Sultan V. Mehmet Reşad sadrazamların seçiminde İttihat ve Terakki Cemiyeti’nin isteklerine harfiyen uymuştu. Ancak önemli nokta, anayasamızın da artık padişahların etliye sütlüye karışmalarına izin vermediğini anlamış ve asıl önemlisi, buna karşı çıkmadan padişahlık etmeyi içine sindirmiş bir hükümdar olmasıdır.

Ahmet İzzet (Furgaç) Paşa, anılarının ikinci cildinin başlarında, Sultan VI. Mehmet Vahideddin’in tahta çıkışından söz ederken, bu gelişmenin, “bir süreden beri padişahsızlıktan yüreği yanmış olan halkı tatlı ümitlere düşürdüğünü yazar.

Pek önemser gibi gözüktüğü “halk” konusunda ne düşündüğünü ve “padişahsızlık”tan ne kastettiğini cildin sonlarına doğru anlarız. Refet Paşa’nın Ankara Hükümeti’nin temsilcisi olarak İstanbul’a geldiği 1922’nin Ekim sonlarında kendisiyle görüşen İzzet Paşa, İstanbul Hükümeti’nin başbakanı Tevfik Paşa’ya verilmek üzere kaleme aldığı raporda, “Efkâr-ı acizaneme kalırsa, hakimiyet-i milliye esasının kabulü tamamen zaruridir” der. Kısacası İzzet Paşa, 1909 Ağustos’undaki Anayasa değişiklikleriyle Osmanlı devlet yönetiminin temel ilkesi haline gelmiş olan seçilmişlerin iktidarı fikrini ancak 1922 sonbaharında içine sindirebilmiştir. Tabii bu kadarından da tam emin olamıyoruz, zira “padişahsızlık”tan dem vuran bu satırlar 1930’lar gibi görece geç bir tarihte yazılmıştır.

Hakimiyet-i milliye ilkesinin reddi demek olan bu “padişahsızlık” yaklaşımı, ölümünün 100. yılında hâlâ Sultan V. Mehmed Reşad’ın imajını zedelemeyi sürdüyor. Zira II. Meşrutiyet dönemini hâlâ iyi bilmediğimiz gibi, bunun bir sonucu olarak Sultan Reşat’ın da nasıl bir meşrutî hükümdar olduğunu bilmiyoruz. Öte yandan, elimizdeki tanıklıkların neredeyse tümü V. Mehmed Reşad’ı saf, zayıf kişilikli, kendisine yaşlılığında nasip olan tahtı yitirmemek için İttihatçıların her dediğini yapan bir sultan olarak tanıtıyor. Tabii bu bakışaçısının bir yanda meşrutiyet yönetimini iyi anlamadan ya da onu tümüyle reddederek, diğer yanda da kendisinden sonra gelen padişah dönemine özgü gerçeklerin etkisinde kalarak geliştirilmiş olma olasılığı güçlüdür. Ama iyi bir gözlemci olduğunu varsayabileceğimiz ve kendisini yakından tanıma fırsatı bulmuş olan Halit Ziya Uşaklıgil, Saray ve Ötesi kitabında sultan hakkında saf denemeyeceğini, ciddi bir eğitim görmemiş olmasına karşın pratik bir zekâsı olduğunu anlatır.

Nitekim, Sultan VI. Mehmed Vahideddin’in sadık hizmetkârlarından Tarık Mümtaz Göztepe’nin şu satırları, Sultan Reşad’ın hem kendi rolünün ne kadar bilincinde olduğunu, hem de kendisinden sonra neler olabileceğini iyi gördüğünü gösterir: “Şair ve kalender meşrep bir zat olan bu padişah, kendisinden sonra tahta çıkacak olanların güya müstebit olabileceklerini düşünerek, İttihat ve Terakki iktidarı liderlerine, ‘Aman evlâtlarım, elinizde irademe sunulacak ne kadar mühim evrak varsa, hemen getirin sağlığımda imza edeyim. Olabilir ki, benden sonra gelecekler size zorluk çıkarabilirler’ diye önüne getirilen tomar tomar arz lâyihalarını gözleri kapalı harıl harıl imza eder dururdu”.

Şehzade Vahideddin Efendi


Sadrazam Mahmut Şevket Paşa henüz 1913’te Şehzade Vahideddin Efendi’nin mutlakiyetçi bir sultan olacağını öngörmüştü.

Sultan V. Mehmed Reşad’ın iradelerini gözleri açık mı yoksa kapalı mı imzaladığını bilemiyoruz tabii. Ama bildiğimiz bir şey varsa, o da, bunları Anayasa gereği imzalamak zorunda olduğudur. Dolayısıyla Göztepe de, tıpkı İzzet Paşa gibi, siyasi tarihimizi bir hukuk meselesi olarak değil, kişilik meselesi olarak, yani siyasi duruşunu saklayarak nakletmektedir. Ayrıca, Sultan Reşat’ın yukarıda alıntılanan sözleri gerçekten söyleyip söylemediğini de bilmiyoruz. Ama eğer söylediyse, geleceği doğru görmüş olduğunu itiraf etmemiz gerekir. Ancak, burada bir ek yapıp, o günlerde Şehzade Vahideddin Efendi’ye ilişkin gözleminde yalnız olmadığını, belki de bu görüşünü Ocak – Haziran 1913 döneminde sadrazam olan Mahmut Şevket Paşa’dan edindiğini eklemeliyiz. Zira Mahmut Şevket Paşa, güncesinde Sultan Reşad’a, “Vahideddin Efendi’nin Sultan Hamid’e benzediğini” söylediğini, sultanın da bu benzetmeyi doğru bulduğunu yazar.

Sultan V. Mehmet Reşad’ı mutlaka edilginlikle eleştirmek istersek, söyleyebileceğimiz tek şey sadrazamların seçiminde İttihat ve Terakki Cemiyeti’nin isteklerine harfiyen uymuş olması, yani Anayasa’nın kendisine tanıdığı bir hakkı özgürce kullanmamış olmasıdır. Ancak, Anayasa’ya, dolayısıyla da Meclis çoğunluğuna saygılı bir padişahın iktidar partisinin görüşüne göre davranmasının o kadar da garipsenecek bir şey olmaması gerekir. Kaldı ki, kendisinden önce Sultan II. Abdülhamid de aynı şekilde davranmış ve 1908 Ağustos’unda Kâmil Paşa’yı, 1909 Şubatında da Hüseyin Hilmi Paşa’yı sadrazam atarken İttihat ve Terakki Cemiyeti’nin isteği doğrultusunda hareket etmişti.

Bu söylediklerimizden çıkarılacak sonuç açıktır. Vefatından bu yana 100 yıl geçmiş olan Sultan V. Mehmed Reşad için, “etliye sütlüye karışmazdı” diyemeyiz. Sultan Reşad’ın Batı Avrupa’daki parlamenter monarşilerin nasıl işledikleri konusunda derin bir bilgisi olduğunu sanmıyorum gerçi. Ama bizim Anayasamız’ın da artık padişahların etliye sütlüye karışmalarına izin vermediğini anlamış ve asıl önemlisi, buna karşı çıkmadan padişahlık etmeyi içine sindirmiş bir hükümdar olduğu kesindir. Türkiye siyasi tarihi açısından çok önemli olan bu noktayı hatırlamakta yarar olduğu kanısındayım.

V. Mehmed Reşad

Parlementonun üstünlüğünü içine sindirebilen padişah.