Goya, 1. Maximilian’ın idam infazını konu edinirken sahneyi kafasında “kurmuştu”; başvurabileceği fotoğraf (1808’de!) yoktu (olamazdı). Buna karşılık Goya’nın tablosu Manet’nin, Picasso’nun, Yan Pei-Ming’in ve başkalarının resimlerinin algoritmasını oluşturdu. Saddam Hüseyin’den Kaddafi’ye, sanatçı elinden maktulleri konu edinme eğilimi ve bunun doğurduğu estetik ve politik sonuçlar…

Bundan 9 sene önce ya­yımlanan Geronimo’nun Ölümü’yle ikonaklazma sorununun çağdaş hâli üzerinde durmak istemiştim. Herşeyin ekranlardan izlendiği, dışına bakılmaz olduğu bir dünyada ne ne kadar gösteriliyor, görünür kılınacaklara kim(ler) karar ve­riyordu? Usame Bin Ladin’in öldürüldüğü operasyon, benim gözümde tipik denektaşı rolünü üstlenmişti.

Öncesi vardı, olmuştu: Sad­dam Hüseyin’in asılmasının korsan kaydı sözde tepkiler uyandırdıysa da bugün bile in­ternet ortamında dolaşımda.

Sonrası, gecikmeden ola­caktı: Kaddafi 2011 Ekim ayının 23’ünde “büyük olasılıkla” öldü­rülmüştü ve cesedinin görüntü­leri yayımlanmıştı -o hareketli görüntülere de aynı kaynaktan ulaşılıyor hâlâ.

Gösterilmekte sakınca gö­rülmeyen kayıtlar bunlar: İlki­nin ‘sorumlu’ları Iraklılar, ikin­cisininkiler Libyalılar -oysa Bin Ladin’i öldürenler Amerikalı­lar ve o görüntüler kilit altın­da. ‘İzinli versiyonları’ için bkz: “Zero Dark Thirty”; Kathryn Bi­gelow’un 2012 yapımı filmi.

İkiyüzlülük ile yüzsüzlük sırt sırtadır.

Bir cesedin yalnızlığı Ressam Yan Pei-Ming, Kaddafi’nin cesedini resmettiği tabloyla ilgili bir röportajında şöyle diyordu: “Kaddafi’nin cesedini gösteren bütün fotoğraflarda başka insanlar da vardı. Bacaklar, yürüyen insanlar, üzerinde yattığı şilte, etrafına saçılmış eşyalar… Bu resimle ona haysiyetini geri verdim. Burada ölümüyle başbaşa. İnsan olma yalnızlığında. Kendi kurbanlarının kurbanı olarak”.

Burada, sorunlu bölgeye ge­çiyorum: Sanatçı elinden mak­tulleri konu edinme eğilimi ve bunun doğurduğu, doğurabile­ceği estetik ve politik sonuçlar.

Başlamadan yarıyarıya on­tolojik temelli bir soru: Resmin arkasındaki fotoğrafı sanat kıl­mayan onun hangi temel özelli­ği? Yanıtını havada asılı bırak­mayı yeğlediğim soru/n.

Kaddafi’nin ölümünün vide­osu Batı medyasında tartışma­lar doğurmuştu: Kanlı sorum­lulukları bulunan bir diktatör de sözkonusu olsa, öldürülme­sini veren görüntüler, kanlı ce­sedinin fotoğrafı yayımlanmalı mıydı? İkilemin hâlâ geçerli ol­duğu, görüntülerin dolaşmasın­dan belli.

Oldukça rötuşlu, çünkü gö­rece ‘temiz’lenmiş hâldeki fo­toğraf, Kaddafi’nin cesedinin kaldırıldığı bir odada çekilmiş; yeri gizli tutulan (ne zamana dek?) bir noktaya gömülmek üzere götürülmeden önce. Fo­toğrafçının adını “copyright” nedeniyle biliyoruz: Rémi Ol­chik, Paris Match dergisi için belgelemiş durumu: 24 Ekim 2011. Yan Pei-Ming de sıcağı sı­cağına yapmış 110×157 cm’lik yağlıboya tablosunu. Fotoğraf­çı gibi orada mıymış; hayır; fo­toğraftan yola çıkarak Dijon’da­ki stüdyosunda gerçekleştirmiş “Kaddafi’nin Kadavra”sını. Bir söyleşisine “fotoğraflar bana bilgi (information) sağlıyor” de­miş Pei-Ming: “Ona haysiyetini iade ettim. Ölümüyle başbaşa. İnsan olma yalnızlığında. Kendi kurbanlarının kurbanı olarak”.

“Bilgi”, burada yeterli mi? Fotoğrafı görmeseydi resmini böyle yapacak mıydı? Ressa­mın fotoğraftan yararlanmasın­da hiçbir gariplik yok; üzerin­de durduğum sorun geçişimin nasıl tanımlanacağı. Tasavvur edilen ile saptanan arasındaki farka büyüteçle bakılmalı. Goya, 1. Maximilian’ın idam infazını konu edinirken sahneyi kafa­sında kurmuştu; başvurabilece­ği fotoğraf (1808’de!) yoktu (ola­mazdı). Buna karşılık Goya’nın tablosu Manet’nin, Picasso’nun, Yan Pei-Ming’in ve başkaları­nın resimlerinin algoritmasını oluşturmuştu. Deleuze’ce söyle­nirse: “Tekrar ve Fark” canalıcı ayrışma alanları.

Ölü/m koleksiyonu İtalyan dışavurumcu Luca del Baldo’nun favori temalarından olan ceset koleksiyonu içinde ‘Kral Ubu’ diye adlandırdığı Kaddafi’nin yanında Mussolini’den Franco ve Kennedy’ye pek çok ünlü isim var. Che Guevara’yı resmettiği tablodaki Doğa Tarihi Müzesi arkaplanında Stephen Hawking de görülüyor.

Kaddafi’nin kadavrası, baş­ka bir bağlamda üzerinde dur­duğum ‘ölüm ressamı’(!) Luca del Baldo’da karşımıza çıkıyor. İtalyan ressam ‘Kral Ubu’ nite­lemesiyle içindeki kara mizah­çıyı işe koşmuş. Yararlandığı fotoğraflardan uzaklaşmayı seç­miş; ayrıca, bir geç dönem dışa­vurumcusu. ‘Koleksiyon’unda Mussolini’den, Franco’dan Ken­nedy’ye, Che’ye bir ceset sap­lantısı ağır basıyor.

Ölü/m fotoğraflarından res­me uzanan köprünün en ba­şında 18 Ekim 1977 dizisiyle Gerhard Richter duruyor. Be­aubourg’daki retrospektifinde karşılaştığım 15 resimlik bütün, Stammheim hapisanesi hüc­relerinde intihar ed(il!)en Ba­ader-Meinhof üyelerini konu ediniyor. Kim(ler) olduğunu bi­liyoruz o bile isteye bulanık kı­lınmış yüzlerin içinde.

Richter, resmî polis fotoğ­raflarından hareket ederek yap­mıştı tablolarını; fotoğraflar Stern dergisinde yayımlanmıştı daha önce. Bu örneklerde “tek­rar” ile “fark”ın arasının iyice açıldığını görüyoruz.

Bulanık sularda… Gerhard Richter, 18 Ekim 1977 tarihli 15 resimlik dizisinde, Stammheim hapisanesi hücrelerindeki Baader-Meinhof üyelerinin ölü bedenlerini kasıtlı olarak bulanıklaştırarak tuvale aktarmış.

Pei-Ming, del Baldo, Rich­ter, başkaları: “Ceset” üzerinde yoğunlaşma gerekçeleri politik düzlemde çakışmıyor. “Haysiyet iadesi” kabaca deyişle insancıl yaklaşım; del Balto’nun gözün­de tematik odaklanma önemli daha çok, hem Franco hem Che ‘antologya’sına girebildiğine gö­re. Buna karşılık, Richter’in se­çim ve yaklaşımı, Schlöndorff kadar olmasa bile, yandaşlık vurgusu taşıyor.

Etik düzlemde, ressam fo­toğraf(çın)ın karşısında bir ba­kıma masum görünüyor bana, ki yanılıyor olmayı göze alarak söylüyorum bunu.

Asal düğüm estetik sahada: “Tekrar ve Fark”, sefil post-mo­dern parametrelere güler geçe­rim, her yapıtın öz-gün-lük de­recesi açısından kavurucu bir ölçüt ikilisi.