Tarih Dergi 44.sayı

Paranın rengi ve kokusu olmadığı gibi, dünya görüşü veya ideolojisi de (di­ni-imanı dahil) yoktur. İktidar sahipleri tarihin her döneminde, her re­jimde, halktan zorla gaspettikleri veya yasal yollarla topladıkları vergi­lerin bir kısmını devletin kasasından kendi kasalarına aktarmıştır. “Kamu ve devlet yararı” için alınan-verilen rüşvetler kişilerin servetlerine servet eklemiş, dünya tarihi çok büyük oranda ve tabii “belgesiz” olan bu hadiseleri kaydede­memiştir.

Bugün, para hareketlerinin neredeyse yarısı (belki de fazlası) kayıtdışı olan ülkemiz belki pek varlıklı değildir ama, rüşvet ve rüşvete dayalı hareketler bakı­mından tarihte gayet zengin örnekler çıkarmıştır. Bu “işini bilen” devlet ve “işi­ni bilen” vatandaş halleri, tepeden aşağı küçülen şekilde tüm toplumu sarıp sar­malamış, yönetim hatta yaşayış sistemlerini etkilemiştir. O kadar ki, bugün ar­tık “yiyor ama çalışıyor” diye ifade edilen durum âdeta rüşveti meşrulaştırmış, kamu görevinin bizdeki doğal bir niteliği halini almıştır. Ancak dediğimiz gibi, rüşvet alma-verme devlet görevlileri ile sınırlı bir alış-veriş değildir; sivil top­lumun neredeyse bütün katmanlarında, küçülen oranlarda, yüzyıllardır devam eden bir gelenektir. Dolayısıyla devlet katında da günlük hayatta da bir işi hal­letmek, bir süreci hızlandırmak veya bir belayı geçiştirmek için rüşvet alıp ve­rilmesi sadece tarihî olarak değil, gündelik anlamda da “haber değeri” taşımaz.

Ne var ki gerek uzak gerek yakın tarihimizde bilinen rüşvet vakaları, para yi­yen kişilerin bu varolan sistem içerisindeki “normlar”ın, yani “normal” addedi­len miktarların çok üzerine çıkmaları sonucu ortaya dökülmüştür. Yani özetle “canım, o kadar da olmaz” hali vardır. Zira yazılı olmasa da rüşvet miktarları­nın “kabul edilebilir” yani varolan sistemi etkilemeyecek ölçüde belirlenmesine dikkat edilirdi. Bu limitlerin aşıldığı belli olduğunda, durum civardaki diğer rüş­vet alıp-vericilerin dikkatini çeker ve ilgili şahıs ipe, hapse, sürgüne yollanırdı.

Ülkemiz aydınında “Türkler’in göçebe geçmişi”ne dair bir tür olumsuz yak­laşım vardır. “Sonradan Anadolu’ya gelme” bir tür “sonradan görme” gibi yansı­tılır ve bunun yanına “köylülük” de eklenir. Ancak hatırlamak gerekir ki, rüşvet başta olmak üzere çeşitli kepazelikler İstanbul’un fethinden, Fatih döneminden hemen sonra, merkezî devletle kurumsallaşmıştır.