjantin’de 1 Mayıs meydanında toplanarak dünyaya seslerini duyuran kayıp annelerinin ardından dünyada ses getiren bir inat ve süreklilik hikayesi olan Cumartesi Anneleri’nin hikayesiyle birleşiyor. 

Böylece İstanbul’un bir işçi mahallesinde başlayan aile hikayesi, bugün geçmişimizi anlamak için vazgeçilmez olan yüzleşme ihtiyacını tüm çıplaklığıyla herkesin önüne koyuyor. 

Kayıp Bir Devrimin Hikâyesi bir reçete vermiyor ve belki de tam bu nedenle insanlık onurunun ne olup olmadığı üzerine bir tarih davetiyesi olarak kabul edilebilir.