Dünün ve bugünün gündemi e-postanıza gelsin.
0,00 ₺

Sepetinizde ürün bulunmuyor.

Hoş kokularıyla baş döndüren medeniyet

Sofralardan mekanlara, vücutlardan kaftanlara günlük hayatın her kıvrımından hoş kokular yükselir; misk, amber, ud, karanfil, kâfur ve envai çeşit çiçek rayihası burunları şenlendirirdi. Batı’da 19. yüzyıla kadar kötü kokuları perdeleme görevi üstlenen parfümler, Osmanlı İmparatorluğu’nda temizliğin ve bakımlılığın nişanesiydiler.

NEJAT YENTÜRK

Osmanlı kent yaşayışında güzel kokular Batılı burunlar için hiç olmadık yerlerden çıkıp kendilerini belli ederlerdi. Pretextat Lecomte’un güzel kokuların “Batı için bir lüks, ancak Doğu’da vazgeçilmez” olduğunu belirtmesi boşuna değildir. Ya da Miss Pardoe’nun “ister kadın ister erkek, Doğu’nun yerlisi olup da bunları kullanmaya fazlasıyla düşkün olmayan biriyle karşılaşmadım” demesi… Osmanlı gündelik yaşamında güzel kokular, günümüzle kıyasla daha yaygın kullanılırdı. Üstelik pahalı çeşitleri hali vakti yerinde olanların ulaşabileceği kokular olsa da, Batıdaki gibi dar bir zümrenin tüketimi ile sınırlı kalan lüks tüketim ürünleri de değillerdi.

En rağbet görenlerin başında gelen misk, amber, gül suyu ve çiçek suları yemeklere, tatlılara ve şerbetlere katılırdı. Ağız miski denilen miskli, gülsulu şekerler yapılırdı. İster misafir, ister yabancı elçi olsun bir ağırlama sırasında muhakkak gül suyu ve buhur ikram edilirdi. El ve yüzler gülsuyu ile ferahlatılırken, buhurdandan yükselen duman konuğun sakalına ve sarığına tutulurdu. Elbise, kaftan ya da sarık üzerinde sürülebilen terkipler kullanılırken, yelpaze ve mendiller de kokulandırılırdı. Bunlara beden temizliğinde kullanılan misk sabunlarını da eklemek gerekir. Bunların dışındaki koku kullanımları biraz fantezi dünyasına aittiler: Mekanların amberli, miskli ve kâfurlu mumlar ile aydınlatılması; kokulu nargile ve çubuklar, amberli kahveler içilmesi; el yazması kitaplarda misk eklenmiş mürekkepler kullanılması gibi…

Osmanlı koku kültürünün değerli objeleri

18. yüzyıl tombak buhurdan (ortada), 19. yüzyıl altın üzerine yakut ve elmas kakmalı küre formlu murassa koku mahfazası kolye (solda), 19. yüzyıl altın üzerine elmas ve mine süslemeli yumurta biçimli koku mahfazası (sağda). Harem-Padişahın Evi, (2012).

Batının gündelik yaşayışında parfümler, 18. hatta 19. yüzyıla dek gerek sokaklardan yükselen kötü kokulara tahammül edebilme, gerekse bedenin yaydığı kötü kokuları perdeleme görevi görürlerdi. Beden temizliğini mutlaka abdestle tazeleme şartıyla gündelik yaşamına devam edebilen Müslüman Osmanlı insanı için ise parfümler, bu türden bir sosyal zorunluluk haline gelmemişlerdir. Osmanlı gündelik yaşamında parfümler, koku kullanmanın sünnet sayılması bir yana, su ile temizlenen bir bedende bugünün modern anlayışına daha yakın gerekçelerle kullanılırdı: hamamdan sonra muhakkak kullanıldığı için temizliğin dışavurumu olarak, güzel kokular yayarak fark edilmek ve en önemlisi güzel bir müziği usul usul işitir gibi zevk duymak için… Bugün parfüm dediğimizde zihnimizde, cilt üzerine uygulanan bir sıvı canlanır. Fakat insanlık tarihinde güzel kokuların ilk kullanılma şekli tütsü, yani buhur halidir ve güzel kokulu ağaç kabukları ya da reçinelerin buhurdanlar içinde yakılmaları ile sağlanırdı. Osmanlı gündelik yaşamında da mekanların buhurdanlar içinde yakılan tütsülerle kokulandırılması, hatta bu iş için özel terkipler meydana getirilmesi en yaygın işlerden birisidir.

Gül kokulu şişeler
Gülabdanlar, gül suyu serpmek için kullanılan uzun boyunlu, ağzı emzikli, armut biçimli şişelerdir. Elinde gülabdan tutan kadın, Abdullah Buhari, Osmanlı Tasvir Sanatları 1: Minyatür (2014). Qing hanedanı dönemi Çin yapımı 18. yüzyıl Osmanlı gülabdanı, Harem- Padişahın Evi (2012).

Kültürümüzde cilt üzerinde kullanılan güzel kokulara ilişkin en erken kayıtlar, 15. yüzyılın bahnameleri ile
tıp kitaplarında formülleriyle birlikte yer alır. Sonraki yüzyıllardaki narh defterleri ile birlikte bunlar, teknik metinlerdir. Bu teknik metinlere 17. ve 18. yüzyıl boyunca Topkapı Sarayı’nda tutulmuş Helvahane Defteri’ni de ekleyebiliriz. Toplumsal yaşama ilişkin ayrıntıları en erken olarak Evliya Çelebi’nin Seyahatname’sinde ve surnamelerde bulabiliyoruz.

Bahnameler, okuyucuları cinsellik alanında eğitme amacıyla yazılan metinlerdir. 1430 yılında Ali bin İshak tarafından kaleme alınmış olanı, ilk bahname olarak kabul edilir ve vücut kokusunu güzelleştirici terkipler ve uygulanış şekilleri konusunda aydınlatıcı bilgiler içerir. Bunlar kadınların kullanımına yöneliktir. Çünkü bahnamedeki öğüte göre “kadınların giysileriyle vücutlarının kokusu, erkekleri cezbeder, uysallaştırır.” Kitapta, vücuda sürülen üç formül, iki de koltukaltı ve kasıklardaki kötü kokuları giderici formül kaydedilmiştir.

Ortaçağdan başlayarak yüzlerce yıl boyunca parfüm denilince Arap yarımadası akla gelirdi. Bu coğrafya, zengin parfüm örnekleriyle Batı’yı kendine hayran bırakmıştı. Bunun öncelikli sebebi, hammadde ticaretini ellerinde tutan Arap tüccarlardı elbette. Yemeklerde kullanılan baharatın yanı sıra eczacılıkta ve ıtriyatta kullanılan hammaddeleri Asya’nın içlerinden, hatta daha uzaklardan temin ediyorlar, ticaretini denetliyorlardı. Kaşalot balığının dışkısı olan amber, kıyıya vurduğu Yemen sahillerinden toplanıyordu. Ud,
karanfil, kâfur Hindistan’dan geliyordu. Zaferan, gül ve daha birçok çiçek İran’dan; misk keçisinden elde edilen misk Tibet ve Çin’den; misk kedisinden elde edilen zebâd ile sandal Hindistan’ın Çin sınırındaki topraklarından; laden Sicilya’dan; ban yağı Arap yarımadasından sağlanıyordu. Arabistan, devrin eczacılık ve ıtriyatçılığında kullanılan hammaddelerin ticaretini elinde bulundurması sayesinde parfümcülüğün temellerini atma fırsatını da yakalamıştı.

Batı’nın, alkolü keşfedip parfümcülükte kullanmaya başlamasına dek tüm dünya parfümcülüğünde çığır açan başka bir yenilik yaşanmadan yüzyıllar geçmiştir. Osmanlı yaşayışı ise, başta Arap ıtriyatçılığı olmak üzere tarih boyunca köklü koku kültürleri meydana getirmiş halkların gelenek ve uygulamalarını miras almıştır. Ortaçağ Arap ve İslam ıtriyatçılık geleneği Osmanlı’da yüzyıllar boyu sürdürülmüştür. Yüzyıllar sonra, hatta yirminci yüzyılın başlarında bile Osmanlı gündelik hayatında Ortaçağ Arap ıtriyatının örneklerine rastlanır.
Bu geleneğin devam ettirilmesinde İslam dininin güzel koku kullanımını sünnet kabul etmesinin büyük payı bulunmaktadır.

İslam Peygamberinin misk ve amber başta olmak üzere güzel kokular kullanan biri olması, koku kullananlara karşı olumlu yaklaşması, Cuma namazından önce hoş kokular sürünenleri övmesi, Müslüman yaşayışında güzel kokuların kendine yer açmasının sebeplerindendir. Cennet tasvir edilirken birçok kez güzel kokulu miske atıfta bulunulur. Peygamberin evinde de misk, kâfur, amber, ud ağacı kabukları yakılır ve bu suretle çıkan güzel kokulu dumanla evi tütsülenirdi.

Osmanlı koku kültürü ile ilgili bir başka önemli kaynak ise 15. yüzyılın ilk yarısının büyük hekimi
Şirvanî’nin Tuhfe-i Murâdî isimli eseridir. Bu eser, Anadolu’da yazılan ilk Türkçe tıp kitapları arasında sayılır. Bursa’da yazılıp 2. Murat’a sunulan eser, kültürümüzdeki parfüm çeşitlerinin en erken örneklerini barındırır. Kitaptaki tariflerin çoğunluğunu mekânları kokulandırmak için kullanılan buhurlar oluşturur. Bunların yanında insanların kendi bedenleri için kullandıkları güzel kokular, sadece isimleriyle değil, içeriklerindeki maddeler ve hazırlanma yolları ile yer alırlar. Lehlehe-i ebyaz, hamamdan sonra erkeklerin bedenlerine sürdükleri merhem şeklinde bir parfümdür; kâfur ve menekşe yağı karışımıdır. Mutarra-yı müdrec, kaftanları kokulandırmak için kullanılır, misk amber ve ud, yani öd ağacı içerir. ‘Anberine’ler, kadınların boyunlarında ziynet gibi taşıdıkları katı parfümlerdir: amber, misk, öd ağacı, ban yağından yapılırlar; hazırlanırken istenilen şekil verilip, ortasından delinerek üstte taşınırlar. ‘Zerire’ler misk, öd ve amberle yapılan merhem şeklindeki parfümlerdir. Ve son olarak ‘galiye’ler yer alır bu kitapta. Ortaçağ Arap ıtriyatçılığının en ünlü ve pahalı parfümleri… Zaten altın, gümüş ya da sırça kaplarda saklanması, ederi konusunda fikir de vermektedir.

‘Galiye’ler (ya da ‘kalye’ler), galiyedan denilen küçük kaplar içinde saklanan ve parmak ucuyla alınarak saç ve kaşlar üzerine sürülerek kullanılan siyah macun görünümündeki parfümlerdi. Bütün koku macunları gibi galiyeler de Arap kökenli idi. Hakkındaki ilk bilgiler 7. yüzyıla, Emevilere dek uzanan galiyelerin ana bileşenleri bileşenleri misk ve amber olduğundan oldukça pahalıydı. Zaten ‘galiye’nin sözcüklerdeki
karşılığı ‘pahalı’dır. Bu meşhur kokular, misk ve amber karışımına sümbül, söğüt külü ve saf beyaz
mum eklenerek hazırlanırdı. Koku vermekle kalmaz, sürülen yeri siyaha boyar ve parlatırdı. 20. yüzyılın başına kadar seyyar esans satıcılarının çantalarında bulunabilen ve bu yıllarda erkeklerin bıyıklarına
sürerek kullandıkları kalemis ya da kalemis yağı, gerçekte galiye-i misk’in halk arasındaki söylenişinden başka bir şey değildi. Bu kokulu boyalara yirminci yüzyılın başı İstanbul’unda ‘kozmatik’ adı verilmişti.

Bugün olduğu gibi geçmişte de bir parfümün kokusunun kalıcılığını ve fiyatını artıran en önemli unsurlar, terkibinde kullanılan hammaddelerin türü ve terkip içindeki oranıdır. 1640 tarihli Es’ar Defteri’nde galiyelerin, dönemin diğer ünlü parfümü olan buhur suyuna kıyasla tam 800 kat pahalı oldukları anlaşılmaktadır.

Osmanlı sarayının parfümlerinin yapıldığı yer, sarayın ilaçlarının, tatlılarının, kokulu sabunlarının da yapıldığı Helvahane’dir. Saray için imal edilen kokular arasında buhur suyu önemli bir yer işgal etmektedir. İmalatı kayıt altına alındığı için tarifi bütün ayrıntıları ile bugüne ulaşmış Osmanlı’ya özgü bir kokulu sudur.

Gül suyu ve gül yağı ise kültürümüzün başta gelen kokularındandır. Gül, bu coğrafyanın en önemli kokulu çiçeklerinden biridir: Kafkasya’dan başlayarak, Lübnan dağlarına kadar uzanan bir hat içerisinde, Anadolu’nun doğusunu da kapsayan bölgenin kokulu gül ırkının doğduğu, yetiştiği ve dünyaya yayıldığı bölge olduğu kabul edilir. Koku güllerinin ziraatının yeryüzünde ancak belirli bölgelerde yapılabilmesi, gül suyu ve gül yağının değerli bir meta olmasına yol açmıştır. Konuk ağırlamalarında, mevlit gibi dini toplantılarda konukların ellerine gül suyu serpme âdeti vardı. Gül kokusunun İslam dinindeki ayrıcalığı, yeni yapılan ya da onarılan camilerin ibadete açılmadan önce gül suyu ile yıkanmasına kadar varmaktadır. Gül suyu, Osmanlı mutfağına güllaç, su muhallebisi gibi tatlılarda ve şerbetlerde de kullanılırdı. Evliya Çelebi Seyahatname’sinde Edirne çevresinde geniş gül bahçeleri bulunduğunu, burada üretilen gülsuyunun İstanbul’da satıldığını yazar.

Evliya Çelebi, İstanbul’da gülsuyu satıcı esnafına ait dükkânlarda bulunan buhur suyu ve gül suyu’na ek olarak başka kokulu sular da sayar: Ma-i kadı, Ma-i amber, Ma-i aselbent, Ma-i maverd, Ma-i yasemen. Evliya Çelebi’nin verdiği bu listeye ‘çiçek suyu’nu da eklemek gerekir. Tomurcuk halindeki turunç çiçeklerinden elde edilen çiçek suyu, gül suyu gibi haricen sürüldüğü gibi, mutfaklarda da kullanılırdı.

Osmanlı ıtriyatında saptadığımız diğer parfümler yasemin, sümbül, gül, reyhan ve kullemisk (galiye-i misk), ıtır, tefarik, sandal, öd ağacı, ful, kakule, tarçın, karanfil, sandal gibi kokulu yağlardan ibarettir.

Son olarak, cilt üzerine uygulanmasa da kişisel bir parfüm formu olarak değerlendirilmesi gereken ‘şemmame’leri anmak gerekir. Bilindiği üzere şemmame, yenmeyen ancak kokusu için yetiştirilen çok küçük boyutlu bir kavun cinsidir. Amber, misk ve laden şemmameleri, giysi üzerinde taşınarak koku yayan ya da elde tutularak koklanan, hatta yazı takımında koku yayması için bulundurulan küçük toplardı.

Sonuç olarak, geleneksel Osmanlı parfümleri teknik olarak kokulu sular, kokulu yağlar, macunlar ve şemmame gibi kokulu toplardan ibarettir. Alkol, 19. yüzyılın son çeyreğine dek Osmanlı parfümcülüğünde hiç yer almamıştır: uçucu yağlara, yani esanslara alkol ve su ekleyerek Avrupa tarzı kolonyalar, losyon ya da parfümler imal etmek, ancak Avrupa’dan ithal edilen örneklerle karşılaşıldıktan sonra mümkün olabilmiştir. Ancak, geleneksel koku alışkanlıklarından hemen vazgeçilmediği, hatta nadir de olsa rastlamakta olduğumuz seyyar esans satıcıları ile günümüze kadar uzandığı açıktır.

OSMANLI DÖNEMİNDE KOKU TİCARETİ

Her parfüm çeşidinin bir esnafı vardı

Selçuklu ve Osmanlı ticaret yaşamında attar dükkânları, günümüzün eczane ve parfümeri dükkânlarının işlerini görürlerdi. Hatta attarlar hazır ürünleri bulundurmanın yanı sıra, ilaçlar terkip edip, kokulu sular, uçucu yağlar, kına, el ve yüz yağları ve dönemine göre daha birçok çeşit ıtriyatı da üretir ve satarlardı. Günümüz Türkçesindeki aktar sözcüğü, ‘güzel kokular satan kişi’ anlamına gelen Arapça attar sözcüğünden bozmadır.

Osmanlı ticari hayatında attarlardan başka, yalnızca güzel koku işiyle uğraşan başka esnaf grupları da bulunuyordu. 1640 Tarihli Narh Defteri’ndeki kayıta göre misk-furûşan (misk satıcıları) Osmanlı’nın parfümcüleriydiler… Beden üzerinde kullanılacak ıtriyat kadar, Osmanlı toplumunun koku kullanım alışkanlıklarına uygun her türlü malzemenin satışını yaparlardı. Bu meslek grubu anber-i şemmâme, anber-i tabaka, misk-i Buhâra, galiyeler, buhur suyu, asilbend, buhurdanlarda yakmak üzere öd-i Mâverdî, anberî buhur ve asilbendî buhur ve bunların yanı sıra el ve yüz yağı satmaktaydılar.

Evliya Çelebi ise bu mesleği imal ettikleri ürünlere göre gruplandırır. Osmanlı kokuları içerisinde en rağbet gören gül suyunu satan esnaf-ı gülabcıyan ise dükkânlarında gül suyunun yanı sıra buhur suyu, ma-i kadı, ma-i amber, ma-i aselbent, ma-i maverd, ma-i yasemen gibi dönemin kokulu sularını bulundururlardı. Evliya Çelebi’nin anlattığına göre, İstanbul’da eski Bedesten önünde büyük bakır kazanlar içinde gül suyu satan Edirneli hatunlar da vardı.

Osmanlı dönemi koku satıcıları içerisinde önemli bir grubu buhur satıcıları oluşturmaktaydı. Bunlardan esnaf-ı ud-ı amberciyan buhurdanlarda yakmak üzere ud-ı amber satarken esnaf-ı buhurcıyan ise dükkânlarında yine buhurdanlarda yakmak üzere aselbent, günlük, sünbül hatayı ve buhur nebi gibi çeşitli buhurları bulunduruyordu. Esnâf-ı zebâtcıyân, dükkânlarında zebât ve kullemisk ve nice yüz çeşit güzel kokulu yağlar satıyorlardı.

Son olarak esnaf-ı ehl-i hıref dehhan-ı edviye ise şifa yağları satan meslek grubunu oluşturuyordu. Bu esnaf, badem, servi kozalağı, ceviz, fındık, fıstıktan ve daha başka birçok şeyden yağlar da elde edebiliyordu. Evliya Çelebi’nin bu satıcıların, esnaf alayından halka yasemen yağı, sümbül ve gül yağı, reyhan ve kallemisk yağları dağıtarak geçtikleri yönünde verdiği bilgiler, söz konusumeslek grubunun kokulu yağları da imal ettiklerini düşündürür niteliktedir.

Kokulu geçit töreni Surname-i Vehbi’de yer alan, 1720 Şenliği’nde Mısır çarşısı esnaf alayının geçit törenini resmeden Levni minyatüründen detay, kokucu esnafın geçişi. Osmanlı Tasvir Sanatları 1: Minyatür, (2014)

BUHUR SUYU

Hem sultanın hem tebanın parfümü

Buhur suyu adını taşıyan kokulu su, geçmişi yaklaşık 550 yıl öncesine dek uzanan, terkibi ve yapılışı hakkındaki bilgilerin tamamı günümüze ulaşabilmiş önemli bir Osmanlı parfümüdür.

Topkapı Sarayı’nda, fetihten beri devam edegelen bir anane olarak her yıl ramazan ayının on beşinci günü geçtikten sonra padişaha buhur suyu takdim olunurdu. Helvahane ocağında imal edilen buhur suyunun imalatı ve dağıtımı büyük bir ciddiyetle yürütülür, kayıt altına alınırdı. Buhur suyu, Enderun’un Seferli Koğuşu mensupları tarafından padişaha sunulurdu. Saray mensuplarına, vükelâya, hareme, ulemaya ve sair bendegâna ise ramazanın on beşinden itibaren zarif billur şişeler içinde dağıtılırdı. Bu buhur suyu, alanlara, Hırka-i Şerif Alayı’na davetiye yerine geçerdi.

Buhur suyu sarayın kullanımı için Helvahane’de imal edilen, ama halkın da misk satıcılarından ve gül suyu esnafından satın alabildiği, Osmanlı yaşayışına has bir parfümdü. İstanbul misk satıcılarındaki fiyatı ise ulaşılamayacak bir rakam değildi. 1640 Es’ar Defteri’ne göre gül suyuna kıyasla sadece dörtte bir oranında pahalıydı.

Buhur suyunun terkibine ve hazırlanışına ilişkin kayıt, Topkapı Sarayı Müzesi Arşivi’nde (No: 7011) bulunan, 1708 tarihinde Çamaşırbaşı olan Yusuf Ağa’nın defterinde yer almaktadır. Çamaşırbaşı Yusuf Ağa, defterinde buhur suyunun tarifini verdikten sonra bu yöntemin mucidinin Ankaralı Mustafa Ağa olduğunu da açıklar.

Bu kayda göre Padişah, Çamaşırbaşı tarafından sunulan buhur suyunu kabul ettiğinde, 15 altın çamaşırbaşına, biner akçe de diğer yoldaşlarına ihsanda bulunurdu. Buhur suyunu, devlet ricaline götüren ağalara rical tarafından mevkilerine uygun birer hediye ve bahşiş verilmesi de eski âdetlerdendi. Yıllar geçtikçe, buhur suyu getiren ağalara verilmesi zorunlu olan bu hediye ve bahşişlerin ricale ağır geldiğini ifade edilmeye başlanmıştı. Bu durumu işiten Sultan 3. Mustafa tarafından bundan böyle Sadrazam ve Şeyhülislam dışında ricale buhur suyu gönderilmemesi için emir verilmiştir.

İstanbul halkının ulaşabildiği buhur suyu, üstünlük bakımından sarayda yapılandan geri kalmazdı. Hatta 1720 yılında 3. Ahmet’in şehzadelerinin sünnet düğünleri için yapılan şenlikte Mısır Çarşısı esnafı tarafından sunulan düğün hediyeleri arasında yer almıştı.

Buhur suyunun terkibinde yer alan sandal ağacı, aselbent, buhuru Meryem, öd ağacı, kalenbek ağacının her biri aslında buhurdanlar içinde yakılarak kullanılan buhur/ tütsü çeşitleridir: bu buhur çeşitlerinin gül suyu içinde kaynatılması ile elde edilen kokulu suya bu nedenle buhur suyu adı verilmiştir.

AHMET FARUKî

Avrupa tarzı üretim yapan ilk yerli ‘parfümör’

19. yüzyılın ilk yarısında Batı ülkeleri ile imzalanan ticaret antlaşmaları sonucunda Osmanlı topraklarında çeşitlenerek artan ithal malların varlığı, Tanzimat döneminde yoğun toplumsal değişikler yaşayan Osmanlı toplumunda yeni bir beğeni dalgası yaratmış ve yeni bir tüketici kimliğinin, yeni alışkanlıkların biçimlenmesine yol açmıştı. Gündelik yaşamın birçok parçası alaturka ve alafranga diye ikiye bölünmüştü. Osmanlı tüketicisi, ayeni parfümlerle bu yıllardan başlayarak tanışmıştı.

Batı’ya rakip oldu
Kaliteli ürünlerini şık ambalajlar içinde, zarif etiketler ve cazip isimlerle sunan Ahmet Farukî, Avrupalı firmaların karşısına rakip olarak çıkmayı başarabilmiştir.

Aynı dönemde Avrupa’da kimya alanındaki yenilikler parfümeri sektörüne büyük atılımlar a yol açmış, hızla büyüyen parfümeri sanayisinin, Osmanlı pazarında yer edinmesi güç olmamıştır. Kokulu yağlardan terkip edilmiş geleneksel kokular kullananların alkollü ıtriyatla, pudralarla, allıklarla, kremlerle, diş iksirleriyle tanışmaları bu dönemde gerçekleşmişti. Abdülaziz döneminin sonlarına doğru Avrupa’dan gelen birkaç parfüm dar bir çevrede kullanılmaya başlanmışsa da alkol içeren parfüm ve kolonyaların toplumun tüm kesimlerinde yaygınlaşması II. Abdülhamit döneminde yaşanmıştı.

19. yüzyılın sonlarına doğru, İstanbul’da Galata’da, Pera’da, İzmir’de Frenk Sokağı’nda açılmaya başlayan bonmarşeler Avrupa’nın lüks tüketim ürünleri ile dolup taşmaya başlamıştı. İthal malların varlığı ile hareketlenen bu ticari ortamda Osmanlı esnafı parfümeri sektörünün karlılığını fark etmekte gecikmeyecekti. Tıpkı Avrupa kökenli bonmarşeler gibi yerli tuhafiyeciler ve yağlıkçılar da bu yeni ve göz alıcı ürünleri dükkânlarında satışa sunma konusunda oldukça heveslenmişlerdi.

Bu gelişmeleri değerlendiren ilk girişimci, Mısır asıllı Müslüman bir İstanbullu Ahmet Farukî oldu. Farukî henüz 26 yaşında iken tamamı ithal edilen kozmetik ürünleri ülke içerisinde imal etmenin kârlı bir girişim olduğunu fark ederek 1894 yılında Sultanhamam’da açtığı büyük mağazası ve Feriköy’deki imalathanesi ile yerli parfüm ve kozmetik sanayinin kurucusu oldu.

Ahmet Farukî, kendi alanında bir ilktir. Yaptıkları, sanayi alanında sayılmayacağından önemli görülmeyebilir; ama bir ithal malları cennetine dönüşmüş olan Osmanlı mülkünde büyük bir anlam taşımaktadır. Farukî ardından gelecek birçok yerli üreticiye önderlik etmiş, müessesesinin daha ilk yıllarından başlayarak çeşitli dergi ve gazetelere yerli üreticiyi teşvik edici, cesaretlendirici yazılar yazmış; tüketici kesime ise, alışverişlerinde yerli müstahzarları tercih etmelerinin ülke iktisadiyatı için önemini vurgulamıştır.

Sadece parfüm ve kolonya değil, kremden düzgüne, briyantinden şampuana, allıktan sürmeye, rujdan ojeye, tıraş sabunundan diş macununa çok değişik ıtriyat malzemesi üreterek, sözcüğün tam anlamıyla bir parfümeri fabrikası var eden Farukî, işine duyduğu saygı ve yaratıcılığı ile kısa sürede büyük bir başarı elde edecektir. Ürünleri Avrupa orijinli olanların ayarında olmak bir yana, onlarla yarışacak üstünlükte ve çeşitliliktedir. Nitekim katıldığı uluslararası sergilerden ( 1903 Atina, 1904 B ordeaux, 1905 Liege, 1906 Paris, 1906 Londra ) kazandığı birçok altın madalyanın yanı sıra, Nişan-ı Osmanî ve Sanayi Madalyası, İran Hükümeti tarafından da Altın Şîr-i Hûrşîd Madalyası ile onurlandırılır.

Kaliteli ürünlerini, şık ambalajlar içerisinde, zarif etiketlerle sunan Farukî, Avrupa’daki parfümeri firmalarının karşısına bir rakip olarak çıkabilmiştir. Hatta ismini, bir marka olarak lanse edebilmiştir. Farukî’nin kozmetik türlerin isimlerini yerli halkın anlayacağı biçimde değiştirmesi ise ticari anlamda dâhiyane bir tutumdur. Müslüman halk, dilinin dönmediği eau de cologne’a odikolon derken, o önce Farukî Kolonya Suyu ismiyle halkın karşısına çıkmış, daha sonra bu ismi Farukî Kolonyası’na dönüştürmüştür. Daha başka birçok müstahzara da Türkçe adlar takarak, bunların isim babası olmuştur: Zambak suyu (eau de lys), dudaklık (ruj), allık (compakt’lar), kirpik boyası ya da fırçalı sürme (rimel)… Parfümlere ise lavanta adını takmıştır. Ecnebi isimlere sahip ithal parfümlere karşı Unutma Beni, Cici, Meltem, Şebnem isimli kokular tertip etmiştir.

İlk parfümeri dükkanı İthal kozmetik ürünleri ülke içinde üretmenin kârlı bir iş olduğunu gören Ahmet Farukî’nin 1894 yılında Sultanhamam’da açtığı büyük mağaza. Aybala-Nejat Yentürk koleksiyonu.

Firmasının en popüler olduğu yıllarda Sultanhamamı’ndaki dükkânından alışveriş etmek bir ayrıcalık haline gelmiş, nişan, düğün ve benzeri özel günler için hediyenin Farukî’nin dükkânından alınması önemsenir olmuştu. Müessese çok geçmeden İran, Hindistan, Batavya ve Japonya’dan gelen siparişleri karşılamaya başlar. İç pazarda kendine bir yer edinebilmenin ötesinde ihracat yapabilen bir kuruluş haline gelir.

Reşat Ekrem Koçu, İstanbul Ansiklopedisi’nde, Farukî’nin Abdülhamid’in son yılları ile İkinci Meşrutiyet devrinin namlı iş adamlarından olduğunu yazar ve işlerinin Meşrutiyet’ten sonra bir ara aksadığını, bu yüzden işlerini küçültmeye mecbur kalarak, yine Sultanhamam’da ‘Cici’ adında küçük bir dükkâna çekildiğini ekler. “Cici” markalı pudralar, rujlar, losyon ve kolonyaların bu dükkânın ürünleri olduğunu belirtir.

Oğlu Nihal Faruki, Ahmet Farukî’nin 1942 yılındaki vefatından sonra müessesenin faaliyetlerini devam ettirmişse de, 1950’li yılların sonunda kapanan firma ne yazık ki günümüze ulaşamamıştır.

Kendisi ile ilgili tüm kaynaklarda Ahmet Farukî’nin “gayet yakışıklı, sayılı güzellerden” olduğunun altı özellikle çizilir. “Hele kaşlarıyla gözleri, hanımların dillerine destan” dır. İlk kadın heykeltıraşımız Nermin Farukî, babasının Maltepe’deki mezarını mozaiklerle süslediğinde duygularını şöyle dile getirir: “Mezarlığa biraz renk götürmek istedim. Babam “parfümör” olduğu için mezarını çiçeklerle süslemek istedim. Birbirine kaynaşmış iki amfora yaptım. Evliliği simgeliyor. İçlerinden dört çiçek çıkıyor, yani iki oğlan iki kız, biz.”


+ yazıları

CEVAP VER

Lütfen yorumunuzu giriniz!
Lütfen isminizi buraya giriniz

Devamını Oku

Son Haberler