Günlük gazeteler ve köşe yazarları üzerinden yürütülen tartışmalar, dönemin ağır topları olan Nâzım Hikmet, Peyami Safa ve Nurullah Ataç’ı karşı karşıya getiriyor; özgürlükler açısından hiç de parlak olmayan bu dönemde, yazarların kültürel birikimi dikkati çekiyordu. O yıllardaki gazetelerin kültür-sanat sayfaları da bugünkülerle kıyaslanmaz şekilde iyi, çok daha ileriydi.

Dünya ile Devlet Arasında Türk Muharriri (1930-1960), Tuncay Birkan, Metis Yayınları, 522 s. 54 TL.

Son zamanlarda iktidar tarafından “kültürel hegemonyanın bir türlü sağlanmadığı”ndan şikayet edilir oldu. Kültürel hegemonyanın serencamı hakkında çok fazla düşünülmediğinde, bunun siyasal iktidarı elde bulundurmanın doğal sonucu sanılması tabii gözükebilir. Veya kültürel hegemonyayı sağlamak için bütün yazar ve gazetecileri bir türlü fişlemenin yeterli olacağı sanılabilir (1938’de Emniyet Umum Müdürlüğü Dokuzuncu Şube’yi bu iş için kurmuş; şimdilerde devlet aşkıyla denmese de tamamıyla “duygusal” olarak bu işi yapanlar var!).

Tek parti dönemindeki bu fişleme merakı 1950’de iktidara gelen Demokrat Parti tarafından deşifre edilmişse de, onlar da aynı yöntemleri uygulamaktan kendilerini alamamışlardır. Bütün bu dönemlerlerde kültürel hegemonya ne tür bir seyir izlemekteydi?

Tuncay Birkan’ın “siyasi edebiyat tarihinden fragmanlar” da denebilecek kitabı, tür olarak sınıflandırılması zor olsa da (şart da değil), seçtiği dönem itibarıyle piyasadaki muharririn geçim derdinden devraldığı mirasla ilişkisine; devlet baskısıyla kendine seçtiği özgürlük alanı arasındaki gelgitlere; dünya ile yani etkilendiği merkez akımlarla ilişkisine uzanan; kimi zaman ayrıntılara boğulan ancak genel geçer ifadelerden mümkün mertebe sakınan iyi bir çalışma. 

Bitmemiş bir arkeolojik kazı olarak da niteleyebileceğimiz Dünya ile Devlet Arasında Türk Muhariri (1930-1960) kitabı, çoktandır tozlu arşivlere terkedilmiş yazılar ve eserlerden hareketle genişçe bir dönemin kültürel dökümünü çıkarmaya yönelmiş. Köroğlu, Tasvir-i Efkar, Akşam, Kurun, Son Posta, Açıksöz, İnsan vd. tartışmaların merkezinde. “Edebiyatımız Ne Halde?”, “Muharrir Neden Yetişmiyor?”, “Millî Bir Edebiyat Yaratabilir Miyiz?” gibi  anketler  geçmişle gelecek arasında gelgitler sağlıyor. Değerlendirmeleri tartışmalı, ayrıntıları veya kimi “kuramsallaştırmaları” gereksiz bulanlar da malzemenin tasnifi konusundaki titizlik karşısında buna katlanmak durumunda.

Yazar bir bilanço çıkartmak niyetinde değil. Önyargılarla dolu güzergahın düzenlenmesi bile tek başına ilginç. Birkan “geçmişte sadece yeknesak bir çoraklık, devasa bir çöl görebilen belli toptancı perspektiflerin hegemonyasını sarsmak” gibisine mütevazı  bir iddiayı başarıyla savunmakta. İktidarlar 1930-60 döneminde gerçekten bir kültürel hegemonyayı sağlamış mıydı? Muharrir taifesi, Nâzım Hikmet’in “Hava Kurşun Gibi Ağır” şiiriyle yansıttığı, özgürlükler açısından hiç de parlak olmayan bu dönemde, “yukarıdan” vaazedilen bir çerçevenin içinde mi dolanmaktaydı? Başta gazete ve dergi sayfalarında ölüme yatırılan yazıların, gerçekten muhabbet ve hassasiyetle yeniden canlandırmasına eşlik eden eserlerin değerlendirilmesi ile edebiyat tarihimiz ile sınırlı kalmayan bir çalışma var önümüzde.

30’lu yıllarda matbuat alemi aslında ciddi bir maddi kıskaca da alınmış, bankadan istenecek teminat mektubu konusunda Peyami Safa şöyle demişti: “Büyük sermayasi olmayan bir adam –yani Türk mütefekkir ve münevverlerimizin yüzde doksan dokuz üç çeyreği– … bütün sosyal mevzuulardan ve bu arada Türk cemiyetine aid meselelerden de bahsetmemeğe razı olacaktır”. Yine de uygulamada kimi gevşeklikler olmuş ki adı anılmaya değer dergiler de yayımlanabilmiş.

Elbette her dönemselleştirme gibi “1930-60” da biraz öznel kalmaya mahkum. Genel olarak 1. Cihan Harbi ve Rus Devrimi’nin baskısıyla irrasyonelliğin ve mistisizmin etkili olduğu yıllar… 30’lu yılların pek de içaçıcı olmayan siyasal rejimlerinin damgası her alanda… Edebiyatta farklı meşreplerden muharrirlerin bir “ecnebi müktesebat”ına sahip olmaları dikkati çekiyor. Genellikle “Batıcı aydınlar”a yüklenen ve örneğin Peyami Safa, Yahya Kemal gibi muhafazakar okurun gönlünde taht kuranların; Action Française gibi pek yerli ve millî olmayan, Fransız sağının en sağında hatta faşizan bir eğilimden etkilenmesi de bunun bir göstergesi. Charles Maurras, Maurice Barrès gibi sağcı ve ırkçı yazarların nasıl olup da Türk muhafazakarlığının fikri ebevyni oldukları atlanmamalı.

Muharrirlerimizi “kökü dışarda” meseleler de meşgul etmiş. Fransa’da 30’lu yıllardaki siyasal akımlar, neredeyse tam olarak buraya da yansımış. İspanya İçsavaşı ise özünde “herkes cumhuriyetçi-kemalist olmasına rağmen”, yazarlarımızı karşıt saflaşmalara sürüklüyor.

Nâzım Hikmet, Peyami Safa ve Nurullah Ataç, üç avangard olarak temayüz ediyor. Her birinin dönemin önde gelen tartışmalarından haberdar olması, günümüz okuruna ilginç gelebilir. Peyami Safa ortalama bir okurun tanıdığından daha farklı ve öne çıktığı polemiklerin gölgelediği bir kültürel birikime sahip biri olarak beliriyor.

Üç avangard Nurullah Ataç, Peyami Safa ve Nâzım Hikmet, dönemin edebiyat tartışmalarını kendi açılarından yorumlasalar da, modernist bir yaklaşımda birleşiyorlardı.

30’lu yıllardaki Tan ve Akşam gazetelerinin kültür-sanat sayfaları, bugünkü gazetelerle kıyaslanmaz şekilde iyi, onlardan çok daha ileri.

1930-60 döneminin bu dökümü, 60’lı yıllardaki sıçramanın ardındaki birikimi gösteriyor. Ayrıca bugün çok satan olmasa da “uzun satan” bir dizi yazarın bu dönemde ortaya çıktığı unutulmamalı. Sabahattin Ali, Sait Faik, Peyami Safa, Necip Fazıl ile devam edecek bir silsile ilk akla gelen. Ayrıca kültürel hegemonya sözkonusu edildiğinde, bugün belli başlı cenahların nasiplendiği Nâzım Hikmet ve Necip Fazıl’ın da bu dönemde öne çıktığı hatırlanmalı.

Birkan bu dönemi seçmesini, Refik Halid’in gazete yazılarıyla ülfetine (sürgün dönüşü sonrası, yazılarını 18 cilt halinde yayına hazırladı) ve daha önemlisi yazarların 50’li yılların sonralarından itibaren devlet perspektifinden bağımsızlıklarını ilan etmelerine bağlamakta. Ayrıca eski Türkçe bilmediğini ve 1930 öncesi cumhuriyet döneminde dişe dokunur bir ürün verilmemiş olduğunu belirtiyor. 1960 sonrası ise bir kopuş değilse de neredeyse bir sıçrama göstererek önceki dönemden ayrılıyor.

Edebiyatın hal-i pür melali üzerinde farklı cenahlardan (komünist Nâzım Hikmet, milliyetçi Peyami Safa, Kemalist Nurullah Ataç) yeni-eski edebiyat üzerine tartışmalar belki bugün için arkaik gözükebilir; ancak bunların hepsinin eski edebiyatın anlam ve önemi üzerinde neredeyse anlaşık olmaları; bu üçlüye Necip Fazıl da katıldığında her birinin modernist bir yaklaşımda ortaklaştığı tesbiti, 30-60 tercihinin çok da öznel olmadığını göstermekte.

Putları kıran Nâzım Hikmet Türk edebiyatının eski-yeni kavgasında Nâzım Hikmet’in “Putları Kırıyoruz” kampanyasının özel bir önemi var. Ratıp Tahir Burak’ın karikatüründe, Abdülhak Hamit, Mehmet Emin, Hamdullah Suphi ve Yakup Kadri’yi baltayla alaşağı eden Nâzım Hikmet… (1929, Resimli Ay)

Yazar ister istemez bugünle bir mukayese yaparken “Bu insanlar edebiyatta, sanatta, bilimde, düşüncede, yanlış veya eksik öncüllerden yola çıkmış olsalar da, birşeyler kurmaya, sözkonusu kuruluş süreci çoğu zaman anti-demokratik, baskıcı, dışlayıcı yöntemler içerse de kurulanı daha insani bir hale getirmeye çalışmış, içlerinde hakikaten memleket sevgisi olan insanlardı” diyerek inceledikleri yazarlarla araya bir mesafe koymaktan ziyade onlara muhabbetle bakmakta.

Tuncay Birkan iddialarından ziyade serimlemesiyle amacına ulaşmış denebilir. Her ne kadar 60’lı yıllar farklıysa da, bir önceki dönemin yazarları arasında yer alan Sabahattin Ali, Sait Faik gibi yazarlar bugün hâlâ “uzun satan” konumunda. Öte yandan dönemin öne çıkan siyasetiyle de ilgili olan iki yazarı, hâlâ güncel siyasetin simgeleri arasında yer almaktadır: Nâzım Hikmet ve Necip Fazıl. Bu açıdan Nâzım Hikmet her türlü “Bolşeviksizleştirme” girişimlerine, yani uysallaştırma ve yalnızca “yerli ve millî bir şair” derecesine indirme çabalarına rağmen yalnızca ülkesinde değil dünya ölçeğinde (“Güzel günler göreceğiz çocuklar…”) bir umut aşılarken; Necip Fazıl da örneğin bugünkü iktidarın temel besin kaynağı olarak ortaya çıkmaktadır.

Sözü dönemin orta yerinde, 1945’te, Türk münevverinin güzergahını veciz bir biçimde özetleyen Mahmut Yesari’ye bırakalım: “İstibdat terbiyesi gördük; bunu bıraktık, Meşrutiyet usullerini benimsemeğe koyulduk; tam alışırken cumhuriyet doğdu; berikileri attık, ona sarıldık. Her birine uymakta az çok kusurumuz olduysa suçlu sayılmamalıyız ve büsbütün sersemleşmeden benliğimizi koruyabilmemize şükretmeliyiz”.

Muharrir, edip ve düşünürlerimizin doğum tarihlerinin karşısına aynı tarihte doğmuş dünyadaki benzerlerini koyup bir mukayese yapmak ise pek tercih etmek istemeyeceğimiz bir şey olurdu herhalde.