1983’de Nobel Edebiyat Ödülünü alan William Golding’in kült eseri Sineklerin Tanrısı, ilk yazıldığı sırada yayınevleri tarafından “çöp, sıkıcı ve manasız” olarak nitelenmiş, basılmamıştı. Mevcut söylemin dışına çıkan, bilindik düşünsel çerçeveyi zorlayan bir başyapıtın ilginç hikayesi…

MURAT GÜLSOY

Yirmi iki kez reddedildikten sonra basılan Dublinliler ancak 379 adet satılır, bunların 120 tanesi kitabın yazarı James Joyce tarafından alınmıştır. James Joyce! Dünya edebiyatının dev ismi, yayınevlerini kapı kapı dolaşmış kendini bir türlü kabul ettirememiş! Basıldığında da hemen hemen hiç satmamış! Bu tür hikayeleri çok severiz. Zamanında değeri anlaşılamamış yazarların varlığı öncelikle bize umut verir. Yazıyor olmasak bile, hangi işle uğraşırsak uğraşalım çoğu zaman yeterince anlaşılmadığımızı düşünürüz ve bu tür anekdotlar günün birinde değerimizin bilineceğine dair duyduğumuz inancı pekiştirir.

Ama daha önemlisi edebiyat elitine karşı içimizde birikmekte olan öfkeyi bir nebze olsun yatıştırır. Köşebaşlarını tutmuş örümcek kafalı editörlerin, yayıncıların, eleştirmenlerin tarih önünde komik duruma düşeceklerini umut etmek içimizi soğutur. Tabii tarihin ya da zamanın mutlak yargıç olduğuna duyduğumuz bu keskin inanç da sorgulanabilir. Çünkü tarihin değerini teslim etmediği ve bu yüzden de varlıklarını dahi bilmediğimiz nice önemli eser olabilir. Muhtemelen onları asla öğrenemeyeceğiz. Bizim bilebildiğimiz sadece olumlu örneklerdir. Sırf bu az sayıdaki olumlu örneğe bakıp zamanın adaletine güvenmek oldukça iyi niyetli bir yaklaşım…

Hangi yapıtın başarılı olacağını öngörmek gerçekten de çok kolay bir iş olmasa gerek. Joyce’un Dublinliler’iyle yarışacak denli çok sayıda red yemiş bir başka kitabın macerasından söz etmek istiyorum. Yıl 1953. Londra’nın en saygın yayıncılarından Faber & Faber’e ulaşan “Strangers from Within” adlı dosyanın her halinden çok sayıda yayınevinden reddedildiği belli olmaktadır. Sayfa kenarları yıpranmış, eskimiş bu dosyanın üzerinde Faber’e ve birçok yayınevine profesyonel ön okuma yapan Polly Perkins’in okuma notu vardır. Basılmayacaklar kategorisine alınmak üzeredir. Perkins kitabın ön yazısında şöyle yazmıştır:

“Zaman: Gelecek. Sömürgeler üzerinde patlayan bir atom bombası hakkında saçma ve ilginç olmayan bir fantezi. Bir grup çocuk Yeni Gine yakınlarında vahşi bir yere düşer. Çöp ve sıkıcı. Manasız” (John Carey, William Golding: The Man Who Wrote Lord of the Flies, Free Press, 2009, s 157).

Filmleri de çekildi
İngiliz yazar William Golding’in 1954 tarihli romanınından uyarlanan ve Cannes’da Altın Palmiye’ye aday gösterilen 1963 tarihli ilk “Sineklerin Tanrısı” filminden bir kare.

Eğer bu dosya geleceğin efsanevi editörü Charles Monteith’in eline geçmeseydi 20. yüzyılın modern klasikleri arasında yer alacak olan bu roman belki de Faber & Faber tarafından da reddedilecekti. Halen okunmakta ve tartışılmakta olan, insan doğasına dair çok önemli noktalara değinen bu romanın ilk reddedilişi de değildir. Charles Montheith’in yayınevini de ikna etmesi pek kolay olmaz; satış müdürüne göre asla satmayacak bir kitaptır bu. Çok da haksız sayılmaz. İlk baskısı çok fazla ilgi uyandırmamıştır. Ancak belli bir süre sonra Amerika’da üniversite kampüslerinde ‘bir orman yangını gibi’ yayılır. Bu deyim Charles Montheith’e ait; kitabın ilk sunulduğu halinden bizim bildiğimiz versiyonuna dönüşmesinde çok büyük katkısı olan bir editördür. Üstelik henüz yolun çok başındadır ve bu onun ilk işidir.

Daha sonra Sineklerin Tanrısı adıyla yayınlanacak ve yazarı William Golding’e Nobel Edebiyat Ödülü’nü kazandıracak olan bu romanın gerçekten de insan doğası hakkındaki genel inançlara ters düşen, devrimci bir yanı vardır. Hikaye 2. Dünya Savaşı’nın külleri henüz çok tazeyken yazılmıştır. İnsanlığın en uygar kesiminin kısa bir süre içinde arka arkaya yaşadığı iki savaşın yarattığı büyük yıkım ve Auschwitz’deki Nazi toplama kamplarının, toplu mezarların, sistematik, soykırımın ortaya çıkması modernliğin ideallerine duyulan güveni sarsmıştır. Artık hemen her konuda aydınlanmanın öğretisi sorgulanır olmuştur. Sineklerin Tanrısı bu atmosferde yazılan diğer romanların aksine meseleyi farklı bir yerinden inceler. William Golding romanının temel düşüncesine ilişkin şöyle diyor:

“İkinci Dünya Savaşı’ndan önce toplumsal insanın mükemmelleşebileceğine inandım; yani doğru bir toplum yapısı iyi niyeti üretecekti; ve bu sayede tüm toplumsal hastalıkları toplumu yeniden düzenleyerek ortadan kaldırabilirdiniz. Bugün de benzer bir şeye inanıyor olabilirim; ama, savaştan sonra inanmıyordum çünkü inanamıyordum. Bir insanın diğerine neler yapabileceğini keşfetmiştim. Bir insanın diğerini bir silahla öldürmesinden, ya da bir bombayla havaya uçurmasından söz etmiyorum. Totaliter devletlerde yıllardır süregiden sözcüklerle ifade edilemeyecek o kötülükleri düşünüyorum. Şu kadar çok Yahudi’nin şu veya bu şekilde ortadan kaldırıldığını söylemek bile yeterince kötüdür (temizlendi, böyle derler, şık bir deyimle); ama o dönem öyle şeyler yapılmıştı ki bunları bir kez düşünmeye başladığımda eğer aklımdan kovamazsam fiziksel olarak hasta oluyorum. Bunlar Yeni Gine’deki kafatası avcıları ya da Amazonlardaki bir ilkel kabile tarafından yapılmadı. Bunlar büyük bir ustalık ve soğukkanlılıkla eğitimli insanlar tarafından, doktorlar, kanun adamları, arkalarında bir uygarlık geleneğini taşıyan insanlar tarafından yapıldı. Tüm o yılları yaşayan biri, insanın arının bal yapışı gibi doğal bir şekilde kötülüğü ürettiğini anlamıyorsa ya kör ya da aklını kaybetmiş olmalıdır. İnsanın ruhen hastalıklı bir yaratılışı olduğuna inanıyordum ve yapabileceğim en iyi şey yarattığı uluslararası felaketle hastalıklı doğası arasındaki bağlantının izini sürmekti” (William Golding, The Hot Gates, s. 85-86).

Gerçekle söylenceyi birleştiren… 1983’te William Golding’e Nobel Edebiyat Ödülü’nü layık gören İsveç Akademisi, gerekçesinde yazarı şöyle tanımlamıştı: “Gerçekle söylenceyi ustaca birleştiren, insanın ruhsal ve fiziksel boyutlarını derinlemesine inceleyen romancı…”

Romanın bizim hiç okuyamadığımız ilk versiyonu uzun bir üçüncü dünya savaşı anlatımıyla başlar. Bu savaştan korunmaya çalışılan bir grup çocuk özel bir uçakla sömürgelerin üzerinde uçarken bombalara hedef olur ama özel tüp kabinler sayesinde (romanın aslında bir bilimkurgu olduğunu hatırlayalım) ıssız bir adaya sağ salim inerler.

Romanı basmak üzere yazarıyla görüşmelere başlayan Charles Montheith bir dizi değişiklik önerir. Bunlardan biri de girişteki o uzun savaş sahnelerinin atılmasıdır. Bu yüzden bildiğimiz Sineklerin Tanrısı çocukların adaya düşmelerinden sonra başlar. Burası cennet gibi bir yerdir. Çocuklar daha önceden okumuş oldukları Mercan Adası’na benzetirler burayı. Büyükler olmadan güzel zaman geçireceklerini bile düşünenler vardır içlerinde.

Oysa bu romanda hiçbir şey o iyimser çocuk klasiğindeki gibi olmayacaktır. Romanın Türkçe baskısında, kitabı dilimize kazandıran Mina Urgan bu noktayı çok güzel özetler. Robert Michael Ballantyne tarafından 1857’de yazılan Mercan Adası’nda da üç İngiliz genci ıssız bir adaya düşer; bir süre yalnız başlarına yaşarlar, ardından yerlilerle temas ederler. Romanın özelliği İngiliz gençlerin gittikleri bu vahşi doğa parçasına kendi uygarlıklarını taşıyabilmeleridir. Hem bilgilerini hem de değerlerini beraberlerinde götürebilirler. Tıpkı kendinden yine yüz yıl önce yazılmış olan, James Joyce’un tipik İngiliz sömürgeci ruhunu gösterir dediği, Marx’ın Kapital’de analizini yaptığı Robinson Crusoe’da olduğu gibi burada da Avrupa aklının kazanımlarının vahşi doğaya taşınarak oraların da uygarlaştırılabileceği anlatılır. Evrensel doğrunun yolculuğudur bu. Oysa Sineklerin Tanrısı bu romanlara, özellikle de Mercan Adası’na verilmiş sert bir cevaptır.

Editörün gafleti, yazarın zaferi Golding’in ilk başvurduğu yayınevine gönderdiği mektubun üzerinde editörün red notu.

Sineklerin Tanrısı’nın değerinin anlaşılamaması sadece bir edebiyat geleneğinin içindeki farklılıkla açıklanamaz. Mevcut söylemin dışına çıkan, bilindik düşünsel çerçeveyi zorlayan ya da alaşağı eden çoğu zaman ideolojik bir meydan okuma içeren bu eserlerin hali hazırda hüküm süren edebiyat kanonu tarafından reddedilmesi bizi şaşırtmamalıdır. Golding’in Sineklerin Tanrısı yayınlandığı 1954 yılında değil, daha sonraları, 60’ların başında özellikle Amerika’daki üniversite öğrencileri arasında yaygınlaşmaya başlar. Altmışlı yıllar insan doğası üzerine düşüncelerin yoğunlaşacağı ve tartışmaların çeşitli yönlere doğru derinleşeceği döneme karşılık gelir. Denilebilir ki Sineklerin Tanrısı hem zamanın ruhunu anlamış hem de kurulmasına katkı sağlamış bir eserdir.

Sineklerin Tanrısı’nın 17 Eylül 1954 tarihli ilk baskısının kapağı.

Bir kez kitabını yayınlatıp, insanlara yazdıklarını ulaştırdıktan, o aşılmaz görünen eşiği aştıktan sonra görece olarak yazarın işi kolaylaşır. Artık yazdıklarını yayınevi editörleri yeni bir yazarın ilk kitabı gibi okumazlar, hele ki dışarıda okur hazır bekliyorsa… Bir başka Nobel ödüllü yazar Doris Lessing de böyle düşünüyordu. “Kendi adımla yayımlayacağım bir kitap yine binlerce satacak, eleştirmenler yine övgüler düzecekler” diyerek bir deneye girişir. Edebiyat tarihinin en ilginç girişimlerinden biridir bu. 1982 yılında Jane Somers adıyla gönderdiği iki romanı öncelikle kendi İngiliz yayıncısı tarafından reddedilir. Bu başlı başına bir skandal sayılır. Amerikalı yayıncısı ise bu deneyden haberli olarak kitapları yeni bir yazar gibi yayımlar. Yeni bir yazarın ilk kitaplarını kaç adet basıyorsa o kadar basar, o oranda reklamını yapar. Tabii sonuç ortalama bir yeni yazarın aldığı sonuçtur. Doris Lessing bu deneyleri, yeni yazarların önündeki yolun ne kadar zor ve çetrefil olduğunu göstermek için yaptığını söyler. Haklıdır da…

Benzer bir deneyi yakın zamanda Harry Potter’ın yazarı J. K. Rowling de yapmıştır. Kitap yazarak dolar milyarderi olan yazar, bu sefer kitabını Robert Galbraith adıyla yayımlatır ve ilk baskısı sadece 1500 adet satar.

Bilimkurgunun başyapıtı İki kere beyaz perdeye aktarılan ve defalarca sahnelenen Sineklerin Tanrısı, gelmiş geçmiş en önemli bilimkurgu eserler arasında.

Bir roman, bir kitap hiçbir zaman sadece yazılı bir metinden ibaret değildir. Tıpkı diğer sanat eserlerinde olduğu gibi sosyolojik, siyasi ve hatta psikolojik bileşenleri vardır. Yayınevlerine, eleştirmenlere ve okurlara çeşitli etiketlerle yüklenmiş olarak ulaşır. Yazarının kimliği, cinsiyeti, yaşı, daha önce yazdıkları, yaşadıkları,
çektiği acılar ya da başından geçmiş ilginç maceralar, giriştiği kişisel ya da siyasi mücadeleler, kamusal alandaki varoluşu, savunduğu düşünceler… Hepsi yapıtla birlikte ulaşır. Tüm bunlara yayınevlerinin ya da yazarların bilinçli olarak tasarladıkları sunum stratejileri de eklenince ortaya karmaşık bir tablo çıkmaktadır. Bu durum sadece kitaplar ve sanat eserleri için geçerli değil tabii, belki biz bunu kabullenmekte güçlük çekiyoruz. Saf yanımız, yine de zamanın en adil hakim olduğuna inanmayı sürdürüyor…